<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885</id><updated>2011-09-04T20:58:36.332+03:00</updated><category term='Peru'/><category term='Girizgah'/><category term='Brezilya'/><category term='Hazırlıklar'/><category term='Şili'/><category term='Tayland'/><category term='Kolombiya'/><category term='Japonya'/><category term='Ürdün'/><category term='Malezya'/><category term='Bolivya'/><category term='Yeni Zelanda'/><category term='Hindistan'/><category term='Kamboçya'/><category term='Arjantin'/><category term='Singapur'/><category term='Avustralya'/><category term='Nepal'/><category term='Laos'/><title type='text'>Ezberbozan</title><subtitle type='html'>Tam Tur Tam Macera</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>68</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-2968855038031099545</id><published>2010-07-22T18:54:00.000+03:00</published><updated>2010-07-22T18:54:00.674+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kolombiya'/><title type='text'>Kolombiya</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TEhnuvpb6iI/AAAAAAAAAL0/QYKyIQcqt14/s1600/DSC04870.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" hw="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TEhnuvpb6iI/AAAAAAAAAL0/QYKyIQcqt14/s640/DSC04870.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Özür Özür Özür…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kolombiya son durak derken, azcık da eğlenelim dönelim derken, sonra dönüp gelip ne olduğunu kavrayalım derken bir baktım kim blog işini ihmal etmişim…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kolombiya’yı tek yazıyla geçeceğim. Affınıza sığınıyorum…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bogota uçağında Avustralyalı bir arkadaş edindim. Hindistan’a gidecekmiş, orayı methettim. Hatta kendi ülkem gibi anlattım. Oranın yeri ayrı kalbimde zaten. Vardık havaalanına. Kokalı şekerlerimden de başım belaya girmedi. Şehre indik beraber. Sonra bana dedi ki, o akşam Medellin’e gidecekmiş. Bir Kanadalı bir İngiliz kızla buluşacakmış. Zaten başkanlık seçimi vardı o haftasonu. Barlarda içki bile yok, hatta el altından bira içtiğimiz barı polis bastı, bardakları kokladılar. No alcohol no alcohol deyip illegal iş yapan barcı dostlarımızı koruduk. Hal böyle olunca ben de Medellin’e gitmeye karar verdim. İki kızla yalnız bırakmak olmazdı arkadaşı. Akşam gara gittik, otobüs bulduk. Kolombiya’da da araçları mezbaha gibi soğutmayı seviyorlar. Donduk. Sekiz saat dediler on saat sürdü. Vardık. Şehir garip şehir ama havası güzel.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burası Pablo Escobar’ın kentiymiş. Kızları bulamadık. Kayıptılar. Black Sheep adlı hostele yerleştik. Hostel en azından bira satıyordu. Bütün gece alemi kapalıymış. Başkanlık seçimi sırasında üç gün yasaklıyormuş adamlar içkiyi. Nasıl içiyorlarsa artık. Biz de hostelde kalabalık ekip olarak kah kağıt oynayarak kah bira içerek vakit geçirdik. Ertesi gün için Pablo Escobar turuna yazıldık. Adamlar kapıda beklememize rağmen bizi unutup gitmişler. O da kısmet olmadı. Tepemiz attı, biz de uzun arayışlar sonunda rum satan bakkal bulduk. El altından alıp bir gece daha kurtaracağız hesapta. Omzunda küçük papağan olan adam bize yardımcı oldu, rumu makul fiyata aldık. Papağanın adı Lorenzo’ymuş. Kafasını sevdik. Hostelde kağıt oynayıp rum içtik. Ertesi gün Medellin’i gezdik. Şehirde hiçbir numara yoktu. Gece hayatı iyiymiş diye duyduk ama o da bize kısmet değilmiş. En iyi fikrin Karayip kıyılarına doğru uzamak olduğuna kanaat getirdik. Kızlardan da haber gelmişti. Onlar da Santa Marta’nın hemen yanıbaşındaki Taganga adlı kasabadalarmış, sahile inmişler. Biz güneye iniyoruz onlar kuzeye çıkıyoruz. Coğrafyalar enterasan tabi. Biz de oraya yollandık. Haritada bakınca ufak diye düşündüğüm Kolombiya’da otobüs yolculukları uzun sürüyor. 14 saat da sahile iniş sürdü. Otobüste bir Fransız bir Kanadalıyla tanıştık. Taganga’ya geçip hostelimize yerleştik. Diğer ekiple buluştuk.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk akşamı yavru gibi taze balıkları mangal yaparak açtık. Yanına bira, rum, ve aguerdiente denilen, rakı gibi ama azcık daha hafifi olan içkileri ekledik. Ekip iyiydi. Akşam da hostel-bar olan, tepeden kasabayı gören mekana devam etti herkes. Kafa kıyak olunca herkeste, deli dolu bir akşam yaşandı. Sabahlara kadar takılındı. Birkaç gün böyle gündüz deniz hamak, akşam balık mangal bira gibilerinden geçti. Ertesi gün 3,5 kilo balığı on dolara alıp geçtim yine mangalın başına. Yine ziyafet, akşamına yine eğlence. Üçkağıtçı kolombiya polisi o akşam iki arkadaştan 120 dolara yakın rüşvet almış, üzerinde uyuşturucu varmış iddiasıyla. Zaten Kolombiya’da ilerleyen günler üç kere üzerimiz arandı, bir şey bulsak da para tırtıklasak amacıyla. Cebine koysa da koyar hani. Ama bizim bu tür şeylerle işimiz olmadığı için kol böreğiyle yetindiler. Bir sonraki akşam da yine balık ahtapot yapıyorduk. Tam işin ortasında ayağımız bir şey soktu. Ben arı sandım. O sırada iki İsviçreli kız yanaştı, seni korkutmak istemiyoruz ama demin akrep gördük dediler buralarda. Ben o an anladım ki papazı bulduk. İki dakika sonra da ağzım uyuşmaya dişlerim kamaşmaya başladı. Hafiften panikledim. Ben ne bileyim Kolombiyadaki akrebin cinsini. Sonra sorduk soruşturduk. Bir arkadaşla doktoru ve kliniği bulduk. Ne iş dedi, akrep dedim. Korkma dedi, burda fazla zehirli değil bunlar. Aşı yapacaz dedi, tamam dedim. 36000 peso dedi, yok dedim o kadar. Sonra 30000’e düştüler, bir de ispanyolca kağıt imzalattılar. Çek senet değildir inşallah. Aşıyı da para işini garantiye alana kadar yapmadılar. Sonra yaptı aşıyı, alerjin var mı diye sordu. Ne bileyim, daha önce akrep sokmadı ki. Bir saat kalacaksın burada, bakalım şişiyor musun, ölüyor musun dedi. O arada benim eller ayaklar da uyuştu iyice, karıncalanmaya başladı, iğne batıyormuş gibi oldu etime. Denge azaldı. Bir saat bekledikten sonra iyiyim dedim kaçtım. 15 dolara maloldu aşı. Sallana sallana döndüm hostele. Mangalda 2,5 kiloluk balık var, çakallar yemeden yetişmek lazım. Dönünce, o sıcakta bile üşüme titreme geldi. Balığımı yedim bir de bira içtim yattım. Bir büyük içmiş gibi geldi zaten. Ertesi sabah hafiften toparlamıştım. Sonunda akrep de soktu anlayacağınız. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TEho1gjKv7I/AAAAAAAAAL8/I38UwxtuMaQ/s1600/DSC04905.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" hw="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TEho1gjKv7I/AAAAAAAAAL8/I38UwxtuMaQ/s640/DSC04905.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yakınlarda Tayrona ulusal parkı vardı. Çok güzelmiş diye duymuştuk. Oraya gitmeyi, bir iki gün kamp yapmayı planladık. Çekirdek kadrodan başladık, sonra herkes gelmek istedi. Ortalık iyice karıştı. En son karar, kampa girişin pahalı olduğu, yerel çakal Carlos’un tavsiyesi üzerine, hemen yanındaki plajda beleşe kalınabildiği bilgisi üzerine buraya yönlenmekti. Sular alındı, gıdalar alındı, ama ne olursa olsun nerde çokluk orada bokluk. Bir türlü organize olamadık. Sonunda vardık ama işi ilk planlayan ben ve bir iki arkadaşın tepesi atmıştı. Ama kumsala varınca sinirler gevşedi. Topladığımız odunlar ve kütüklerle harika bir ateş yaktık. Yeteri miktarda rum olduğu için keyiflendik. Yemekler yendi, içkiler içildi. Denize, yakındaki nehre girildi. Arada yağmur bir iki serpiştirdi ama yağmadı. Sabah gün doğarken ve yağmur başladığında ateşin başında uyandım. Herkes bir yerde sızmıştı zaten. Gittim rasgele bir çadıra. Uyudum biraz. İki saat sonra da cehennem gibi oldu. Bu sefer de dışarı attım kendimi. Yine uyumuşum. Yandım. Hala soyuluyorum, bunca vakit sonra. Bir de hemen ormanın dibinde olunca kumsal, sinekler böcekler öldürdü bizi. Yanımdaki tek ATM kartını da burada kaybettiğimi anladım. Çantamı gece az tanıdığım Kolombiyalı bir elemanın çadırına bırakmıştım. Ben ondan şüpheleniyorum ama elimde kanıt yok. 20 dolarım, 10 bolivyanomla beraber kartta gitti. Yapacak bir şey yok. Aklı selim olanlar, uçuk olan ekipten kaçmaya karar verdi. Biraz manyak olan ekip kaldı. Ben aklı selimlerle firar ettim bu sahilden. O kadar çok kişi olmasaydı ve daha hazırlıklı olsaydık çok güzel bir sahildi. Birkaç gün rahat kalınırdı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Buranın devamında Santa Marta’da kalmaya karar verdik bir iki gece. Gittik, şehrin en izbe oteline yerleştik. Ama dört dolar. Ben kamptan yamulmuş döndüğüm için tembellik ettim. Arkadaşlarda bir enerji bir enerji, onlar dağıttılar. Ben zaten borç parayla idare etmeye başladım. Malum, kart gitti. Buradan sonraki durakta Cartagena. Güzel bir şehir olduğunu duymuştum. Yine ekip halinde devam ettik. Bir kısım arkadaşlarla da orada buluştuk. Hostelimiz de gayet güzel. İlk akşam yemek yemek için sokağa çıktık. 500 metre yolda beş tane genç Pablo Escobar ve Tony Montana yanaştı. Free sample, kartım bu, adres bu diye mal satmaya çalıştılar bize. Teşekkür edip yemeğe otorduk. Yemek masasına bile yanaşıyor adamlar. Her gringo potansiyel kokainman onlar için. Arada meyve suyu satanlar bile şaşırtıyor. Bağırarak maracuya maracuya diyenler yakından geçerken kısık sesle kokain kokain diyorlar, bilinçaltınıza mesajlar yollamaya çalışıyorlar. İlk akşam da hostelin barında parti vardı, orada takıldık eğlendik. Uzun lafın kısası, son durak olmasından ötürü Kolombiya’da eğlenceye daldım. Bir daha mı geleceğim dünyaya deyince, insan dağıtıyormuş. Kültür turizminde burada başarı sağlayamadım açıkçası. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ama doğruya doğru, evren artık dönmem yolunda mesajlar veriyordu. Akrep sokması, çalınan ATM kartı derken mesajları kavramaya başladım. 10,5 ay sonunda da hafiften yorulmuştum. Bu sebepten Bogota’ya devam edip, bir iki günde burada geçirip, dönüş yoluna düşmeye karar verdim. Biletimi ayırttım. Otobüs tabiki 24 saat sürdü. Bogota’da da iki bir sakin gün. Sonra havaalanı. Bir saat bekledim. Tam sıra geldi, check-in yapacağım, meğer uçaktaki rezervasyon badem olmuş. Tam hazırlanmışken geri dönmeye, şehre geri dönüp, helalleştiğim insanlara bir kez daha merhaba dedim. Lanet olsun dostum, git artık buralardan dediler. Üzüldüm. Bir gece daha geçirdim ve ertesi gün uçmayı becerdim. 11 aya yakın süren yolculuğum böylece sona ermek üzereydi. Artık dönüşü ve detayları ayrı bir kapanış yazısı yazarak anlatmam lazım. İçimden kapatmak gelmiyor ya… Tekrar alıp çantayı firar mı etsek???&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-2968855038031099545?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/2968855038031099545/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/07/kolombiya.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2968855038031099545'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2968855038031099545'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/07/kolombiya.html' title='Kolombiya'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TEhnuvpb6iI/AAAAAAAAAL0/QYKyIQcqt14/s72-c/DSC04870.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-8495273957531531128</id><published>2010-06-27T05:06:00.000+03:00</published><updated>2010-06-27T05:06:15.101+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Peru'/><title type='text'>Cuzco Ve Macchu Picchu</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TCaxZ_1ssdI/AAAAAAAAALs/4BkQotoR4_8/s1600/2.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" ru="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TCaxZ_1ssdI/AAAAAAAAALs/4BkQotoR4_8/s640/2.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ta ki… Sabah dört gibi Cuzco’da olmamız gerekiyordu. Otobüs saat üç gibi durdu. Uyukladığım için fazla sallamadım. Bozulmuştur dedim. Hareket eden kimse de yoktu. Uyumaya devam ettim. Beş buçuk gibi millet hareketlenmeye başladı. Bir iki kişi sordu ne oluyor diye. Otobüs sağlammış, yollar kapalıymış. Bir saat yürümeniz lazım dediler. Yolun açılması akşama kadar sürebilir dediler. Mecburen çıktık yola. Çantalar en az 25 kg. Başladık yürümeye. Bir saatlik yol oldu mu iki üç derken dört. Hükümet petrol istasyonlarını mı ne özelliştiriyormuş, halk da ayaklanmış. Yüksek sezon, gelen giden de çok. Seslerini bu şekilde duyurmaya çalışıyorlar. Arkadaşlar yollara ne bulurlarsa atmışlar. Taşlar, kayalar, odunlar, lastikler. Kesinlikle başarılı girişim. Ben baya bir sövdüm bu protesto şekline. Şehre girdiğimde ölmek üzereydim. Bütün seyahatin toplamında bu kadar yürümemişimdir bu kadar yolu o çantalarla. Sağ ayağı da yamulttuk yolda (bu başlangıç). Point Hostel’e gittim yerleştim. Fransız bir eleman barı 7/24 açık demişti. Ben de orada çalışacam demişti. Belki beleş içki verir diye bu hosteli seçtim. Fena bir yer değil. Şehre de yakın. Happy hour zamanı üç içki 10 Sole (üç buçuk USD). Rum ve Kola, Gin Fizz (limonata gibi). Bilardo masası delik deşik, sağa sola çekiyor. Ama yine de oynanıyor. Ayak sakat olunca, biraz da dinleneyim diyince, hostelde üç dört gün kendimi kaybettim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cuzco güzel şehir. Katedral, kiliseler, meydanlar, mimari. Ama dünya harikalarından birine az çok ev sahipliği yaptığı için dünyanın her yerinden adam var. Zengin amerikalısı da burada, sırtçantalı gençler de burada. Fiyalalı restoranlar her yerde, ama aralara dalınca dört soleye çorba ve ana yemek yemek de mümkün (ben ikincisini tercih ettim). Dünya kupası da başlamıştı bu sıralar. Hostelde yemek ve bira için iyi seçenekler vardı. Bir iki gün milletin dünya kupası eğlencesine ortak oldum. Sabahtan içmeye başlayınca bu gavurlara uyup, akşamı zor getirdim. Ama futbol ve biraya hayır denmez ki. Ne yapacaksın, hayat işte. Dediğim gibi üç dört gün böyle geçti. Kendimi sokağa attığım bir gün şansıma kutlamalar varmış, ona denk geldim. Meydanda dans grupları sırayla geçip güzel güzel dans ettiler. Millete şeker attılar. Ben şanslı kişi olarak şekere zıplayan bir veledin kurbanı oldum. Çizik dolu ve gevşemeye yüz tutmuş güneş gözlüğünün üzerine uçan velet hem de daha da gevşetti aleti, hem de bir çizik ekledi gözlüğe. Kader dedik geçtik. Yerel kıyafetler çok renkli ve güzel. Burada biraz insan fotoğraflarına döndüm. Güzel bir gün geçirdim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Macchu Picchu’yu görme vakti de ufaktan gelmişti. Ayak bir iyi bir kötü, üstüne basmak zor oluyor ara ara. Ama Perulu kardeşlerim yolları bir daha bloke etmeyi planlıyorlarmış birkaç gümn içinde. Eğer hızlı hareket etmezsem şehirde kapana kısılma ihtimalim varmış. Allah affetsin, paraya kıydım, hostelden ayarladım turu. Evlat acısı gibi. Dağına da taşına da Macchu Picchu’suna da İnkalarına da sövdüm, kapattım gözleri verdim son dolarlarımı. Wayna Picchu’ya (Macchu Picchu’nun yanında ki sivri dağ) da tırmanmak istediğim için aynı gün gidip, Agua Calientes de konaklayıp, sabahın kör karanlığında Macchu Picchu’ya gitmeye karar verdim. İlk 400 kişiye çıkma hakkı veriyorlar Wayna Picchu’ya. Çok istekliler sabah sıraya giriyorlarmış otobüs durağında, sonra da kapıda. Eşyaları toparladım. Çantayı hostele emanet ettim. Aldılar bizi hostelden. Selden sonra tren tam anlamıyla çalışmıyor hala. Yine aynı parayı alıyor ama allahsızlar. Turla yolun yarısına kadar gidiyorsun. Ondan sonra tren firması minivanla bir ileri istasyona götürüyor. Bir saat yirmi dakika tren yolculuğundan sonra Agua Calientes Kasabasına varılıyor. Gece orada konaklama. Sabah dörtte kalkın diye tembihliyorlar. İyi dedik yattık. Sabah ezanından önce otobüs sırasına girdik. Beş buçukta başlıyorlar servise. Bir saat sıra. Galiba yarım saat de otobüs sürüyor. Kapıda bir kuyruk daha. Sonra görevliler Wayna Picchu numaralarını dağıtıyor. Ben 238 numarayı alıp sevindim. En azından erken kalktığımıza değdi. Gerçi o dimdik tepeye elektrikli merdiven de yok. Nesine seviniyorsak…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Macchu Picchu’ya dönelim. Rehberle buluştuk. Benim yüz senelik öğrenci kimliğinin üzerinde geçerli günlerin tarihi yok. Bu olmaz dedi. E ben master yapıyorum gak guk. Olmaz kardeşim dedi. Zaten öğrenci olmadığım için farkını ödedim mecburen. Wayna Picchu tırmanışı saat ondan sonra. Rehber aldı bizi soktu içeri. Başladık şehir turuna. Girdiğimiz zaman tam gün doğduğu zaman. Burayla da ilgili öyle detay yazacak bir şey yok. Gidip görmek lazım. Akıldışı bir vadinin ortasında, iki sivri dağ arasındaki tepeye adamlar şehir kurmuş. Ne içmişlerse yaramış demek ki. Aklı selim adam bu işlere kalkışmaz. Ama korunaklı bir yer olduğu kesin. Güneş doğmaya başladı. Yükseldikçe ışık oyunları başladı. Her dakika görüntü değişti, renkler değişti. Vadi renklendi canlandı. Yürümeye başladık. Tepede tapınak, soyluların evleri. Aşağıda Condor tapınağı, sıradan vatandaşların evleri. Teraslar çok dik ve ürkütücü. Kenardan kaydın mı şehitsin. Gazi olmak mümkün değil. Komik bir rehberdi. Fena anlatmadı. Bir yerde dedi ki İspanyollar gelince İnkalar kaçtı. Salak bir kız İspanyollar İnkalara tehdit miydi ki diye sorunca ben arkada patladım, güldüm. Herkes döndü bana baktı. Kız baya kötü baktı. Haklı kız. İspanyollar ne tehdit olacak ki. Su tabancası ve tüftükleriyle gelmişlerdi Güney Amerika’ya. Hehe. Neyse. Bu haşmetli dağ şehrini gezmeye devam ettik. İki saatlik turumuz bitince teneffüs başladı. Bir saat dinlendik. Ben şehri biraz daha turladım. Sonra Wayna Picchu giriş kapısına yollandım. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kaydımızı yaptırıp başladık yürümeye. Başlangıç fena değil. Ama o sipsivri dağın yamacına gelince insan bir ürküyor. Bazı kenarlar benim başımı döndürdü. Önüme baka baka çıktım merdivenleri. Bir noktada kalp duracak sandım ama devam ettim. Bir iki mola derken tepeye vardım. Manzara haliyle acaip. Tam kartal yuvası. Her yere hakim. Etrafta dağlar, vadide akarsular. Zaten çıkan beş dakika durmuyor. En tepedeki kayalarda yayıyor. Kimisi o yüksekte kayaların üstünde hoplaya zıplaya fotoğraf çektiriyor. Ben katılmadım o arkadaşlara. Bir saat kadar takıldım. Etrafı seyrettim. Güneşin tadını çıkarttım ve tabiki soluklandım. İniş sıkıntısız oldu. Acelesiz indim. Şehre döndüğümde saat biri geçmişti. Akşam beşe kadar vakit olunca gittim yanımda getirdiğim sandviçlik malzemelerden öğle yemeğimi hazırladım. Kafeteryalar mevcut ama sağlam geçiriyorlar. Bir iki giriş çıkış daha yaptım şehre. Günbatımında bu sefer güneş tam aksi taraftan geliyordu haliyle. Bu sefer renkler bir başka oldu. Kesinlikle tam gün geçirmek lazım burada. Kalbim dayanır diyen mutlaka Wayna Picchu yapsın, sonra da direnip akşamüstüne kadar takılsın. Dört günlük İnka Yolu Yürüyüşü bana göre değildi ama kimden dinlediysem çok güzel olduğunu söylediler. Ben o kadar yürümem o yüksekliklerde. Akşamı ettik, geri dönüş vakti geldi. Otobüsle Agua Calientes’e dönüş. Raicinin üç katına yemek. Tren ve minibüs yolculuğu. Tur firması bizi almadığı için bir de taksi derken hostele vardık. Yastığı görünce havada uyudum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yolları kapatacakları için Perulu kardeşlerim bir sonraki gün, gittim biletimi aldım uyanır uyanmaz. Yol uzun. Lima 21 saat çekiyormuş. Öyle dediler. 23 saat çekti. Filmlerle falan kurtardık yolu, ama hayatımın en uzun otobüs yolculuğuydu. Yamulmuş vaziyette kalacağım dördüncü Point Hostel’e vardım. Çok matah değil ama dört yerde kalınca beleş t-shirt veriyorlardı. Ben de gidip alayım dedim beleş ürünümü. Dünya kupası için bastırtmışlar. Kaptım bir tane. O akşamı da hostelde bira eşliğinde geçirdim. Ertesi gün Kolombiya uçağına atladım. Hedef Bogota. Kolombiya büyük ihtimal son durak. Daha çok Karayip kıyılarında takılırım diye hesaplıyorum. Gidince bakarız artık… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-8495273957531531128?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/8495273957531531128/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/cuzco-ve-macchu-picchu.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8495273957531531128'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8495273957531531128'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/cuzco-ve-macchu-picchu.html' title='Cuzco Ve Macchu Picchu'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TCaxZ_1ssdI/AAAAAAAAALs/4BkQotoR4_8/s72-c/2.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-5851217112610077688</id><published>2010-06-20T03:46:00.000+03:00</published><updated>2010-06-20T03:46:16.867+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bolivya'/><title type='text'>Copacabana</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TB1go2NHjaI/AAAAAAAAALk/RSwnD78o2hs/s1600/15.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" qu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TB1go2NHjaI/AAAAAAAAALk/RSwnD78o2hs/s640/15.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;Geldik yine göl kenarına. Ama bu sefer Bolivya tarafı. Bir önceki sefer Puno’da, Peru tarafında kalmıştım. Puno ufaktan bir şehirdi ama Copacabana tam kasaba. İki dolarlık lokal otobüsüme atladım. Otobüs dediğim aslında minibüs. Çantayı attılar tepeye. Yerleştim yerime. Yanda geçnten bir veler anasıyla oturuyor. Şöför zaten müzik açmış, bir de velet cep telefonunda boktan popüler şarkılar çalmaya başladı. Biraz direndim ama sonunda yeter lan dedim. Anası anladı da kapattırdı telefonu. Zaten velet de korktu biraz. Sandalvari feribotla gölü geçip dört saat sonra vardık kasabamıza. Küçük Puno burası ama daha sevimli. Hostel gibi bir yer bulamayınca makul bir rakama otel odasına yerleştim. Boş otelde beni dördüncü katta odaya verdiler. Her iniş çıkış Ağrı Dağı tırmanışı gibi. Yine 3800 metrelerdeyim, malum. Geceleri de buz. Uyku tulumu + battaniye ile uyunuyor. Hiçbiryerde ısıtma yok. Gerçi neyle ısıtacaklar adamlar. Odun desen odun yok, başka kaynak desen başka kaynak yok. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kasabaya gelince… Bir sokak, bir katedral, ve Puno’nun yüzen adalarının yerine Güneş ve Ay adaları var. Sokakta göreceli olarak fiyakalı cafeler mevcut var. Güneşi yakaladınız mı dışarıda oturmak güzel. Gölgeye denk geldiniz mi soğuk. Bir iki günü tembellikle geçirdim. Gece dışarı çekmeye değecek biryer de yoktu. Ben de sakin geçirdim. Kaçak DVD’ler bir liradan satılıyor. Uzun zamandır film seyretmemiştim. Üç beş tane film aldım. Cips ve kola eşliğinde, uyku tulumunun içinde film seyrettim. Bir gün katedrali ziyaret ettim. Mağrip stilinde inşa edilmiş. Arka tarafında mum yakılan ayrı bir bölümü var. Önce biraz bakındım. Sonra dışarı çıktım. Mum satan teyzeler üstüme fazla gelince sevaptır dedim, hepimiz tek tanrılı dinlerin mensubuyuz dedim, Allah beni kiliseden de duyar dedim, 10 tane mum aldım. Girdim, teker teker yaktım mumları, diktim yerlerine. Sonra rüzgar esti, birkaçı söndü. Biraz kıllandım. Hayra alamet miydi bilemiyorum ama dileklerimi diledim. Dünya barışı ve sağlık istedim öncelikle. İyi bir ofis işi ve kariyer diledim. Daha başka şeyler de diledim. O kadar mum aldık 10 Bolivyano verip. Hakkım var, di mi? Mumlar yanarken hakkım yanmasın…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra ada ziyaretlerini yapayım dedim. İlk tekne sabah sekiz buçukta. Kalktım. Hava buz kesiyordu. Yağmurluydu. Bu havada adaya gideni dedim, gittim yattım. Öğleden sonra bir buçukta da tekne var. Ona atlarım dedim. Normal şartlarda Güneş Adası’nda üç saatlik yürüyüş yolu varmış. Onu yapacaktım. Her nedense hala yapabileceğimi düşünüyordum öğleden sonra gidersem. Güç bela öğleden sonraki tekneye yetiştim. Dediler ki bir buçuk saat yol var, orada bir saatin var, sonra tekneye atlayıp geri dönüyorsun. Biraz hayalkırıklığı oldu. Tam adasına da gölüne de söverken Pampas turundan tanıdığım çok kral ingiliz zenci çift dostlarımı gördüm. Önceden ayarlamışlar turu. E sen de gel dediler. İyi ben de geleyim dedim. Tur rehberleri çok tatlı Bolivyalı bir hatun. Katılabilir miyim dedim. Sorgusuz sualsiz tabiki dedi. Sadece tekne parasını verdim, katıldım dostlara. Adaya vardık. İlk yokuşu tırmanınca anladım ki zaten bu yükseklikte üç saat ada yürüyüşü bana göre değilmiş zaten. İyi ki uyumuşum sabahtan. Adada ilk iş, ufaklığın biri yapıştı yakama, kolye de kolye al diye. Baktım gitmiyor, sole var peru parası var dedim. İyi tamam deyince bir liraya kolye aldım. Daha kime vereceğime karar vermedim. Ucuz olduğuna bakmayın, manevi değeri çok. Hem enerjisi yüksek. İyi davranın bana, belki sizin olabilir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tepeyi tırmandık, daha sonra teknenin bizi alacağı tarafa doğru yürüdük. Bu ada İnkalar için kutsal. Sonuçta güneş zaten kutsal. Burası da Güneş Adası. Çeşmeler vardı yolda. Biri aşk, biri zenginlik, biri de bilmemne getiriyormuş. Ben az akan zenginlik çeşmesinden içtim. Para olunca gerisi gelir dedim. Hem diğer çeşmelere biraz daha eğilmek gerekiyordu. Belim ağrımasın diye zahmet etmedim. Sonuçta altın kural, altını olan kuralı koyar. Para çeşmesi yeterli. Teraslama sistemiyle baya tarım yapıyorlarmış burada. Yolda dev fasulyelerden araklayıp taze taze yedik. Bilmem kaç çeşit patates varmış. Onları anlattı sevimli rehberimiz. Sonra tapınağa vardık. Burada acaip enerji olduğunu, ışığın bile farklı gözüktüğünü iddia etti. Fotoğraflarda bak bak görüyor musun ışığı dedi. Bir şey görmedim ama evet dedim. Tapınağın merkezinde kalp şeklinde kocaman bir taş vardı. Bu ne şekil dedi. Ben kalp diye atladım. Bildiiinnn dedi. Sevindim. Tapınağın çeşitli yerlerinde, fotoğraf çekmeyi sevmeme fakat çekilmeyi sevmememe rağmen, zorla fotoğraflarımı çekti rehberimiz. Ama o kadar iyi niyetle ve keyifle yapıyordu ki bu işi, kıramıyorsunuz hatunu. Baya bir gizemli gibi anlattı bu tapınağı. Sadettin Teksoy programı gibi hissettim. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu kısa ama güzel turumuzu bitirdik. Dönüşte kaptanımız kıçtan takma motoru iple kenara bağladı. Ayağı ipe koydu. Rehberlerden biriyle kağıt oynamaya, bira içmeye, koka yaprağı çiğnemeye başladı. Koka yaprağından bize de ikram ettiler. Beleş diye çiğnedim. Hem yükseklerde iyi oluyor. Kaptan bir kere önüne bakmadı ama iskeleye kadar dümdüz geldi. Özendim vallaha adama. Hergün aynı şeyi yapıyor ama az kağıt oynayıp biraz da bira içerek gülümsemeyi beceriyor. Tebrikler. Dönüşte sorgusuzca bei de gruba dahil eden rehberimize biraz da bahşiş verdik. Öpüştük, helalleştik. Bana alabalık yemem için bir yer tavsiye etti. Akşama gittim, iki dolara alabalığımı yedim. İyiydi. O akşam arkadaşlarla helalleşip Cuzco’da buluşmaya karar verdik (sonradan beceremedik bir türlü). Ben son akşamımı da sakin geçirdim. Aslında güneş adasında konaklamak da mümkün hazır gelmişken. Güzel olabilirdi ama denk getiremedim. Bir gün yolunuz düşerse aklınızda olsun. Ertesi sabah yol üstünde Puno’da bir gece daha kalmaya karar verdim. Point hostel’de çalışan kızlara uğrayacağıma söz vermiştim. Üç dört saat sürüyor. Sınırı geçtik. Sayfa az kaldığı için memura tam buraya basar mısın damgayı diye anlatmaya çalışırken gitti boş sayfaya koydu damgayı hayvan. Kızdım biraz. Ama artık vaktimiz de azaldı seyahatte. Bu tür şeylere kızmamak lazım. Dünya görmüş insanız, di mi??? Point’e gittim. Ortalıkta çok az insan vardı. Güzel bir gün geçirdim. Akşama bana ha bire Pisco Sour ikram ettiler. Ben de iki viski çaktım üzerine. Otobüse çiçek gibi gittim. Yolculuk rahat geçti, ta ki…. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-5851217112610077688?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/5851217112610077688/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/copacabana.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/5851217112610077688'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/5851217112610077688'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/copacabana.html' title='Copacabana'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TB1go2NHjaI/AAAAAAAAALk/RSwnD78o2hs/s72-c/15.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-2815671875319559073</id><published>2010-06-14T03:25:00.000+03:00</published><updated>2010-06-14T03:25:41.852+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bolivya'/><title type='text'>La Paz</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TBV2ncxBIFI/AAAAAAAAALc/3tEhkC52m4Q/s1600/5.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" qu="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TBV2ncxBIFI/AAAAAAAAALc/3tEhkC52m4Q/s640/5.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;La Paz’a bir kez daha gelmiş bulundum. La Paz ilginç bir yer. Krater içine kurulmuş bir şehir gibi. Merkez daha alçakta ama şehir yamaçlara doğru yükseliyor. Bütün binalar kerpiç ya da tuğla. Merkezden dimdik yamaçlara doğru yükselen şehre baktığınız zaman turuncu / kahverengi arası binaları görüyorsunuz. Pek çok şehirdeki gibi burada da bir iki kilise var ve en azından merkezdeki hayat bunların etrafında şekillenmiş. Puno’da nefes alışverişi zorlanmaya başlamıştı. La Paz’da o seviyelerde olduğu için burada da devam etti. Şehrin yokuşu da bol olunca uzun yürüyüşler hayal oldu. Yürüyünce nefes kesiliyor. Uyuni de yüksekti, bu sebepten, oradan dönüş fazla etkilemedi. Ama Amazonlara, neredeyse deniz seviyesine inip, dört gün geçirip, tekrar 3500-4000 metrelere çıkınca yamuldum. Hava inanılmaz kuru, oksijen az. Bu kuruluktan sürekli öksürüyorsunuz. Son dönüşte böyle oldu en azından.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdiii… İnsanlar La Paz’a niye geliyor. Şehir öyle aman aman bir şehir değil. Hatta oldukça çirkin bir şehir. Gezilecek yerler de öyle aman aman değil. Ama eğlence mevcut. Bütün seyahat boyunca bu şehirden yolu geçen kiminle konuştuysam aynı şeyi duymuştum. Özellikle gençler, en az bir hafta on gün takılıp kalıyorlar bu şehirde. Şehrin iki adet büyük hosteli var: Loki ve Wild Rover. Loki başka şehirlerde de var ama Wild Rover sanırım tek burada. İlk gelişte Wild Rover’da kaldım. Akşamüstü hostele yerleştiğimde pek çok kimse yeni yeni uyanıyordu. Hostelin içinde Irish Pub’ı var. Bolivya parasal açıdan oldukça ekonomik. Yemek de çıkartıyorlar hostelde. Millet kalkıp yemeğini yiyip burada içmeye başlıyor. Happy Hour süresince iki dolar civarına Rum-Vodka-Gin üçlüsünden biririni seçip iki duble alıyorsunuz. 650 ml.’lik Bock (%7 alkol, çarpıyor) da iki dolar civarı. Karışımı iyi tutturursanız gülümseyen bir surata sahip oluyorsunuz gece boyunca. Bardakilerin çoğu hostelde kalanlar zaten. Hostelin barı gece ikide kapanıyor. Ama kapanış aslında yeni bir başlangıç. O gün için nereye gidilecekse (hostel yönlendirme yapıyor daha çok), hostelin hemen önünden normalin iki katı ücret almaya hazır taksiler kalkıyor. Ama bu ücret de iki dolar olduğu için pek çok kimse sallamıyor rakamı. İlk gece gittiğimiz yer ilginç bir yerdi. Brezilyalı gençler davul çalıyorlardı. Neden Brezilya davulları anlayamadım ama eğlenceliydi. Bu gösteri devam etti. Bol gringolu mekan olunca fahişesi de boldu. Kurtulması zormuş bunlardan. Bira içtik burada. Hostelden arkadaşların da hepsi kelle tabi. E ben de bir iki duble içmiştim, ben de iyiyim. Burası da sanırım sabah dört buçuk gibi kapandı. Asıl enterasanlık şimdi başlıyormuş zaten.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;La Paz’da herkesin dilinde olan bir Ruta 36 Bar var. Herkes oraya gidiyormuş gece sonunda. Biz de bir arkadaşla taksiye bindik Güç bela adını hatırlayıp söyledik. Taksici göz kırptı, ok dedi. Sonra bizi allahın unuttuğu bir yere getirdi, aha burası dedi. Sabah beş, sokakta in cin top oynuyor. Biz neresi felan derken gaipten gençten bir çocuk peydah oldu. Ruta 36 mı dedi. Si dedik. Hal böyle olunca taksiciye haklı parasını verdik ve indik. Sonra çocuk cep telefonuyla bir telefon etti. Hemen arkamızda bir kepenk açıldı. La Paz’ın yeraltına doğru ilerledik. İçerisi Beyoğlu’nda ki Süper Restoran’ın (adı bu gerçekten) alt katıyla ucuz pavyon kırması bir yer. Tavanda disko topu, aynalı duvarlar, oturmak için köşeler var. Garipten bir müzik çalıyor. Biz de gittik bir köşeye çömdük. Hostelden birkaç eleman daha vardı, onlarla kaynaştık. Garip bir yer. Ama bar-club işini sonlandıran herkes soluğu burada alıyor. Biralarımızı aldık fakat bira harici şeyleri alan arkadaşlar da masalara dağılmaya başladı. Kokain’in gramı 100 Bolivyanoymuş (13-14 dolar civarı) meşhur barda. Millet masalarda takılmaya başladı. Bense bu düşmüş mekan için pahalı sayılabilecek biramı içmeye devam ettim. Beyazlardan uzak duruyoruz. Bunu unutmuyoruz. Mekan sabaha karşı daha bir kalabalıklaştı. Dans falan da ettiler. O kısımlar biraz bulanık. Sonradan öğrendim, burası polis tarafından sık sık basılan bir mekanmış. O gece iyi yırtmışız demek ki. Çıktığımızda gün ağarmıştı. Akşamüstü uyandığımda milletin neden o saatlere kadar uyuduğunu kavramış oldum. İlerleyen bir iki günü hostelin happy hour içkileri, bilardo ve kitapla geçirdim. Bir kere gördük yeter bu batakhananeyi.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Birkaç sakin gün dahilinde, şehrin enterasan olması gereken yerlerini de gezdim fakat çok enteresan gelmedi. Cadı pazarı bunlardan biri. Burası daha çok incik boncuk kıyafet satılan bir yer halindeydi. Ama kurutulmuş lama ceninleri ilginç gözüktü. Bereket için gömüyorlarmış bunları, iyi oluyormuş. Uyuni’den önce sıcak tutacak kıyafetleri buradan aldım. On dolara cillop gibi kazak (bunları Bolivya ve Peru’da her sırtçantalının sırtında görmek mümkün. Ben de kervana katıldım), iki üç dolarlara da eldiven kaşkol edindim. Hatta coşup panço bile aldım, nereye sokacaksam. Ama sıcak tutuyor namussuz. Faydası oldu. Bunun dışında kiliselerin olduğu meydanları biraz turladım. Yalan yok, müze falan gezmedim. Koka müzesi varmış, enterasan olabilirdi. Bir dahaki sefere bıraktım. La Paz böyle bir şehir işte. Genelde dağıtmaya gelinen bir yer. Bir de death road dedikleri ölüm yolu vardı ki herkesin dilinde. Uçurum kenarı yollardan yokuş aşağı sallanıyorsun dağ bisikletiyle. Herkes yapıyordu hemen hemen. Bir de minimum 60-70 dolar para. Ben de sinirlendim yapmadım. Zaten yükseklikle başım dertte, başım döner oralarda, kısa yoldan inerim aşağı maazallah. Yakınlarda israilli bir kız kısa yolu denemiş, becerememiş. Sizlere ömür. Belki bir dahakine. Bolivya’yı bitirmek için son durak olan Copacabana’ya gittim. Burası da Titicaca Gölü’nün hemen kenarında sakin bir kasaba. Hem şehirden sonra bir iki gün küçük yer iyi olur. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-2815671875319559073?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/2815671875319559073/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/la-paz.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2815671875319559073'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2815671875319559073'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/la-paz.html' title='La Paz'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TBV2ncxBIFI/AAAAAAAAALc/3tEhkC52m4Q/s72-c/5.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-8279762072932708258</id><published>2010-06-05T19:54:00.000+03:00</published><updated>2010-06-05T19:54:12.779+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bolivya'/><title type='text'>Rurrenabaque ve Pampas Turu</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TAqAnbBWaEI/AAAAAAAAALU/Wc8gZpvY4Go/s1600/22.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="428" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TAqAnbBWaEI/AAAAAAAAALU/Wc8gZpvY4Go/s640/22.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;Şansımıza hava muhalefeti yoktu o sabah. Vakitlice bindik uçağa(!). Uçak 19 kişilik, dolu değildi. Pilotlar önde, ikişerli sıralarda, biz arkada bindik uçağa. Kapı falan yok cockpitte. Pilotları seyrediyorsunuz. Çalıştırdılar motorları. Bir baktık havadayız. Zaten 4000 metreden yokuş aşağı. Ecevit vitesi yaptık indik. Büyük uçaklar burunları havada inerler ya, bunlar öyle yapmıyor. Uzaktan havaalanını gördük. Sonra pilot abiler burnumuzu aşağıya çakarcasına düşürüp dalışa geçtiler. Sonra piste değince de asıldı frene, az salladı. Salimen vardık. Havaalanı binası zaten oda gibi bir yer. Şehir servisini yapan çocuklar çantaları çıkarttı. Gidecekler bindi uçağa. Biz de servise atlayıp tur acentemizi bulduk. Orası da bir oda. Siz gidin bir saat takılın dedi. İyi dedik. Tam o sırada motosikletiyle French Baker yanaştı. Krosanlarından satmaya çalıştı. Bunu da duymuştum ben. Laos, Don Det’de de Australian Baker vardı, manyak olan, anlatmıştım. Dünyada her yerde bir tane çıkıyor karşınıza. Dükkanın yerini sorduk, gittik, kahve için kahvaltı ettik. İhtiyaçlarımızı alıp ecenteye döndük. Onlar da hazırlıklarını yeni yeni bitiriyorlardı. İki cipe böldüler bizi. Bize güzeli düştü, altı kişi bindik.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk hedef kanolara bineceğimiz nokta. Yaklaşık 3,5 saat sürüyormuş. Yol zaten allahlık. Hoplaya zıplaya ilerlemeye başladık. Ama yüksek yerlerden sonra hava çok güzel geldi. Etrafı seyrederek, uyuklayarak vardık hedefimize. İlk iş, burada da ulusal parka 150 Bolivyano ödemek oldu. Uyuni’yle aynı tarife. Kimbilir kime yar oluyor bu paralar.Bolivya için 20 dolar civarı giriş biraz fazla. Geriye pek bir şey verdikleri de söylenemez. Söğüşlendikten hemen sonra öğle yemeğini yedik, ve kanolara devam ettik. Nehrin kenarında uzun ince kanolar bizi bekliyorlardı. Erzaklarımızı ve kimin için gittiğini halen bilemediğimiz iki de büyük yatağı kanolara yükledik. Yolumuz buradan da bir üç saat çekecekmiş. Ama arabada olmaktan çok daha güzel tabi. Bizim grup altı kişi, öbür grup yedi kişi çıktık iki kano ile yola. Daha ilk kıvrımı döner dönmez timsahlar çıktı karşımıza. İlk görünce bir garip geliyor tabi. Herkes fotoğraf çekmeye başladı. Önümüzdeki üç gün boyunca üç beş bin tane gördük herhalde. Rehberimiz Jamie (kendine öyle diyor), ara ara yavaşladı, ara ara durdu. Bize hayvanları anlattı. Bak bu kuş, bu en büyük kemirgen, bunlar maymun vs. diye anlattı. Aslında yol o kadar uzun değilmiş, ama biz gringoların dur kalkları, etrafı seyretmeleri ile uzun sürüyormuş. Hakikaten güzel yerler. Kahverengi suların içinde piranhasını, timsahını, kaplumbağasını, pembe yunuslarını barındırıyor Amazon havzası. Ormanlıklarında kimbilir neler var. Ara ara çok yaklaştık bu timsah denen mahlukatlara. Birkaç kere zıpladık yerimizden. Üç saatlik kano yolculuğunun sonunda kamp yerimize vardık. İskelemizin etrafında üç tane timhah takılıyordu halihazırda. Biz yanaşınca kaçtılar. Erzakları ve yatakları (?) indirdik. Bizim gruba bir oda verdiler, yerleştik. Tahta kolonlar üzerine, yükseğe oldukça büyük bir kamp yeri kurmuşlar. Bunlagolavlar basit ama ormanda ne olacaktı. Ortaya voleybol için file bile kurmuşlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yerleşince, amazon sularıyla duşumuzu aldık. Buz gibi bira da mevcut. Birer tane de ondan açıp günbatımını seyrettik. Akşam yemekleri yendi. İlk gecenin programı timsah seyretmeye gitmekmiş. İyi dedik. Uzun günün ardından bira yaradı zaten. Korkar mıyım timsahtan. El fenerlerimizi aldık. Daha kanoya binmeden etrafa bir tuttuk feneri. Heryer sarı sarı çift çift gözlerle sarılmış. Jamie başladı anlatmaya: bunlar gece avlanırlar, şöyle yerler, böyle yerler vs. Atladık kanoya, kürekle nehir aşağı ilerledik. Heryerimiz sarılmış meğer. Kanodan düşmek istemezsin burada. Arada bazı timsahlar hamle yapıyorlar, kalp atışları hızlanıyor biz de. Baya bir gittik ama sonuçta gözleri sayıyorsun bir yerden sonra. Motoru çalıştırıp geri döndük. Uyuni turunda aldığımız oyun kağıtları hayat kurtardı. Shithead oyununa oturduk. Ta ki vatandaşlar elektriği kesene kadar. İlk gece gittik yattık. Sabah beşten beri ayaktayız zaten. Üzerimize örtü vermemiş danalar. Sabaha karşı titreyince, yandaki boş yatağın yatak örtüsünü çektim aldım. Sabaha konuştuk, herkes donmuş. Sorunca da dediler ki, niye battaniye istemediniz. Ne dersin bu adamlara.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk geceyi atlattık. Kahvaltı baya başarılıydı. Sırada anaconda peşine düşmek varmış. Ben başta bu anacondalar yedi sekiz metre gelir diye hesap ediyordum. National Geographic Channel’i fazla seyretmişiz. Rehberle konuşunca, öyle babaları yok etrafta. Şanslıysan iki üç metrelik görürsün dedi. Yapacak bişey yok. İyi dedik. Gitme vakti gelince çizmelerimizi seçtik. Tam ayağıma göre buldum dedim, bir baktım yırtık var. Sonra diğerlerine baktım. Hepsi yırtıkmış. Ne olacak ki şu kadar sudan. Kanolara atlayıp hedefimize vardık. Sulak alanlara doğru yürümeye başladık. Bataklığa gireceğimiz noktaya geldik. Her türlü hayvanın pisliği, otlar bitkiler, bir de su karışınca değişik bir koku yayılmış havaya. Suya ilk adımı atınca çizmenin içi o siyah suyla dolmaya başladı. Bir garip oldum. İlerledikçe bastığımız yerler dize kadar gömülüyor yer yer. Burada düşmemek lazım, o kesin. Yılan aramaya odaklanınca pisliği unuttuk. Yavaş yavaş ilerleniyor bataklıkta. Otların arasını araştırıyoruz. Biz bir şey görmedik tabi. Sonra rehberin biri buldu anacondayı. Hayvanı baya bir sıkıştırdık. Herkes tutuyordu, ben de bir fotoğraf çektirdim gariban hayvanla. Akabinde iki üç tane daha bulduk. Hepsi aynı gerçi. Bir tane bulunca geri dönmek lazım, devam etmeye gerek yok. Zaten hava çok sıcak. Ama olmaz. Genişten alıp sabah turumuzu eksiksiz tamamladık. Güneşten herkes yamuldu. Adamlar biliyorlar tabi. Bolca siesta ve terlik istirahati verdiler. Az uyku, az voleybol, bol yemek ile öğleni bitirdik. Sonraki aktivite piranha avlamakmış.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Giderayak yanınıza para alın dedi rehber. Parayla mı avlayacaz bu balıkları. Kapitalist dünya amazonların ciğerine kadar girmiş demek. Ben bu arada atıyorum tutuyorum, ben şöyle tutarım böyle çarparım diye. Hatta Alman Martin’le iddiaya bile girdim senden çok tutarım piranhayı diye. İki üç nokta değiştirdik. Bizim rehber kerteriz almayı iyi beceremedi ilk iki noktada. Fazla bir şey çıkmadı. Son nokta daha iyiydi. Ben atıyorum atıyorum kedi balığı çıkıyor benim kısmetime. Hayatında balık tutmamış kızlar piranha tutuyorlar. Bir de çığlık atıp sinirlendiriyorlar beni. Ben de oltayı onlardan tarafa sallamaya başladım. Bu şerefsiz piranhalar eti anında bitiriyorlar, yağını da yemiyorlar ha etin. Kolestrol sorunu da yoktur bunların. On tane falan kedi balığı tuttum, piranha tutamadım. Bir de vıcık vıcık balıklar bu kedi balıkları, iğneyi çıkartırken her seferinde yüzgeçi girdi elime. Rehber hadi artık dedi. Zaten et de bitmişti. Yola çıktık. Bir yerde durduk. Burda bir bar ve de önünde futbol ve voleybol sahası varmış. Para buraya lazımmış meğer. Futbola hazır bir kadro vardı zaten. Üçerden minik kalelerle başladık maça. Ben sefil avrupalılara bir on numaranın nasıl hareket etmesi gerektiği konusunda ders verdim. Alex gibi, hem attım, hem attırdım. Bir maestro gibi takımımı yönetirken gün battı, sivrisinekler atağa geçti. Biz de sonucu önceden belli olan maçı (ben varım) bırakıp, üstümüzü giyinip, biralarımızı aldık. Hava kararmıştı neredeyse. Kanolara atladık yine. Karanlıkta bizim rehber Jamie son sürat yol almaya başladı. Hadi nehri biliyor, ya kütükler dallar ne olacak nehirde yüzen. Yolda söylediler, Jamie üç büyük birayı yuvarlamış voleybol oynarken. Belli kafa güzel. Korka korka oturduk mecburen ama götürdü bizi yuvamıza ayyaş Jamie. O akşamı da yemek ve akabinde hamaklı barda takılarak geçirdik.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Etraf güzel olunca vakit çabuk geçiyor. Son gün geldi çattı. O sabah amazon nehrinin pembe yunuslarıyla yüzmek vardı programda. Götürdüler yine bizi nehrin bir tarafına. Yunuslar yüzüyor orada. Etrafta tabiki timsahlar da var. Millet girdi suya. Ben pek gönüllü değildim. Adını Pedro koyduğumuz timsahla oyalandım ben. Rehberler biraz et verdiler. Hayvan kenarda takılıyor öyle. Ellerini gözlerinin üstüne koyarsan sevebiliyorsun hayvanı. Gerçi Alman çocuğun bacağı gidiyordu sevmeye çalışırken ama bir şey olmadı. Ben oldukça yakından fotoğrafladım bu ilkel çağların yenilmez savaşçısını. Yüzenler yüzdü, takılanlar takıldı. Turumuz da burada bitti. Geri dönüldü, toplanıldı. Kanolara binildi. Etrafı seyrede seyrede döndük. Bu sefer şöför tam arıza çıktı. Üç saatte geldiğimiz yolu bir saat kırkbeş dakikada döndük. Nasıl sormayın.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;O güne uçakta yer olmadığı için bir gün kasabada takılmak gerekiyordu. Bir yer buldum. Sakin sakin takıldım. Bütün gece yağmur yağdı. Uçak kesin kalkmaz diyordum. Kalkıyormuş, ama başka havaalanından. Bu yol da kırkbeş dakika sürdü. Burası da çim pist. Niye oradan kalkmadı da buradan kalkıyor, bilemedim. Bizim servis otobüsündeki çocuk minibüsten bavulları indirdi yine, sonra şu ışıklı çubuklarla uçağa yerini gösterdi. Gelenlerin bavullarını bu sefer uçaktan indirdi, bizimkileri yükledi. Uçuş kartlarımızi bile o kontrol etti. Çokyönlü bir gençmiş. Tebrikler. Bu sefer de 4000 metreye tırmanış başladı. Pilotların “sayın yolcular, La Paz’a iniş için yükseliyoruz” dediklerini hayal ettim kafamda. Yalan da değil. Sonunda vardık. Mis gibi düzlüklerden sonra al sana yüksek yer al sana yine nefes darlığı… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-8279762072932708258?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/8279762072932708258/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/rurrenabaque-ve-pampas-turu.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8279762072932708258'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8279762072932708258'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/rurrenabaque-ve-pampas-turu.html' title='Rurrenabaque ve Pampas Turu'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TAqAnbBWaEI/AAAAAAAAALU/Wc8gZpvY4Go/s72-c/22.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-4793410793652476279</id><published>2010-06-02T02:49:00.000+03:00</published><updated>2010-06-02T02:49:27.795+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bolivya'/><title type='text'>Uyuni ve Salar De Uyuni</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TAWcDLT1OII/AAAAAAAAALM/-xu-uG61qjk/s1600/6.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="428" src="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TAWcDLT1OII/AAAAAAAAALM/-xu-uG61qjk/s640/6.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;Bolivya yazısına Uyuni ile başlamak istiyorum. La Paz’a geldim. Hatta La Paz’a üç kere geldim. Muhtemelen daha da gidip gelebilirim. Bu sebepten ötürü bu şehirle ilgili yazımı biraz ileriye bırakıyorum. İlk gelişimde 3 gece kaldım. Sonunda, Salar de Uyuni turunu önce yapmaya karar verdim. Puno’da tanıştığım İngiliz arkadaşla konforlu olduğunu düşündüğümüz turist otobüsünden biletlerimizi aldık. Varınca ofise anladık ki fena geçirmişler bize. Makul bir komisyona ara ara razı oluyorsunuz. Yoksa firmaya gittin geldin aynı paraya geliyor. Ama belli ki Bolivya’da kör tuttuğuna, topal yakaladığına komisyon geçiriyor. Aklınızda olsun, firmadan alın biletinizi. Yolculuğumuz gece olacaktı. Bindik dokuzda. Tavuk pilav bile verdiler. Ama film var demelerine rağmen film koymadılar. 11-12 saatlik yolun son 5 saati toprak yolda. Toprak ama düz de değil. Zıplaya zıplaya, çantalar düşe düşe gidiyorsunuz. Gece otobüs teklemeye başladı. Motor dondu dediler, ne demekse. Biraz gittik biraz durduk. Sonunda vardık. Şehir bu üç günlük turlar üzerine kurulmuş. Pek kalan eden yok. Sabah gelip tura katılıyorlar, dönünce de basıp gidiyorlar. Millet önceden 700 Bolivyano vermiş almış turunu. Ben akıllıyım. Gidince hallederim demiştim. Nitekim de öyle yaptım. Arkadaşın turu aldığı acenteye gittim. Aldık elimize hesap makinesini. 600’den açtı defteri teyze. Hesap makinesinde yazışa yazışa 530’a bağladım. Takriben 65-70 dolar olması lazım. Üç günlük yediğin içtiğin yattığın tur için fena değil. Sonuçta, otobüsten iner inmez tura katılmış oldum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir bir buçuk saat vakit öldürdük. Onlar hazırlıklarını yaptılar. Cip geldi sonunda. Çantaları, tüpü, suyu ıvırı zıvırı attık üst tarafa, bindik araca. Normal şartlarda altı kişi sığdırıyorlar. Şansımıza beş kişiydik. Bir Hindistan asıllı İngiliz, bir Amerikalı, bir İtalyan, ben, bir de Bolivyalı bu cipte kader ortaklığı yaptık önümüzdeki üç gün için. Bolivyalı hatun ABD de yaşıyormuş. Tercümeleriyle hayatımızı kurtardı. Yoksa şöför abi ara ara ispanyolca anlatıyor gönlünce. Yola koyulduk. İlk durak tren mezarlığı. Onbeş dakika durduk, fotoğraf çektik. Sonra tuz çölüne doğru yollandık. Girişinde ilk molamızı verdik. Bazı evler tuzdan tuğlalarla yapılmış. İlginç geldi. Evde tuz biterse komşuya koşmak yok elde fincanla. Duvarı kırıyorsun. Ama kolonlardan olmaz, deprem yönetmeliğine aykırı. Burada tuz işinde çalışan bir ailenin günde 40 Bolivyano (6-7 USD civarı) kazandığını öğrendim. Fukara ülke maalesef. Tuz çölüne girişimizi yaptık bu duraktan sonra. Tuzları tepecikler halinde biriktirmişler. Kürekle küreye küreye topluyorlar tuzları. İlginç görüntüler oluşmuş. Tuz müzesine uğradık. Bazı gruplar orada öğle yemeklerini yiyorlardı. Tuzdan masalar sandalyeler vardı. Ama bizim asıl hedef Balık adasıymış. Tekrar yola koyulduk. Yansımalardan dolayı herşey bir acaip gözüküyor. Yağmur yağınca çok ama çok daha güzel oluyormuş. Ama mevsim yağmur mevsimi değil. Uzaktan balık adası gözüktü. Tuzdaki yansıması ile bütün olunca balık gibi gözüküyor hakkaten. 10 dakikaya varırız derken bir türlü varamadık. Ada az az büyüyor ama bir türlü varamıyoruz. Ne öğrendik, tuz çölünde mesafeler yanıltıcıymış. Belki bir buçuk saat sürdü varmamız. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Varınca bir baktık ki kocaman bir kayalık, üzerinde dev kaktüsler. Öğle yemeğimiz hazırlanırken adayı gezmek mümkün. Ben altıma yapmak üzereydim, arka tarafa dolandım. Hacetimi giderip tersten tırmanmaya başladım. Tepeye varınca normal giriş yapan arkadaşlarıma rastladım. Meğer giriş ücretliymiş. Ben beleşe getirmiş oldum şansa. Daha bir güzel gözüktü herşey gözüme. Dev kaktüsleri ve uçsuz bucaksız tuz çölünü seyrettik hayran hayran. Açık hava acıktırdı, kurt gibi atıldık öğle yemeğine. Sonrasında biraz aptal fotoğraflardan çektik. Pringles kutusuyla türlü numaralar denedik. Bizim grup yeteneksiz çıktı. Bir türlü istediğimiz kareleri yakalamadık. Ben de milleti teselli ediyorum daha üç günümüz var diye. Acaip numaralar yaparız diye. Araca atlayıp bir saat sonra tuz düzlüklerinden çıkınca dank etti. Daha tuz muz pringles beyazlık yokmuş. Sırf çölmüş anasını satayım sonrası. Üzüldüm. Bir buçuk iki saat daha yol aldık. Dağbaşında bir köye geldik. Biz üç elemanı sadece üç yatağın ve çantaların sığabileceği bir odaya koydular. Güneş battı, hava buz kesti. Yapacak bir şey de yok. Bakkal bulduk. Oyun kağıdı ve Sangrina içkisinden aldık. Sert içki, iyi gelir soğukta, ısınmak lazım. Döndük geriye. Bolivyalı kız biz burda sıcak çaya karıştırırız bu içkiyi dedi. İyi dedik, denedik. Güzelmiş. Biraz demlendik, asshole adlı oyunu oynadık. Bir asshole bir de shithead gezginler arasında popüler oyun. İyi gidiyorlar arada. Özellikle dağbaşlarında. Sonra yemeğimizi yedik. Şöför ve aşçımız da bizle geziyor haliyle. Aşçımız Jackie baya başarılı işler çıkartıyor az imkanlarla. Sonra foto makinesinin pilini şarj edeyim dedim. Beş bolivyano dediler. Şaka sandım. Gerçekmiş. Duş da beş papelmiş. Aklım ermedi. Sonunda pes edip ödedim beş papeli de şarj ettim pili. Soğuktu, duş yapmadım. Ama bir ben pis değilim, rica ederim, kimse yapmadı. Yemekten sonra az daha takıldık. Yatak vakti geldi. Nasıl soğuk anlatamam. Uyku tulumu ve üç battaniyenin altında anca uyuyabildik. Sabah çıkmak zor oldu yataktan.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci güne kahvaltı ve cipin arızasıyla başladık. Hortumlardan biri patlamış. Bir saat gezindik ortalıkta, beklerken. Hortum bulundu ve yola koyulduk. Çölde yol aldık. Her tarafımız yanardağlarla çevrili. Şu aktif şu değil falan diye anlatırken şöförümüz Henry, bir de lastik patladı. Ama sürekli olduğu için bu hadiseler, alışkınlar, çabucak değiştirip yola koyulduk. İkinci gün dağlar ve lagunlar arasında geçti. Etkileyici renkler, dev dağlar, renkli göletler, flamingolar derken akşamı ettik. Bol bol fotoğraf çektik. Ulusal parka giriş ekstraydı. 150 Bolivyano aldılar kelle başı. Bolivya gibi bir ülke için çok para açıkçası. İkinci gecemizi geçireceğimiz yere geldik. Burası da dağbaşında büyükçe tek katlı bir bina. Akşam yine buz kesti. Ben La Paz’da panço almıştım. Onu giyince kendime geldim. Çayımıza içkimizi karıştırıp ısınmaya çalıştık yine. Kağıt oynadık yemek yedik. Sonra uyku tulumu ve üç battaniyenin altına girip uyuduk. Yine de biraz üşüdüm. Erken yattık çünkü sabah kalk beşteydi. Geyserleri görüp oradan kaplıcavari bir yere gidecekmişiz. Karanlıkta çıktık yola. Alacakaranlıkta ve eksi bilmem kaç havada geyserlere baktık. Tam gün doğarken termale vardık. Önce girmeyecekmiş gibi konuştu herkes. Ben üşüyen adamım, hayatta girmem diyordum. Baktım herkes giymiş mayoları, atladılar küçük havuz gibi yere. E durum böyle olunca ben de gireyim bari dedim. Girene kadar eziyet ama donmuş ayaklara çok iyi geliyor. Havuzda ısındık. Çıkış da ayrı eziyet oldu. Kurulanıp üstümüzü giyene kadar azcık titredik ama kahvaltıda kahveyle ısındık. Yola devam akabinde. Çöl yolu, kaya vadileri, daha çok dağ, yeşil lagun derken dönüş yolu başladı. Beş altı saat sürecekmiş. Arada güzel doğal yerleri de durup ziyaret ederek ufaktan geri yol aldık. Lastik yine patladı ama önceki gün tamirat yapılmıştı, sorun olmadı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üç günlük tur doğal olarak muhteşemdi. Zaten Güney Amerika’nın hatırı sayılır yerlerinden biri kabul ediliyor burası. Dehşetengiz görüntüler yakaladık. Ben tuzun üzerinde daha fazla vakit geçireceğimizi ummuştum (neye dayanarak sormayın) sadece. Tuz çölü ayrı bir büyüleyiciydi çünkü. Nereye baksan görsel illüzyon. Bir gün bir daha gelmek lazım, yağmurda kesinlikle. Yemekler başarılıydı. Ekip iyiydi şansıma. Herkes kafa çıktı. Akşamüstü Uyuni’ye varınca ne yapacağıma karar veremedim bir türlü. Potosi ve Sucre var ama hemen gitmek istemedim nedense. Para işini ayarlayıp, son dakikada La Paz otobüsüne binmeye karar verdim. İngiliz arkadaşı planını değiştirip Amazonlara gitsin diye ikna etmiştim önceden. E gel o zaman deyince, iyi dedim ben de. Bu sefer arızasız geldik. Ama yol kötü, ekran sabitlenmiyor diye yine film koymadılar. Mecburen uyuduk yolda. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;La Paz’da daha az gürültülü Point Hostel’e yerleştik. Pampas turu yapmak istiyordum. Bunun için önce Rurrenabaque şehrine gitmek gerekiyor. Otobüs 18-20 saat ve yollar çok tekin değil. Hem duyduğum zaman inanamamıştım, aktarayım. Bir iki ay önce devlet içkili araç (otobüsler başta tabiki) kullanmaya karşı yasa çıkartınca ya da yasaları sıkılaştırınca buranın şöförler odası mı ne ayaklanıp yolları falan kapamışlar. Bunların başkanı azcık içkiye yaptırım olmamalı, bir iki şişeye haklılar falan demiş. Üstelik bir makale okudum, bu başkanın şu anda ehliyeti alıkoyunmuş vaziyetteymiş. İlginç ülke vesselam. Bu sebeplerden dolayı uçmaya karar verdik arkadaşla. Sıkı pazarlıkla bilet artı turu makul fiyata kapattık. Amaszonas firması uçuyor buraya. Gerçi pist çimen toprak karılımı olunca iptal olma ihtimali varmış uçakların. Riski göze aldık. Pampas turunda da nehirden aşağı salıyorsun, anaconda peşinde koşuyorsun, piranha avlıyorsun, maymunları besliyorsun, timsahlarla şakalaşıyorsun. Bir de jungle tour dedikleri iki günlük orman içine dalma vardı. Ona yazılmadım. Bu sefer de uçaktan dolayı kalk dört buçuktu. İşler hallolunca çok kral hint yemeğini beş dolara yuvarlayıp erkenden yattık. Bu uçaklar da küçükmüş, ineceği yer çimenmiş toprakmış. Hadi bakalım. Sabah ola hayrola…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-4793410793652476279?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/4793410793652476279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/uyuni-ve-salar-de-uyuni.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4793410793652476279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4793410793652476279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/06/uyuni-ve-salar-de-uyuni.html' title='Uyuni ve Salar De Uyuni'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/TAWcDLT1OII/AAAAAAAAALM/-xu-uG61qjk/s72-c/6.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-2704408711114697862</id><published>2010-05-28T02:04:00.000+03:00</published><updated>2010-05-28T02:04:18.823+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Peru'/><title type='text'>Puno</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_7B_c72xfI/AAAAAAAAALE/77xtFM_LHOM/s1600/8.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="428" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_7B_c72xfI/AAAAAAAAALE/77xtFM_LHOM/s640/8.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Puno’da aslında dediğim gibi az takıldım. Yazıyı niye bu kadar geç yazıyorum. Sonrasında çok hızlı hareket ettim de ondan. Puno’ya sabah varınca koyup kafayı uyudum. Kalkınca anladım ki kahvaltı bitmiş. Güney Amerika’da kahvaltı dahil demek, tereyağ-reçel-kötü ekmek ve kahve demek. Aslında bir şey kaçmış sayılmıyor. Ama resepsiyondaki kıza şirinlik yapıp kahvemi almayı becerdim. İlk önce sıcak suya makine kahvesi attılar. Hay allah deyip onu döktüler, sonra nescafemi teslim ettiler. Bu sabah da böyle yırttık. Buradan hiç türk geçmiş midir diye sormuştum resepsiyonda. Ara sıra demişti kız. Şirinlik yapmak için sallıyordur diye düşünmüştüm. Bilgisayarımı alıp yukarıda cafe-barın olduğu kata çıktım. Millet duvara istediğini yazarak kendini ifade etmiş. Bir baktım Nevzat ve Ersen adlı iki türk arkadaşımız da not düşmüş. Şöyle demişler: Eğer bir gün buraya bir türk gelirse hemen kaçsın, şehir merkezine çok uzak. Başka bir türk kızımız da ben de buradaydım gibilerinden silik bir not düşmüş. Yolu buradan geçmiş ve fikirlerini paylaşmış arkadaşlara teşekkür ettim içimden. Ama kaçmadım. Şehre uzak mıydı hostel? Azcık. Aslında uzak değil de yokuş. İlk dışarı çıktığımın dönüşünde, 500 metrelik yolun yarısında durup dinlenmek zorunda kaldım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kasaba 3800 metrede olunca, oksijen yetmiyor malum. Alışmak lazım, yolumuz hep yüksek bundan sonra.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Puno’ya dönersek, Titicaca Gölü’nün kıyısında bir kasaba. Folklorik Kentiymiş aynı zamanda Peru’nun. Dağların yamacına doğru büyümüş. Binaların çoğu tuğladan ibaret. Vergi ödememek için bir numaraymış sanırım. İlk gün biraz dinlenince çıktım biraz gezdim. Merkezde bir kilise. Hemen yakınında dükkanların ve restoranların bulunduğu bir sokaktan ibaret. Ben önceden sormuştum yerini. Şehrin pazarının olduğu yere gittim. Chifa adı verilmiş Peru ve Çin yemekleri kırmasının satıldığı ucuz bir restoran buldum. Kaç zamandır deneyeceğim şu Chifa’yı, kısmet Puno’yaymış. Neyin ne olduğunu tam çözemeyince şefin spesiyalini ısmarladım. Üç kişilik geldi. Şef pilava ne bulduysa atmış. Tavuk, lama, karides vs. Çin yemeğindeki Peru etkisini anlayamadım ama çoğunu yedim. Akşam yemeği yemek zorunda da kalmadım üstelik. Göbeği şişirdim, hazmetmek için biraz daha yürüdüm. Şehir zaten bitti böylece. Ben de hostele döndüm. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu Point Hosteller aslında zincir. Peru’da bir çok yerde varlar. Eğlence hosteli olduklarını iddia ediyorlar. Ama Puno şubelerindeki barları halen inşaat halinde. Haliyle en üst katta çok fonksiyonlu bir oda var. TV seyrediliyor, sipariş verirseniz yemek yeniyor, bir tane buzdolabı var. Biranızı alıp deftere yazıyorsunuz şunu-bunu aldım diye. Etrafta üç beş kişi vardı. Biramı aldım oturdum. Dışarısı ufaktan buz kesmeye başlamıştı zaten. En kral aktivite olsa çıkılmaz. Derken fransız bir elemanla lak lak etmeye başladım. Sonra az ingilizce konuşan iki de arjantinli fırlama katıldı. Bir kısım huzur içinde tv seyrediyordu. Biz biralara devam ettikten sonra içki içme oyunu oynamaya karar verdik. Bütün bardakları ortaya koyuyorsun, bozuk parayı sektirerek bardakların içine sokmaya çalışıyorsun. Kimin bardağına girerse, o şahıs birayı yuvarlıyor. Para bütün bardakların ortasındaki boşluğa gelirse herkes içiyor. Masada para sekmeyince, tahtası daha kuvvetli bara geçtik. Parayı bamgüm sektirirken ve aynı zamanda kahkalar atarken vakit biraz geçti. Huzur içinde tv seyredenler kaçtı. Sonra iki de amerikalı kız geldi, onlar da katıldı oyuna. Çok hijyenik bir oyun değil, titiz insanlara tavsiye etmem, zira bozuk para bütün sektirmelerin yarısında yerde son buluyor. Ya da bardaktan çıkartılmaya çalışırken birinin ağzında. Böyle böyle herkes çakırkeyf oldu. Sonra hostelin sahibi ve yerel bayan şefi de bize katıldı. İskambil kağıdıyla başka bir oyuna başladık. Arada pisco falan da geldi gitti sanırım. Geceyarısı herkes iyiydi. En son arjantinli elemanları amerikalı kızlara ahlaksız tekliflerde bulunurken gördüm duydum. Ayıpladım. Ben sonra gittim yattım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi sabah kalkınca da öğleden sonrası için tur ayarladım hostelden. Bazı yerel aileler yüzen adalarda yaşıyorlarmış. Bunlardan aslen 40-50 tane varmış. Tam günlük turlar biraz zayıf diye duymuştum. Ben de yarım günlük yüzen ada turunu aldım. Sabahtan az daha gezdim. Liman tarafını biraz kolaçan ettim. Burada yerlilerin küçük küçük dükkanları var. Fazla bir insan yoktu piyasada ama. Gerçi 2,5 soleye makul bir öğlen yemeği yedim. Hostele dönüp turumu bekledim. Öğleden sonra geldiler beni aldılar hostelden. Milleti toparladık minivanla. Limandan atladık pırpır bir kayığa. 30-40 dakika sonra ilk adaya vardık. Bu ada küçükmüş. 20 kişi falan yaşıyormuş. Adanın şefi geldi, maketlerle adayı nasıl yaptıklarını falan açıkladı. Bu sazlıkların üzerinde büyüdüğü toprak gibi hafif bir materyal varmış. Bunları bloklar halinde kesip birbirine bağlıyorlarmış. Üzerine de sazları atıyorlarmış. Evler falan sazdan zaten. Kayıklar sazdan. Adayı da taşlarla sabitliyorlarmış. Şu anda tek numara turizm tabi. Eskisi gibi öyle balıkçılık vs. pek yok gibi. Bana biraz crocodile dundee’yi andırdı. Bizim kafile adaya varır varmaz çocuklar kadınlar göstermelik birşeyler yapmaya başladılar. Dundee’de permatikle traş olurken hatunu görüp hemen bıçakla traş olmaya devam eder ya, onun gibi. Ama ne olursa olsun ilginç bir yaşam. Yürürken bile her an suya gömülecek gibi hissediyor insan. Adamlar anlattı biz dinledik. Sonra hediyelik eşya satma vakti geldi. Biz yaptık falan diyorlar ama şehirden aldıkları belli. Teşekkür ettik. Sonra sıra geleneksel kayıklarla öbür adaya gitmeye geldi. Bizim grup biraz kararsız kaldı. 5 sole diyorlar. Ben son anda bir daha mı gelecem Titicaca Gölü’ne (bu arada rehber bizi azarlarcasına buranın Lake Titihaha şeklinde telaffuz edildiğini söyledi defalarca. Yani siz de doğru telaffuz edin) diye kıydım paraya, verdim atladım kayığa. İyiydi. Öbür ada çay-kahve-yemek satmak üzerine kurulmuş. Fazla takılmadık. Bu adalarda ailelerle cüzzi bir rakam karşılığında gecelemek de mümkün. Bir eleman kalmaya karar verdi. Biz döndük.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci ve son akşam da daha değişik bir ekiple içme oyununa devam ettik. Bir hintli asıllı ingiliz arkadaş, bir başka ingiliz, bir fransız, bir türk. Fıkra gibi. Son akşam da böyle geçti. Ertesi sabah La Paz’a biletimi ayarlamıştım. Sınır geçeceğim için yolculuk erken olacaktı. Bileti hostel’den almıştım. Otogara gidince anladım ki onlar bileti vermeyi unutmuş, ben de almayı. Üç telefon konuşmasından sonra yanlış firmaya benim biletim sizden diye ısrar ettiğimi anladım. Dördüncü konuşma doğru firmayla olunca son dakikada otobüse, boş kağıda yazılmış bilet numaramla binmeyi becerdim. Muavin beni azarladı bilet nerde diye. Unuttular vermeyi dedim. Neresi dedi? Point Hostel dedim. İç geçirdi, point, hep aynı hep aynı dedi. No recommend dedi. Ok dedim. Ne diyeyim. Sınırı bir şekilde geçip La Paz’a vardım. Aslında birkaç yere daha gittim ama yazmaya henüz vaktim olmadı. Bir dahaki yazıya artık… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-2704408711114697862?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/2704408711114697862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/puno.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2704408711114697862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2704408711114697862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/puno.html' title='Puno'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_7B_c72xfI/AAAAAAAAALE/77xtFM_LHOM/s72-c/8.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-36952617639819505</id><published>2010-05-22T20:39:00.000+03:00</published><updated>2010-05-22T20:39:18.571+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Peru'/><title type='text'>Arequipa ve Colca Kanyonu</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_gTuI9IQCI/AAAAAAAAAK8/XqBdhi-Y4Cg/s1600/1.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="428" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_gTuI9IQCI/AAAAAAAAAK8/XqBdhi-Y4Cg/s640/1.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk geceyi bir şekilde kıytırık bir yerde geçirdim. Ertesi sabah çantayı sırtlanıp dolaştım. Bu şekilde olmadı. Son çare internetten bir yer bulup gidip yerleştim. Küçük, sakin, sevimli bir hostelmiş. Merkeze de yakın. Daha önce de söylemiştim, Arequipa ikinci büyük şehir Peru’da, ve eski binaların inşasında kullandıkları sillar (türkçesini bulamadım) adlı beyaz volkanik taştan dolayı beyaz şehir diye anılıyor. Alçak yer de değil hani. Şehir 2,400 metrede. Yükseklik biraz sersemletiyor. Arkasında üç baba dağ var. Hepsi Ağrı Dağından yüksek, karlı zirveli. Biri Misti. Aktif volkanmış. Şehir olarak baktığımda güzel şehir. Plaza de Armas, Katedral, 500 senelik manastır, güzel kiliseler var. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk günü sakin geçirip ikinci gün şehri dolaştım. Santa Catalina Manastırı’nı çok övüyorlardı. Şehir içinde şehir tabiri kullanılıyor burası için. 30 sole alıyorlar girişte ama paraya değecek yer. Rahibeler yüzyıllarca dış dünyadan soyut biçimde yaşamışlar bu manastırda. Odaları gezebiliyorsunuz. Haliyle bir yatak, bir döşek, duvarda bir haç, bir mutfak. Hapishaneden bir farkı yok, sadece burada tanrı sevgisiyle gönüllü kalıyorlar. Benim kalbim azcık sıkıştı o odaları görünce. Ama avluları, rengarenk duvarları, bakımlı bahçeleri ile çok güzelmiş manastır. İki üç saat sürüyor gezmesi. Buradan çıkıp kalan kiliselere de baktım. Akşam olmuştu. Belli ki Perulu kardeşlerimiz dindar. İşinden çıkan kiliselere uğrayıp duasını ediyor, mum yakıyor, hiç olmadı önünden geçerken bir haç çıkarıyorlar. Eski sokakları binaları güzelce ışıklandırmışlar. Akşam vakti de gezmek ayrı güzel. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Arequipa’ya gelenler Colca Kanyonu’na gidiyor mutlaka. Dünyanın en derin kanyonuymuş. Ben de hostelde ayarladım turu. Kimisi trekking yapıyor ama bunun için sabah üçte kalkıyorlar, yedi sekiz saat yürüyüş, yükseklik derken benim gözüm kesmedi. Mis gibi otobüsle gezmek varken ne işim var dağlarda yürümekle diye düşündüm. Sabahın köründe kalktık yine de. Vatandaşlar 45 dakikak geç geldi. Yol uzun. 3,5 – 4 saat sürüyor. Rehber akşamdan kalma gibi. Sanki eziyet ediyoruz adama. Yükseklik hastalığını anlattı. Bol bol su için dedi. İyi dedik. İki günlük turun ilk gününde bir numara yok. Yolda birkaç yerde durup manzaraya baktık. Lama ve Alpacalara sataştık. İlk gün konaklayacağımız Chivay adlı kasabaya vardık. Öğle yemeği için restoranda durduk. 20 soleymiş. Millet tam kek, sorgusuz sualsiz daldılar restorana. Ben önceden duymuştum bu işleri. Şehir merkezini sordum. Gittim orada takıldım. Bir sokak ayinine, bir cenazaye denk geldim. Dindar demişlerdim bu arkadaşlar için. Kilisenin arkasındaki dağa kocaman haç kazımışlar. Merkezdeki markete daldım. Üç soleye tavuklu pilav ve salatayı ısmarladım. Lezizdi. Abla da süper abla. Nerelisin sorusunu anladım. Dedim Turkiya. Bilemedi. Tuzluğu aldı, burası Peru, 180 derece açı yapıp burası Turkiya mı gibilerinden birşeyler söyledi. Yalan değil, hakikaten dünyanın öbür ucu. Si dedim. Yok mu amigolar, solo musun dedi. Si dedim, tek tabancayım dedim. Zor senin işin evlat gibilerinden hafif dudak büküp kafa salladı. Yemeyi yedim, ablanın fotoğraflarını çektim. Helalleştik. Burası da Hindistan gibi, foto dedin mi hemen para. Yiyip içtin mi çekmek kolay ama gerisi para almadan pek gönüllü olmuyor. Restorana geri döndüm. Güzel yemek kaçırdın dediler. Güldüm. Onlar turist yemeği yiyip şehri görmeden geri dönecekler. Ben bir saate baya birşeyler sığdırdım en azından. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Otellere dağıttılar bizi. Bir de termal varmış. Millet ona gitti. Ben üşüyen adamım zaten, gitmedim. Zaten ne havlu var ne mayo. Otel daha gündüzden mezbaha gibi, buz gibi. Adam Andlarda 3000 metrede otel yapmış, ısıtma koymamış. İlginç değil mi? Ben 2 yorgan üç battaniyenin altında biraz kestirdim. Akşam yemeği varmış. Bu da turist tuzağı ama uyumsuz olmamak için folk danslarının da sergileneceği bu neşeli akşam davetine katılmaya karar verdim. Beş kişilik grup yerel müzikleri çaldılar. Boy boy fülütlerden türlü türlü sesler çıkarttılar. Dans grubu iki kişiymiş. Kostüm değiştirip üç ayrı oyun oynadılar. Ben yemekte lamanın kardeşi alpacanın etini denedim. Gündüz ne şirin de, fotoğrafını çek, akşam ne leziz de, etini ye. Biraz ihanet oldu ama eti fena değildi. Bütün bu folklorik öğelerin ardından bahşiş faslı başladı. Herkes birer ikişer atınca biz de mecburen attık şapkaya para. Bu turist işleri, organize turlar öldürüyor beni. Küfrettim. Ordan otele attılar bizi. Daha gündüzden buz gibiydi. Akşamı anlatamam. Uyudum mu uyumadım mı bilmiyorum. Tam uyuyakalıyorsun, sonra titreyerek uyanıyorsun. Bu ritüel baya bir tekrarlandı geceleyin. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi sabah yine karga bokunu yemeden kalktık. Kanyonun içlerine doğru ilerleyip dev condorları göreceğiz, turun en önemli aktivitesi bu. Kahvaltı edildi. Otobüse atlandı. Yolda bir iki yerde durduk. Herkes turist avında. Lamalı, alpacalı yerliler, kafasında kartalıyla bekleyen abla fotoğraf için bekliyorlar. Türlü türlü hediyelik satanlar her yere yayılmış. Dünyada turistik olmayan tek yer yok herhalde. En son condorların görülebildiği miradora vardık. Vardığımızda 6-7 tane uçuyordu havada. Millet başladı fotoğraflara. Ben çayı kahveyi çok içmişim, altıma yapmak üzereyim. Aşağı kademedeki tuvalete koştum. Geri bir geldim, ortada condor falan yok. On dakikada nereye kaçtı bu şerefsiz kuşlar. Çözemedim. 45-50 dakika bekledik. Bii tanesi uzaktan süzüldü. Hepi topu o. Şansıma ve mesaneme sövdüm. Başka bir iki kıytırık kuşun fotoğrafını çekip teselli aradım. Geri dönüşte de yer yer durduk, manzara seyrettik. Adamlar teraslama sistemi yapmışlar, tarlalar açmışlar. Verimli de bölgeymiş burası. Görüntüler harika. Nehir akıyor, teraslarda yeşilin, sarının türlü tonları var, göletler var. Gökyüzünde bulutlar bir acaip. Chivay’a geri döndük. Yine soktular turist restoranına. Bütün millet girdi. Ben yine şehre kaçtım. Üç farklı yemeği 4 soleye yuttum. Sokaklar bir başka oluyor vallaha. Dönüş yoluna başladık. Dört saat sürdü. İki günlük turun yarısı yolda geçiyor ve yorucu. Vakit varsa üç günlük daha makul bir opsiyon. Aslen o akşama otobüste yer ayırtmıştım ama feci bir baş ağrısıyla döndüm geri. Bileti değiştirtmek zorunda kaldım. Yüksekliği fazla küçümsemişiz herhalde. Hayatını deniz seviyesinde geçirirsen olacağı bu. Ama yine de yılmadım, ağrı kesicimi attım, sığ birkaç amerikalının muhabbetinden orta yaşlı fransız ablayla kaçmaya karar verdik. Irish Pub da iki bira biraz bilardo derken birşeyciğim kalmadı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akşama Puno otobüsüne bineceğim. Puno Titicaca gölününün hemen yanında, 3800 metrede. Bolivya sınırına yakın. Zaten hedefim oradan La paz’a geçmek. Kıytırık otobüsten almışız bileti belli ki. İkinci kere başıma geliyor Peru’da yazayım. Herkes oturunca muavin video kamerayla gezip herkesin suratını kaydediyor. Güvenlik üst seviye anlayacağınız. Tam cam kenarına yerleştim. Dallamanın biri geldi, burası benim dedi. Yedi numarayım işte, orda resmi var, 7 cam kenarı, 8 koridor. Israrcı çıktı dümbük. İyi dedim geç. Ama suratına da azcık türkçe sövdüm. Sabah dört buçukta son durak diye dürterek kaldırdı muavin beni. Hemen hemen herkes inmiş. Çantaya bir baktım, Eda ve Tansu’dan aldığım su matarası yerinde yok. Şişe koyduğum gözden götürmüş herifler. Kesin o yanımda oturanın işi. Kamerada suratlar kayıtlı, e matara nerde, bunun kaydı nerede, yok. Çanta yerinde diye sevindim artık, herşeyim onun içinde. Bundan sonra daha dikkatli olmak lazım. İndim, hava buz gibi tabi. Ayılana kadar garda 20 dakika kadar oturdum. Millet televizyon seyrediyor. Baktım olacak gibi değil, burada beklenmez (neyi ve niye bekliyorum, onu da açıklayamam) çıktım dışarı. At hırsızı kılıklı taksicilerden birine point hosteli biliyor musun diye sordum. Si dedi. 5 sole dedi (aslında vermem ya, sabah sabah biraz tırstım). Sokaklarda bir allahın kulu yok ama salimen getirdi bizi mekana. Resepsiyonda eleman vardı da yırttık. Bazı yerler gece tamamen kapatıyor çünkü. Puno’ya da böyle vardım. Göle nazır kurmuşlar burayı. Daha çok Bolivya ve Peru arasında gidip gelirken durulan bir transit şehir. Az takılayaım da La Paz’a gideyim…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-36952617639819505?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/36952617639819505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/arequipa-ve-colca-kanyonu.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/36952617639819505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/36952617639819505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/arequipa-ve-colca-kanyonu.html' title='Arequipa ve Colca Kanyonu'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_gTuI9IQCI/AAAAAAAAAK8/XqBdhi-Y4Cg/s72-c/1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-1804445895182895690</id><published>2010-05-17T05:12:00.000+03:00</published><updated>2010-05-17T05:12:47.793+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Peru'/><title type='text'>Nazca</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_Cjaw8RloI/AAAAAAAAAK0/sVZ79fRAs2s/s1600/12.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_Cjaw8RloI/AAAAAAAAAK0/sVZ79fRAs2s/s640/12.JPG" width="640" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Paracas’ta tura katıldığım iki Hollandalı gençten kalacak hostel için fikir almıştım. Peru Hollanda ortaklığı demişlerdi işletme için. Otobüsten inince çocuklardan aldığım flyer yardımıyla aradım buldum mekanı. Sabahın köründen beri ayakta olunca, tam yaymaya hazırlanmışken, Hostel Brabant’ta yer yok dediler. Sokakta kaldım. Yarın gel sen dedi. Bir iki de yer gösterdi alternatif. Hepsi otel odası. 30 soleden aşağı yer yok. Lonely Planet’ten adres bakıp yanlış bir kapı çaldım. Orası da ev çıktı. Kapı açılınca baktım, salonda huzur içinde yemek yiyorlardı. Sırtta 25 kilo, aç yorgun, azcık imrendim. Az aşağısı dedi otel için. Aradığım yere gelmeden başka bir otele durup baktım. Abi ışık hızıyla gelip 20 sole dedi. Banyo, televizyon falan dedi. Baktım odaya, makul. O gecelik yerleştim. Yemek için sokağa çıktım. Sakin lokal bir yer buldum. Oturdum ısmarladım yemeğimi. Mutfaktan yemek geleceğine gürültüler geldi. Açık kapıya da yakınım, gözucuyla seyretmeye başladım. Sipriş verdiğim kadının kızı bağırmaya başladı. Anası da patlattı tokatı. Kız anasını itti. Derken ben de gerildim haliyle. Kalkıp ben gidiyorum gibilerinden bir hareket yapıp kaçtım oradan. Aile dramı bir yerden, aç karnım bir yerden. Kıytırık birşeyler yedim döndüm otele. Kurtlarda Dans’ı ispanyolca seyrettim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabah ilk gün kısmet olmayan hostelime geri gittim. Yer olmaz tabi, dört kişilik dorm, üç de odası varmış. Küçük ama sevimli yer, yardımsever de insanlar. O sabah varmış birkaç kişi daha vardı. Inca öncesi mezarlık turuna gideceklermiş. Nazca çizgileri üzerinde uçuş için biraz geç olmuştu, hem de araştırma yapmamıştım henüz. Ben de mezarlık turuna katılmaya karar verdim. Tur vakti gelince kapı çaldı. Kapının önünde mafya kılıklı iki tip (biri şöför biri rehber) belirdi. Arabamız dev gibi eski bir amerikan arabası (resmi de var, bakınız). Altı kişi doluştuk. 25 km kadar bir mesafe. Rehber azcık anlattı. Kokartlı değildi galiba. Ben pek anlamadım anlattığından. Mezarlığa vardık. Mezarlar sonradan sergileme amaçlı yapılmış ama içindekiler gerçekmiş. Cenin pozisyonunda oturan bedenlerin üzerine kafataslarını koymuşlar. Kemikler, eşyalar falan da mezarlarda. Daha fazla bilgi verdi ama sıkmayayım sizi. Yalnız, bir ölünün yanında beze sarılmış papağan vardı. Bu ne dedik. Rehber dedi ki, sahibi ölünce bunlar da gömülüyor, öbür dünyaya beraber gidiyorlar. Bizim birinci dünya savaşı sonrası halimiz gibi. Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık. Sahibi ölünce papağan da öldü sayılmış. Zaten kaç yıllık ömrü var hayvancağızın. Sahip öldü, içkin sigaran yok, sen yine de mantarladın. Hop mezara. İçimden azcık güldüm hayvanın tradejisine. Adı da kesin Yakup’tur dedim bu papağanın. Zaten bütün papağanların adı yakup değil mi ki? İki üç mezarda biraz anlattıktan sonra rehber arazi oldu. Serbestsiniz artık dedi. Hepsi birbirine benziyordu mezarların. Bol bol kafatası. Rehbersiz döndük şehre. Sürpriz bir şekilde bir seramik bir de kuyumcu atölyesinde durup satış numaraları izledik. Bir şey almadık ama.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Atölyelerden kurtulunca çok makul fiyata öğle yemeği bulduk. Lokallerin yemek yediği bir yer. Çorba artı yemek beş sole. Tavuk çorbam geldi önden. Hızla daldım. Birkaç kaşık attım. Sonra tavuk ayağı geldi bizim kaşığa. Buralarda yemeğin kıyak kısmıymış ama ayağı kenara ayırdım. Çok değişik şeyler denedim ama ayak cazip gelmedi nedense. Üzerine de tavuklu yemeğimi yedim. Peru’ya geldiğimden beri tavuk tavuk. Arjantin’in etleri ara ara gözümün önüne geliyor. Ama Peru yemeklerini sevmediğimi sanmayın sakın. Yemek sonrası uçuşu ayarlamaya karar verdik arkadaşla. Hostelden birileri Aeroparacas’ı tavsiye etmişlerdi firma olarak. Dükkanı bulduk, Pepe 75 doları hemen 60 dolar yaptı. Ben 50 diye biliyordum gerçi. Eda ve Tansu o fiyata uçmuşlardı. Ama onlar uçtuktan hemen sonra bir uçak düşmüş. Şimdi iki pilot zorunluluğu getirmişler. Düşen uçağa ikinci pilot ne yapacaksa. Fiyat farkı bundanmış, bir de ufaktan yüksek sezon başlıyormuş falan. Bakım onarım konularında da çok hassaslarmış. Nasıl bileceksem. Hollandalı genç atladı hemen. Tamam dedi. Ben pazarlığa devam ettim. Çocuk para çekmeye gidince az daha düştü fiyattan. Ama arkadaşlarına söyleme diye tembihledi. Babamın oğlu mu, ne söyleyeceğim. Tamam söylemem diye söz verdim tilki Pepe’ye. Parayı verip bileti alınca idrak ettim, küçücük bir uçakla uçacağımı ertesi sabah. Yüksekten geriliyorum son yıllarda. Gergin bekleyiş başladı böylece.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gerginliği atmak amacıyla akşam gençlerle bir iki bira alıp, hostele döndük. Meğer Peru Hollanda ortaklığı, 1,50 boyundaki Nazca’lı genç dostumuzun Hollandalı hanfendiyle evliliğiymiş. Hollandalı hatunların boy ortalamasını düşününce ilginç geldi bu arkadaşların müessesesi.&amp;nbsp;Yengeyi göremedim ama adını hatırlayamadığım amigo komik çocuk çıktı. Millet tavuk gibi erkenden yatınca biz ikimiz atlayıp lokal bir bara gittik. Etraf sakin. Elemanda çok konuşmadı. Öyle oturuyor. Belli ki sıkılmış hayattan. İlerde çocukların geleceği için Hollanda’ya taşınacaklarmış falan. Kara kara düşünüyor. Biraz neşelendirdim genci. Bir iki bira attık. Eleman muhtar gibi, herkesi tanıyor. Tanış barmen de koka yaprağı dolu pisco şişesinden birer pisco ikram etti. Onları da yuvarladık kaçtık.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabah geldi çattı. Herkes kahvaltısını yaptı. Ben yapmadım. Kahve içtim bol bol. Havaalanı öncesi ofis gibi bir yerde yarım saat durduk. Belgesel koydular DVD’ye. Çok sıkıcıydı. Zaten uçak gerginliği var herkeste. Tavana kuşlara bakıyoruz boş boş. Arada hemen dibimizdeki havaalanından uçakların sesleri geliyor. Gerginliği arttırıyor. Vakit gelince götürdüler bizi havaalanına. 20 sole havaalanı kullanım vergisi aldılar. Pist olmadan uçmak mümkün mü. Ödedik mecburen. Yalandan bir aradılar üstümüzü. Çakmak yasakmış. Çakmağın kendisinden büyük numarayı yapıştırdılar üstüne. Dönüşte alırsın dediler. Gittik uçağa. Anaaaam. O da ne. Teneke gibi bir şey. Kerem, bak kardeş, eğer bu sekiz kişilik uçaklarla uçuyorsan hiç pilot oldum diye gelme bana. Paran boşa gitmiş demektir. Uçak ufacık. Tekerler ufacık. Kanatlar incecik. Çantalara bile yer yok. Önde bir göze koydular. Makineleri aldık, ağırdan hafife olmak üzere, önden arkaya dizildik. Ben pilotların arkasındayım. Biraz anlattılar. En önemli kısmı olan poşetleri gösterip güldüler. Orda heyecan arttı iyice. Kulaklıkları taktık, pistin başına geldik. Verdi gazı, hızlandık ve sonunda havalandık. Maket uçak sallanıyor. Mide boşlukta. Tam alıştım derken ilk figüre vardık. Uçuş şöyle gerçekleşiyor: pilot her figürün üzerinde bir sağa bir sola olmak üzere, iyi görebilmemiz için, yatabildiği kadar yana yatıyor, tek elle uçağı kontrol ediyor, diğer elin işaret parmağıyla da figürü gösterip maymun, kuş bunlar diyor. İkinci pilotun ne işi var anlayamadık. Fotoğraf çekeceğim diye bakarken mide daha da fena oldu. Renk sarardı. Nefes alış verişler hızlandı. Daha başlamadan ne zaman bitecek bu figürler diye beklemeye başladım. Sırasıyla uçtuk üzerlerinden. Oldukça ilginç ama ben midemin durumuna daha fazla odaklandım. Uzaklarda boşluğa bakıp midemi unutmaya çalıştım. Figürlere daha kısa kısa gözucuyla bakabiliyorum. Toplamda yarım saatlik bir uçuş. Bütün figürleri tek tek görüp geri döndük. Dönmek çok iyi geldi. Küçük uçaklar bana göre değilmiş. Sersemliği bir iki saat daha sürdü. Peru’ya kadar gelip de, ilk Erich von Däniken’den okuduğum çizgileri görmeden gidemezdim. Uğurunda kelleyi koltuğa aldım. Değdi mi, değdi galiba yahu.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kendime gelir gelmez Nazca’dan erken firar etmeye karar verdim. Yapacak bir şey yok bu şehirde. Akşama aldığım otobüs biletimi öğlene değiştirdim. Hedef Paru’nun ikinci büyük kenti olan, nam-ı diğer Beyaz Şehir, Arequipa. Yola sekiz saat dediler, on saat sürdü. Oturduğum yerde klima damlatmaya başlayınca, aslen daha pahalı ve daha rahat olan alt kata aldılar beni. Bu sebepten ötürü şikayet etmedim. Gece yarısı vardık bu koca şehre. Bir de yakınında Colca Kanyonu varmış buranın. Oraya da gidip dev condorları göreceğim. Hayırlısı diyelim… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-1804445895182895690?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/1804445895182895690/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/nazca.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/1804445895182895690'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/1804445895182895690'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/nazca.html' title='Nazca'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S_Cjaw8RloI/AAAAAAAAAK0/sVZ79fRAs2s/s72-c/12.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-5957558198382837782</id><published>2010-05-13T23:02:00.000+03:00</published><updated>2010-05-13T23:02:49.501+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Peru'/><title type='text'>Paracas</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-xadgQXQAI/AAAAAAAAAKs/3zYgA8_xESk/s1600/DSC00030.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-xadgQXQAI/AAAAAAAAAKs/3zYgA8_xESk/s640/DSC00030.JPG" width="640" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fiyakalı firmalara göre benim otobüsümün fiyatı makul. Yaklaşık dört saat sürecek yol için 25 Sole. Araçtaki tek gringo benim. Koyulduk yola. Muavin de hemen ispanyolca dublajlı aksiyon filmini taktı. Güneye doğru kıyı kıyı ilerledik. Yol düz, şöför basıyor. Ama bir nevi dolmuş gibi, kafalarına göre her yerde duruyorlar. Kısacık yolda dört beş kez bilet kontrolü yapıyorlar. Farklı farklı, firma görevlileri binip bilete bakıyorlar. Şöför ve muavin ördekçilik yapıp paraları cebe atmasınlar diye kontrol mekanizması geliştirmişler herhalde. Kıyı şeridi sırf çöl. Ara ara yerleşim alanları var ama tam allahlık. Kerpiç tuğla evler yapmışlar. Düzensiz fakirhaneler. Hayat belli ki zor Perululara. Bazı yerler Harran gibiydi. Ucuz otobüsün tabiki bir kusuru vardı. Paracas’a kadar gitmiyordu. Yol üstünde attılar beni. Oradan taksi ayarlamak gerekiyor. Etrafta da paylaşacak adam olmayınca pazarlıkla falan ayarladım Maximino’nun aracı. Dişsiz şöförümle bir şekilde anlaştık, rehberlik bile yaptı. Balık fabrikasını gösterdi. Ben de ona Inca kolamın yarısını verdim. Sevindi. Kıyı şeridinde balık ve okyanus kokusu karıştı. Ama ben severim o kokuyu. İyi bile geldi. Paracas’a vardık. Meydanda attı beni. Helalleştik.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Paracas küçücük bir kasaba. Birkaç yere sorduktan sonra bir dorm buldum. Koca dormda bir tek ben varım. Hostelde başkası kalıyor mu, o bile belli değil. Yerleştim ve dışarı çıktım. Sahili 100 metre hepi topu. Birkaç restoran var. Birkaç tezgahtar. Bir iskele, bir sürü kayık. Pelikanlar martılar kendi hallerinde takılıyorlar. Acıkmıştım, fiyatlara baktım. Uçmuşlar burada. Paket turcu, varlıklı insanlarda geliyor ne de olsa. Ben de sövüp ucuz bir yer bulayım diye yürümeye başladım. Baya da gittim. Hiçbir yer bulamadım ama yolda lüks resort tarzı bir iki otel, Limalı zenginlerin okyanusa nazır, geniş bahçeli yazlıklarını inceleme fırsatım oldu. Çakallar bu küçük kasabaya kaçıyorlar demek ki haftasonları, yazları falan. Dönüp hamurişi aldım bolca ucuz ucuz, bir de bira. Ertesi gün için turumu ayarladım hostelde. Azığımı devirip azcık kestireyim diye yattım. Fazla kestirmişim. Kalktım saat dokuz. Sokağa çıktım ama bir allahın kulu yok. Her yer kapalı. Üç beş ne idüğü belirsiz tip geziniyor. En son meydanda, küçücük arabasında tavuk ve patates kızartması satan abiye yanaştım. Tavuk bitmiş. Nasılda canım çekmişti halbuki. Hamburger var dedi. Napalım, tamam dedik. Beyazımtırak, garip bir şey çıkarıp attı yağa. Bol patatesle ekmek arası yaptı. Fena gitmedi. Bir tana daha yedim. Yapacak bir şey olmayınca hostelime geri döndüm.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tur sabah sekizde. İstikamet Ballestas Adası. Faunası zenginmiş. Kalkıp hazırlandım. Yağmurluğu falan aldım yanıma. Kapşonu da var. Kafaya kuş boku yemeyiz en azından. Sık rastlanan bir durummuş. Kocaman sürat motoruna binmeyi beklerken pelikanları besleyen amcanın fotoğrafını çektik. Hemen şapkayla yanaştı. Mecburen bir teklik attık şapkaya. Sevabına beslemeyeceksen, hayır yapmayacaksan hiç yapma. Utanmadan balık parası diyor bir de. Tam ona sinirim geçti, bir de iskele mi liman mı ne kullanım vergisi diye bir tek sole daha talep ettiler. Seve seve verdik, yüzüp gidecek halimiz yok motora. Sürat motoru 40-50 kişilik. Arkaya 2x200 beygir takmışlar. Kıyak araç. Can yeleğimizi taktık. Arkadaki amerikalı moruk üç kilidin üçüncüsünü takamadı diye huysuzlandı. Sanki tekne batsa kurtulma şansı var bu kadar pimpirikle. Benim yanıma kimse oturmadı. Bir tek benim yanım boştu. Vebalı gibi hissettim. Ama sonra sevindim. İyice yayıldım. Motorlar sağlam, bastık, adaya vardık çabucak. Ada hakkaten türlü türlü kuşlarla dolu. Pelikanı, pengueni, martısı, adını hatırlayamadığım diğerleri kardeş kardeş uçuyorlar, takılıyorlar. Balık bol tabi denizde. Pasifik bereketli. Deniz aslanları da yaymışlar yatıyorlar. Rehber kafasına göre ingilizce, kafasına göre ispanyolca anlattı birşeyler. Sürekli, makineleri hazır edip hemen sağa bakalım. Hazır olun, solda şu var şeklinde tüyolar verdi. Çeşit çeşit mahlumatları gördük, sevdik, fotoğrafladık. Tur bitince de üzerinde Paracas-Peru yazan kıytırık şapkaları onar soleden satmaya çalıştı rehberimiz olan amigo. Sanırsam ki kimse almadı. Havadan yana pek şanslı değildim. Kapalıydı. Olsun varsın. Ne diyorduk, adanın etrafında tam tur atılmasıyla olay son buluyor ve geri dönülüyor. Ama görmeye değecek yer kesinlikle Ballestas.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Daha az methedilen Paracas Ulusal Parkı’nın turunu da almıştım ben. Hostelde sonraki turu beklerken bizim hostelin elemanı atlayın arabaya dedi ben ve diğer üç kişiye. Herhalde turu yapacak firmaya götürecek diye düşündük. Turu kendisi yapıyormuş meğer. Kapıda beş papel bayıldık parka giriş ücreti olarak. Başladı ispanyolca anlatmaya. Anlamadım. Gerçi çok anlamaya da gerek yok. Sırasıyla götürdü bizi manzaralı yerlere. Tepeden okyanusa baktık. Denizde yunuslar, havada condorlar. Arkamız çöl. Hava açmış, cillop gibi. Keyiflendim. Akabinde tekrar atladık arabaya.Bir sahilin başında attı bizi. Sonunda topladı. Sallana sallana yürüdük. Doğayla bütünleştik. Pasifik havasını ciğerlerime teneffüz ettik. Sonraki durak da kızıl kumsal. Arkası sarı çöl, kumu kırmızı, denizi yeşil, havası mavi. Hayran hayran bakındık. En son da balıkçıların olduğu yere gittik. Pahalı ve komisyonu dahil öğle yemeği yemedik tabiki. Ben balıkçılarla sosyalleştim. Pelikanlara balık attılar, beni eğlendirmek için. Eğlendim baya. Ne kuşlar bu pelikanlar, ne cüsse. Orta son öğrencisi kadar iriler. Nasıl uçuyorlar hala anlamıyorum. Pelikanlardan sıkılıp sandalları inceledim. Şapkaların hepsini kaybetmiştim. Kafayı yüzü kavurup geri döndüm turdan. Paracas’ta yapılacak herşeyi yapınca kalmak manasız oldu. Tur dönüşü turu yapan abinin taksisiyle anayola kadar gidip, Nazca otobüsüne el edip bindim. Ica’da aktarma varmış. Otobüsü değiştirdim. Aylardır gördüğüm en manyak şöföre denk geldim. Fren nedir bilmedi. 90 derece virajlara otobüsü 45 derece yatırarak girdi. Ama sonunda Nazca’ya da getirdi. Çölün ortasında bir kasaba. Meşhur, dev figürleri göreceğiz daha çöldeki. Uzaylılarla mı kontak kurmuşlar anlayalım. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-5957558198382837782?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/5957558198382837782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/paracas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/5957558198382837782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/5957558198382837782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/paracas.html' title='Paracas'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-xadgQXQAI/AAAAAAAAAKs/3zYgA8_xESk/s72-c/DSC00030.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-88374622299238821</id><published>2010-05-12T03:23:00.000+03:00</published><updated>2010-05-12T03:23:14.729+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Peru'/><title type='text'>Lima</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-nyeuC1BuI/AAAAAAAAAKk/XOdNRteW7ZI/s1600/3.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-nyeuC1BuI/AAAAAAAAAKk/XOdNRteW7ZI/s640/3.JPG" tt="true" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Lima’ya varıştan bahsedecektim. Oldukça geç saatte vardım. Pek tekin değil yazmışlardı ve de söylemişlerdi bu şehirle ilgili. Kalacağım bölge Miraflores. Merkeze göre daha alevli, civcivli ve güvenliymiş. Havaalanından 17 km kadar mesafede. Resmi taksiler adamı ütmeye çalışıyorlar. 45-50 Sole (1 USD = 2,8 civarı) fiyat çektiler. Otobüsler de pek tavsiye edilmiyor. Yer mi anadolu çocuğu. Otoparka doğru yürümeye başladım. Orada karanlık taksiciler ve gayriresmi taksiler var. Yolda bir de Alman backpacker kız gördüm. Masrafı yarıya düşürmek için taksi paylaşalım dedim. Kabul etti. İlk taksiyi 30 soleye bağladım derken son dakikada 5 sole de otopark parası talep edince olmadı. Zaten ürkütücü biriydi. Alman kız da husursuzlandı. İkinci vatandaş azcık daha az ürkütücüydü. Onunla 30’a bağladık. Bir yerlerden gittik şehire ama gittiğimiz yerlerde in cin top oynuyor. Kıllandık ama ses çıkarmadık. İstediğimiz yere getirdi. Alman haliyle rezervasyon yaptırmış. Onu bıraktık. Kızı bırakıp yola düşünce taksici abi beyaz satmaya çalıştı beş dakikada. 50 dolarmış ama çok kaliteliymiş. Teşekkür ettim kendisine iyi niyeti için. Benim meydana vardık. Kesin yerleşirim dediğim hostelde yer yoktu. Başka yere yolladılar. Oraya yerleştim. Rio’dan tanıdığım ingiliz bir elemanla karşılaştım. Onların masaya yanaşıp iki bira devirdim. Zaten bitiktim. Gittim yattım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci gün yapmam gereken işlerle uğraştım biraz. Saç traşımı oldum, esnaf lokantasında tıkındım, çamaşırlarımı yıkattım. Lima oldukça çirkin bir şehir ve yapacak fazla bir şey yok açıkçası. Havası da oldukça depresif. Kaldığım 5 gün boyunca hep griydi gökyüzü. İngiltere gibi anasını satayım. Zaten ingilizlerden de teyitini aldım bu benzeşmenin. Yazdan sonra hava böyle sisli puslu arası oluyormuş hep. Bulut desen bulut yok. Her an yağmur yağacak gibi ama yağmıyor. Okuduğum kadarı ile ve konuştuğum gezginlerden aldığım fikirler doğrultusunda çok da acele etmedim kendimi şehre salmak için kendimi. Büyük bir şehir, sekiz milyon civarında nüfusu var. Tahmin edileceği üzere halk fukara. Binalar kaba saba. Çok güvenli olmadığı söyleniyor. Uzun da yolculuktan gelince ilk günü tembellikle geçirdim. Akşamüstü ingiliz dostlarla bira ve akabinde rum-kola paylaştım. Süpermarketten alıp ucuza kapattık. Çatıdaki açık alanda masaaltından götürdük. Bilgi yarışması varmış. Kafa güzel ona katıldık. Dörder kişiden oluşan dört grup. Benim grup birinci geldi (ben varım sonuçta). Ödülümüz olan pisco sourları da götürdük üstüne. Fena gitmedi. Sonra kalabalık grup olarak dışarı attık kendimizi. Şehir oldukça sakindi. Pizza sokağı dedikleri sokakta takıldık biraz. Bir ton pizzacı var haliyle. Üst katlarda kulüp disco arası yerler. Kalabalık olunca birer de beleş pisco sour veriyorlar. Bu mekanlarda çok az insan olup bizi kesmeyince diğer hostel barlarını basmaya karar verdik. Birincisinde takıldık bir süre. İkincisine zaten alınmadık. Herkesin kafa kıyak, ondandır herhalde. O gecenin popüler kulübünü öğrendik. Kapıda kelle başı 25 sole dedi. İçeri bakmaya da müsaade etmedi. Biz de nasıl olduğunu bilmediğimiz yere o kadar para vermedik. Yeteri kadar bira ayarlayıp hostele döndük. Günü doğurduk. Aynı zamanda doğan günü de yaşamadan yedik. Bütün gün uyudum çünkü. İki gün öyle geçti gitti anlamadan.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üçüncü gün şehri gezmeyi becerdim sonunda. Merkeze dolmuşa atlayıp gidebiliyorsunuz. Bu kadar gezdikten sonra bizim dolmuş kültürünün aynısıyla ilk defa burada karşılaştım. Muavinli eski minibüsler kenara çekiyorlar. Gideceği yeri bağırıyor. Atlıyorsunuz araca. Daracık koltuklara oturuyorsunuz. Muavin parayı topluyor. Dolmuş şöförlerinin huyları sanırım evrensel. Kültürden kültüre değişmiyor belli ki. Direksiyona doğru eğilmeleri, aragazları, vitesi sert değiştirip aracı sarsmaları, kornaya sürekli basmaları, freni kökleyip yolcuların midelerini kaldırmalar tamamen aynı. Araca yapıştırdıkları stikerler de Hz. İsa ve Meryem Ana şeklinde farklılık gösteriyor. Bir de müzikler arabesk değil, latin havaları. Plaza San Martin’e vardım bir şekilde. Meşhur meydan ama havası soğuk. Etrafta şüpheli birkaç kişi geziyordu. Ara ara fotoğraf çeken üç beş turist. Buradan asıl meydana doğru yürüdüm. Katedral, hükümet binası, baba bir otel falan var. Büyük bir cenazeye denk geldim. Meydanı kapatmışlar. Meşhur bir şarkıcı olduğunu sonradan öğrendim rahmetlinin. Aralara daldım, bir kiliseye denk geldim. Parasını verdim, girdim. Arkalara yürüdükçe yükselen bir müzik sesi vardı. Kilisenin okulunun partisi varmış. Etrafta bir sürü velet koşuşturuyor. Çocuklar çatpat ingilizce de konuşuyor. Bir şekilde okul partisine davet ettirdim kendimi. Anneler günü için parti yapmışlar. 23 nisanlar gibi, çocuklar kostümlerle, danslarla ailelerini eğlendirdi. Üç velet, Meryem Ana resminin altında oryantel bile yaptı. Çekilişte kazanan analara, bu dini okulun başpapazı hediyelerini verdi. Gerçekten de eski 23 nisanlara gitti aklım. Bitince çıktım, hala şaşkın vaziyette San Fransisco Kilisesine gittim. İngilizce turda bir tek ben vardım. Rehberim Viktoria güzel güzel anlattı. Bu kilisenin altında mezarlar var, ve yaklaşık 25 bin kişi gömülmüş (cennete direk geçiş umudu). Dehlizlerde gezmek ve kemiklere bakmak mümkün. Yasak olmasına rağmen rehberime kendimi sevdirip, bir fotoğraf çektim (Bknz. Flickr). Kafatasları ve kemiklerden aranjman yapmışlar. İlginç. Bu kiliseyi tavsiye ederim yolunuz düşerse. Çıkışta akşamı etmişim zaten. Dolmuşuma atlayıp eve döndüm. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son günüm olduğunu hesapladığım gün Larco Müzesi’ni görmeye gittim. Taksilerle sıkı pazarlık etmek gerekiyor Peru’da, zira taksimetre falan yok. Gönlünce istiyor abiler ücreti. Bu müzede sapa yerde. Başka türlü gitmek zor. Ara bilgi olarak da: trafik her zaman allahlık bu şehirde. Kafayı yola önce sokan kazanıyor yollarda. Ama gerçekten çok etkileyici müzeydi. İnka ve İnka öncesi kültürlere ait herşeyi görmek mümkün. Çok çeşitli sanat eserleri, çanak çömlek, silahlar, mücevherat etkileyici şekilde organize edilmiş ve sunulmuş. Bir de erotik kısmı var müzenin. Affedin, hangi kültür tam bilemiyorum şu an. Ama çanak çömlekler Hustler-Penthouse gibiydi. Fotoğraflar arasına bir iki örnek koydum. Ama detayları yazmaya terbiyem müsade etmiyor. Belli ki baya eğleniyorlarmış o zamanlarda. Ve oldukça yaratıcılarmış (çanak çömlek üretiminde tabiki). Bu müze bence kesinlikle ziyarete değer. Otobüse yetişmek için acele geri döndüm. Zaten check-out yapmıştım. Saati yanlış hatırlamışız otobüsün. Binmek istediğim otobüsü kaçırınca tekrar check-in yaptım. Biraz gönülsüz oldu aslında ama sonuçta hostelde çalışan Perulu arkadaş biraz şehirde gezdirince beni, kaldığıma sevindim. Dokuz soleye ceviche ve deniz ürünlü pilav yedim. Tayland’dan beri yediğim en iyi ve makul fiyatlı deniz ürünlü yemeklerden biriydi. Malzemeden kısmamışlar. Sonrasında da yamaca kurulmuş alışveriş merkezinde turlayıp manzaraya baktık. Uçurum gibi yere mall kurmuş adamlar. Baya da popüler belli ki. Ama Lima’dan gitme vakti çoktan geldi. Biraz Malezya’nın Kuala Lumpur’unu andırdı bana bu şehir. Ülkeye giriş kapısı ama iki günden fazlası gereksiz. İstikamet sahil kasabası Paracas. Takriben dört saat güneyde. Eda ve Tansu’yu dinliyorum bu konuda. Hemen kıyısındaki Ballestas Adadarı çakma Galapagos’muş. Doğal hayat, kuşlar foklar falan. Bir de Ulusal park varmış. Erkenden uyanıp yola koyuldum ben de ertesi sabah. Halkın otobüslerini özlemiştim, bunlardan birine atladım ben de… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-88374622299238821?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/88374622299238821/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/lima.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/88374622299238821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/88374622299238821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/lima.html' title='Lima'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-nyeuC1BuI/AAAAAAAAAKk/XOdNRteW7ZI/s72-c/3.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-9043272553411870265</id><published>2010-05-05T22:16:00.000+03:00</published><updated>2010-05-05T22:16:14.872+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Arjantin'/><title type='text'>Puerto Iguazu ve Iguazu Selaleri</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-HDdRYnIAI/AAAAAAAAAKc/vQ5LWkR_04o/s1600/16.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-HDdRYnIAI/AAAAAAAAAKc/vQ5LWkR_04o/s640/16.JPG" tt="true" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Nerde kalmıştık. Donan film bitti, yazı bitti, ben de uyudum. Puerto Iguazu’nun garında sabahın köründe uyandık. Otobüs rahat ama ne olursa olsun 18 saat sürüyor. Ayaklar şişmiş. Güya kalacak birkaç yer bakalım diye harita açtık. Sonra olay, dur şurdan bir çıkalım bakarıza döndü. Çıktık baktık, hemen karşımızda Marcopolo Inn diye bir hostel. Fena gözükmedi. Neymiş efendim, Hostelling International üyesiymiş. Dorm şu paraymış. Check-in yapabilir miyiz diye sorduk. 14:00’ten önce olmazmış. Fark çok yoktu, üç kişilik oda ver dedik. Onun temizlenmesi lazımmış. Çantaları kenara koyalım, elimizi yüzümüzü yıkayalım, onlar temizlesinler. Kurallar varmış. Öyle yapalım yok, böyle yapalım yok. Bir de arkasını imzalayacakmışız evrağın, okuyup. 10:00’dan sonra check-out yaparsan döveriz, marihuana çekersen asarız. Herhalde yorgunlukla kızdık ama yine de kalmaya karar verdik. Zaten daha tam gün şelale var, daha da yorulacaz. Azcık eğlenelim bai dediysek de, huzurevi gibi çıktı mekan. Başka bir hostel olan Hostel Inn için vur patlasın çal oynasın dediler, ben söyleyenlerin yalancısıyım, aklınızda olsun.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çantaları çanta odasına bıraktık. En azından kahvaltıya müsaade ettiler. Oturduk plan yaptık kahvaltı masasında. Plan şöyle gelişti: otobüse atlayıp şelalere gidelim, ne kadar komplike olabilir ki, orda bakarız. Biz de öyle yaptık. Otobüs 35 pesoymuş gidiş-dönüş. 8-9 dolara tekabül ediyor. Yarım saat falan sürüyor. Kapının önünde de indiriyor. 85 Peso giriş ücretini de alıyorlar ulusal parklarına. O da 21-22 dolar civarı. Harita da veriyorlar. Biz bir tane de hostelden almıştık. Çift haritayla tam hazırdık. Oyuncak trenden biraz daha hallice bir tren koymuşlar başlangıç noktasına varmak için. Aradan, bir patikadan yürümek de mümkün ama biz yürümedik. Trenle gittik. İnince bir upper circuit bir de lower circuit var. Üst taraf olan upper circuit şelalerin üzerine köprü gibi kurulmuş. Biz o tarafa doğru başladık. Tam yürümeye başlamış giderken, adını hala öğrenemediğim (affedin), rakun karıncayiyen arası hayvanla karşılaştık. İlk gördük ya, aaa ne sevimli, ne tatlı, fotoğrafını çekelim hemen diye düşündük. Halbuki bunlar pek şerefsiz, pek arsız hayvanlarmış, sonradan öğrendik. Konuyu dağıtmayalım. Yeri gelince anlatalım. Allahın yarattığı bu varlıklar hakkında ileri geri konuşmayalım, henüz.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üst taraftan yürürken gürleyen şelalelerin seslerini duyduk. Önce küçük köprü gibi bir yerden geçerken akan suyu görüp, heyecanlanıp fotoğraf çektik. Pek tabi ağaçların arasından çıkınca ve şelalelerin tamamını görünce biraz afalladık. Ben diyeyim 20 Düden, sen de 30 Manavgat. Bu kadar su nereden geliyor, nasıl böyle dökülüyor anlayamadım. Yavaş yavaş yürüyoruz. Adamlar o dökülen her bir şelalenin üstüne köprü yapmış. Aralara, tam kenarlara seyir için köşeler yapmış. Su alttan alttan oymuyor mu diye düşünmedim değil bu köprülerin üzerinde. İskele çökse, kovboy filmlerinde, nehirde kızılderililerden kaçan kanolu soluk benizliler gibi aşağı uçmak var. Onlar kurtuluyor da burada nah kurtulursun gibi gözüküyor. Ama artık uzay çağındayız. Mühendisler hesaplamıştır. Şelaleler gerçekten büyüleyici ama. Yaşlısından çocuğuna, dünyanın her yerinden insan var. Etraf rengarenk kelebekler dolu. Ara ara enteresan kuşlar da çıkıyor karşımıza. Üst kısımda oldukça uzun kaldık. Aynı köşelere birkaç kere girdik çıktık. Sonra kurt gibi acıktığımızı anladık. Gittik cafeye. Sandviç aldık. Hava mükemmel. Açıkhavada masamıza çöküp sandviçlerimizi açmamızla o garip mahlukatlar masanın etrafını sardı. Önce gülücükle karşıladık. Sonra masaya tırmanmaya başladılar. Durdan çüşten anlamıyorlar. Mecburen içeri kaçtık. Bir tanesi içeri girmeye teşebbüs edince çalışanlardan biri kafasına hayluyu geçirdi. Anca öyle kaçtı dışarı pis yaratık. Millet alıştırmış bunları, yemek vermişler. Sonra uyarı levhalarını gördük. Bunlar agresiftir, şerefsiztir, bulaşmayın diyordu uyarılar. Buradan aşağı yürüyüş yoluna indik. Burası daha uzun, daire çiziyorsunuz. Şelaleleri bir de karşıdan görüyorsunuz. Manzara her açıdan harika zaten. İskeleyle şelalelerin birinin hemen dibine kadar ulaşmak mümkün. Tabi yiyorsa. Millet kahkalar atarak, ıslanarak, ellerini açarak burada fotoğraf çektiriyor. Ben tenezzül etmedim. Zaten soğuk su sevmem. Daireyi ve ilk günü böyle tamamladık. Otobüsümüze atladık, döndük. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dönüş yolunda gözüme bir parillacı kestirdim. Akşam fiyakalı ve pahalı turist restoranlarını es geçerek Las Canitas adlı restoranımıza vardık. Şansımıza canlı müzik de var. Abiler gitarı öttürüyor. Nişan mı bir şey varmış galiba. Çok eğlendik. Arjantin’de yediğimiz en kıyak etlerden bazılarını yedik (Benim yaptıklarımın dışında tabiki). Hatta ikinci akşamımızda da buraya gelmeye karar verdik. Eda ve Tansu kendi yollarına gideceklerdi malum. Ben de bunu onlardan kurtuluş partisi olarak tasarladım kafamda. O yüzden bir başka eğlendim ikinci akşam. Müzisyen abi ilk gecekilere göre biraz zayıftı, garsonumuz ilk günkü kral garsona göre biraz havaiydi. Herşeyi aklında tutabileceğini sanıp, siparişlerin yarısını unuttu. Tekrardan hatırlattık kendisine. Ama lezzet yine iyiydi. İstediğimiz sostan kalmamış. Yerine acı biber turşusu getirdi. Biz bir lokmada yuttuk. Devamını isteyince şaşırdı. Onları da yuttuk. Süs biberi gibiydiler ve lezizdiler. Şarabı birayı fazla kaçırmışız. Dönüşte hostelin barında da bir iki tek attık. Kapatmaya yakın eleman bira lazım mı dedi. Beleş mi diyince evet dedi. Hakikaten bedavaya verdi birayı, utandırdı bizi Sebastian.Arjantin’de böyledir dedi. Sonra siz takılın isterseniz dedi, kapattı barı. Sandalyeleri giderken şuraya koyun yalnız dedi. Tamam dedik. Eda gitmişti önceden. Biz Tansu’yla son birayı devirdik. Kafa bir dünya. Sandalyeler katlamalıymış. Elle yapamıyınca, biz iki gerizekalı, yere koyup, kapanması gereken açıyı denk getirip üzerine abandık. İkimiz de yere kapaklandık. Sonra salak salak güldük. Ama söz verdiğimiz gibi barı toparladık. Beleş bira içmek güzel, toplamamak olmaz. Son gecemizi de böyle yedik. Son gecemizin gündüzüne dönelim hemen.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci gün de Brezilya tarafına geçecektik. Sınır geçişi falan gözümüzde büyüdü önceden. Otobüse atladık. Sınır yakınmış. Geçiş beklediğimizden rahat oldu. Form falan yok. Günübirlik geçiyorsan damgayı koyuyor çıkışta. Brezilya da aynı şekilde. Dönüşte de aynı. Anlayacağınız günübirlik geçişi kolaylaştırmışlar. Herkes ekmek yiyor bu işten sonuçta. Brezilya tarafında Ulusal Parka giriş de 20 dolara yakın. Burada otobüse atlayıp ilerliyorsunuz içeri doğru. Buranın yürüyüş parkusu kısa. Başlanan yerde Arjantin tarafındaki şelaleleri tam karşıdan görüyorsunuz. İlerlemeye devam ettikçe, her farklı açıyı yakaladıkça, daha bir başka gözüküyor şelaleler. O kadar güçlü çağlıyor ki, bazı yerlerde sis varmış gibi oluyor. Islanıyorsunuz aynı zamanda. Son noktada, baba şelalenin dibinde upuzun iskele var. Hemen başında plastik yağmurluk bile satıyorlar. Ben iskelede bir noktaya kadar yürüdüm, sonuna kadar gitmedim. Sırılsıklam olmaya yetti zaten. En son baba şelalenin tam dibine kadar girdik. Orada, tam köşede katlar var. Asansörle çıkınca üstten de gördük tüm manzarayı. Çok güzelmiş. Şelaler hakkında başka bir şey de denmez zaten. İki gün Iguazu Şelaleleri için güzel bir süre. Kaldığımız şehir Puerto Iguazu’ya gelince, küçük yer. Biz gittiğimizde buranın sezonu geçiyordu. Kalabalık yoktu. Akşamları yapacak bir şey bulmakta zorlandık. Biz de ete, biraya, şaraba yüklendik. Son gün Eda ve Tansu’yu uğurlamaya başağrısıyla zor kalktım. Ben bir gün daha kalıp dinlendim. Sebze yedim, kitap okudum. Ertesi güne biletimi aldım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çok film veriyor diye aynı firmadan almıştım biletimi. Hatta koltuğumu da tam ekranın önünden ayırttım. Saat 14:20’de 18 saatlik yolculuğuma başladım. Yola yeni başlamışken bunların jandarmaları durdurdu. Marmaris ve Bodrum’un girişinde durdururlar ya. Otobüste zaten 10-12 kişi var. Geldi benden pasaport istedi. Baktı baktı sonra aşağı gel dedi. Askere alacaklar diye tırstım. Tezkere de yanımda değil. İspanyolca biliyor musun? Yok! Portekizce? Yok! English dedim. Baktı baktı. Üşendi herif benle uğraşmaya. Gracias dedi, uza bakalım dedi. Ben de yerime geçip krakerlerimi yemeye devam ettim. Oynattıkları üç film de iyiydi. Monte Kristo Kontu’nu bile koydu muavin. Zatarranın intikamını hep takdir etmişimdir zaten. Yalnız bu sefer, akşamüstü sandviçleri verilmeyince sinirlendim, biraz üzüldüm. Ama sineye çektim. Buenos Aires’e sabah vardım. Çiğdem Hanım tebdil-i şirket yaptı, ama bu sefer de Gökhan Bey bana raporlarının arasında biletimle ilgili yardımcı oldu. Şimdi bir de ona lokum yaptırmak gerekecek. Son günümü kah otogarda, kah şehirde, kah havaalanında bekleyerek geçirdim. Havaalanında bir bira alıp, restoranda üç saat oturup, fotoğraflarımı yüklemeyi bile becerdim. Yazıyı yetiştiremedim ama. Uçak kaçıyordu az daha. Lima’ya bir şekilde geldim yorgun argın. Peru’ya gelişimi bir dahaki yazıya bırakıyorum. Şimdi gidip koka çayımı deneyeyim… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-9043272553411870265?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/9043272553411870265/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/puerto-iguazu-ve-iguazu-selaleri.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/9043272553411870265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/9043272553411870265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/05/puerto-iguazu-ve-iguazu-selaleri.html' title='Puerto Iguazu ve Iguazu Selaleri'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S-HDdRYnIAI/AAAAAAAAAKc/vQ5LWkR_04o/s72-c/16.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-3782364122016861105</id><published>2010-04-30T15:32:00.000+03:00</published><updated>2010-04-30T15:32:28.949+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Arjantin'/><title type='text'>Buenos Aires, Yaşandı Bitti</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S9rJKSAe7rI/AAAAAAAAAKU/GnHWFbgL5uQ/s1600/14.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S9rJKSAe7rI/AAAAAAAAAKU/GnHWFbgL5uQ/s640/14.JPG" tt="true" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;Buenos Aires macerası bitti. Yazımı Iguazu Şelalelerine gittiğimiz otobüste yazıyorum. Dönem ödevini son güne bırakıp da okul servisinde hala yazmaya çalışan düdüklerden oldum gibi olabilir. Ama böyle bir şey yok. Bu tamamen şehrin bize her an, olmadık yerlerde yapabileceği sürprizleri, şaşırtmacaları yazımdan eksik etmemek için, şehri terkettiğim dakikaya kadar direnmemden kaynaklı. Peki şehir bu direnmemi haklı çıkartacak ne yaptı? Pek bir şey yapmadı aslında. Ama yapabilirdi değil mi? Arayı biraz açtık, doğruya doğru. Öncelikle dürüst bir itirafta bulunayım, bir ay biraz fazla bir süreymiş bir şehirde duraklamak için. Zira, bir süre sonra, gezginden ziyade şehrin yerlisi gibisi oluyorsunuz. Elinizde migros poşetleriyle eve giderken (zaten tipten farklı değiliz), işten dönen Arjantinlilerden bir farkımız yoktu. Eda ve Tansu sona yaklaştılar seyahatte ve mizaçları gereği daha sakinler. Ama ben ara ara huzursuzlandım bu durağan hayattan. Ama onları bu enteresan şehirde yalnız bırakamazdım (Bir de Eda dairenin aylık parasını benden peşin almıştı). Anlayacağınız son zamanlarımız beklenen üzere sakin geçti. Ama buradan, yorumunu eksik etmeyen Hüseyin’e sesleniyorum: şu an itibariyle harekete geçmiş durumdayım, her ne kadar bunun sonu Senegal değil Peru olacak olsa da tempo artacak, söz vallaha.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hazır otobüsteyken otobüsü de anlatayım azcık. Tilki olan Tansu ve Eda otobüslere uzun zamandır hakim oldukları için Cama denen yataklı otobüsten aldılar bileti. Kendilerine borçlu bulunduğum küçük bir meblağ yüzünden de, biri beni tutarken öbürü benim kredi kartımı kullandı biletleri almak için. Seyahat mafyası bunlar, bulaşmamak lazım. Ama otobüs güzel çıktı. Sıralar üçlü,koltuklar geniş akşamüstü krosan (burada çok şekerli yapıyor namussuzlar) arası sandviç, akşam da tavuk budu, patates püresi, salata, jambon, ekmek ve şaraptan oluşan menüye daldık. Sanki uçaktayım. Ben kendi yemeğimi bitirince Eda’nın yiyemediklerini de yedim. Arka koltukta oturan rahip adayı genç, yan masadaki tavuk budunu ve derisini nasıl kemirdiğimi görünce dehşete kapıldı, yüzü ekşidi, ıstavroz çıkardı. Ben de yüzüne bakarak kelime-i şahadet getirdim. Hahaha diye güldüm. Kafasını çevirdi. Sonra birbirimizle muhattap olmadık. Muavin ardı arkasına filmler koyduk, onları seyrettik. Kazara bir yerde denk gelirseniz Scorpion King II’ye seyretmeyin, yolda bile görseniz, parasını verin alın yakın. Sevaptır. Üçüncü filmimiz Transformers yarısından sonra donarak yavaş ilerledi,ve hala ilerliyor. Bu satırları çocuk Megathron’a küp sokarken yazıyorum. Halbuki Optimus, kendisini feda etmek adına, küpün kendisine sokulmasını istiyordu. Bu filmi de sevmedim zaten. Yazıyı bitirince de uyuyacağım, Eda demin yorgunum, karnım ağrıyor anlamam, yarın tam gün şelale var diye tehdit etti. Tırstım açıkçası, dinleneyim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Evet efenim… Son zamanlarda ne yaptık. Ben her zaman yaptığım gibi yumurta kapıya dayanıncaya kadar bekledim, bir sonraki gideceğim ülke olan Peru’nun vizesini almayı bu hafta, yani son haftaya bıraktım. Eda’nın, bak senin için bulduk konsolosluğu dediği yer konsolosluk çıkmadı. Gerçeğine gittim. Kapıda Perulu olduğunu sandığım üç dört genç saldırdı üzerime foto şipşak, bende çektir diye. Aradan sıyrıldım. Gittim informasyondaki kıza, kendimden emin , ben dünyayı geziyorum ve büyüleyici ülkeniz için vize talep ediyorum dedim ve delici gözlerimle baktım kendisine. Küçük bir kağıt kesti verdi, evraklar bunlar, topla gel, 15 güne alırsın inşallah dedi. Benim gür ses hemen kangaldan finoya döndü. İncelen sesle ehehe, benim biraz acelem vardı da, çabuklaştırmak için ne yapabilir, maruzatımızı kime anlatabiliriz viyakladım. Acıdı halime, Kral Carlos’u çağırdı. Gençten elemana derdimi anlatınca, sen sıkma canını koç, ben gezenleri kollarım, hem çok okuyan değil çok gezen bilir dedi. Yarın gel dedi, bakalım. O akşam, uzun zamandır birlikte içmediğim Viski ve Tia Maria adlı kahve likörünü karıştırarak içtik. Doğaüstü bir içki. Deneyin görün. Kızlara içirmeyin, kendilerini kaybedebilirler. Alkolden değil, karışımın güzelliğinden. Kelle başı üçer tane çakınca kafa kalmadı. Ertesi sabah kalktığımda konsolosluğun vize bölümü çoktan kapanmıştı. Araya da haftasonu girdi. Ama ben hiç korkmadım. Pazartesi evraklarımı toparladım, gittim buldum abiyi. Herhalde acıdı bana. İşlemler bitince, sen 15 dakika bekle de vizenin damgasını koyalım dedi. Bugün mü alıyorum diye içten içe çok sevindim, ama bu benim için çok doğalmış gibi davrandım. Akabinde elini sıkıp çokça teşekkür ettim Carlos’a. Aynı gün vizeyi halletmenin gururuyla şaraplı kutlama yaptık akşamına.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Azcık da şehirden bahsedelim, di mi? Günlerden bir gün, şehrin daha önce gezmediğimiz tarafı olan liman tarafı, yani Puerto Madero’ya gittik. Ama turumuza Plaza San Martin’den başladık. Burası meşhur meydanlardan biri zaten. Buradan aşağı doğru devam edince kocaman saat kulesi yolunuzun üstünde. Etraf park, karşısı tren garı. Burada şehrin görüntüsü bizim Sirkeci’yi andırmaya başladı. Demek tren garı olan yerlerin etrafı birbirine benziyor. Daha çok seyyar satıcı, gözleri fıldır fıldır olan tehlikeli veletler. O arada da köyün delisi bir yaşlı kadın gelip, fotoğraf makinelerine dikkat edin dedi. Azcık huylandıysak da pek sallamadık. Denize doğru devam ettik. Bugün otobüse bindiğimiz otogarda hemen burada, tren garının bir aşağısında. Otogarları oldukça büyük, düzenli ve temiz. Hakkını verelim unutmadan. Yanından geçip limana vardık. Eski liman renovasyondan sonra oldukça fiyakalı hale getirilmiş. Her yer restoranlar cafeler ile dolu. Etrafta çok fazla şirket binası da mevcut. Biraz kafayı kaldırınca, oldukça kalburüstü insanların yaşadığını tahmin ettiğim, çok katlı binalar göze çarpıyor. Nehir kenarında yürüdükçe yürüyebiliyorsunuz. Tuğla binalar, eski vinçler, suda yelkenliler gemiler çok güzel gözüküyorlar. Ortada Kız Köprüsü (Fotoğrafı mevcut, tarifi zor, o yüzden bakın lütfen) var. Tam ilerlerken çok güzel bir yelkenli gördük. Eda dedi ki, kitapta okumuş, bu yelkenli dünyanın etrafını 17 kere dolaşmış. Giriş de iki peso, bir şey değil. Hemen çıktık üstüne, gezindik. Ben bu yelkenliyle okyanusları aşmanın nasıl olduğunu, kendimi dümenin başındaki kaptan olduğunu ve salak tayfalara miçolara emirler yağdırdığımı hayal ettim. Mutlu oldum. Buradan çıkıp biraz daha ilerledik. Bir baktık ki daha büyük ve daha güzel bir yelkenli. Eda dedi ki asıl dünyayı dolaşan buymuş, öbürü ehemmiyetsiz, kıytırık bir gemiymiş. O hayaller çatırdadı, kırıldı. Yeni yelkenliyle ilgili hayal kurasım gelmedi sonra. Ama allah için güzelmiş. Çıkışta akşam trafiğine kaldık. Büyük şehirlere yakışacak bir trafiği varmış hakikaten. Yürüsek daha hızlı giderdik ama ayaklarda derman kalmamıştı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geçen sefer daha çok tangocu fotoğrafı çekeceğim demiştim, söz vermiştim. Bir gün yolumuz tekrar La Boca’ya düştü. Burada dört beş tane mekanda oturup tangocuları ve yerel dansları seyredebiliyorsunuz. Biz geçen sefer sokaktan fotoğraflarını çektiğimiz tangocuların dans ettiği mekana oturduk. O gün kendimi hep aynı pavyonda aynı şarkıcıyı seyretmeye giden adam gibi hissettim. Gittik yine aynı tangocu kızın fotoğraflarını çektik. Ama bence en seksisi buydu gördüklerim arasında. Halk dansını yapan ikilideki kız da çok şirindi. Hemen Quilmes Red Lager birasından sipariş ettik. Bira Tango iyi geldi. Boca demişken, biz bir de uzun zamandır Boca Juniors maçı seyretsek mi diye düşünüyorduk. En son şansımızın olduğu gün de şehrin biraz dış taraflarında Gaucho (Bunların sığır çobanları, kovboyları) pazarı kuruluyormuş. Fikstüre de baktık, Boca sallantıda. Biz de gidelim bıçak falan bakalım dedik pazarda. Maç nasıldı bilemiyorum ama Pazar yeri bence çok güzeldi. Gerçi otobüsten ilk inince gördüğümüz tezgahlar bizi çok korkuttu. Bir saat belediye otobüsünde ayakta git, inince çin malı, bir milyoncu tarzı tezgahlar gör. Gel de panikleme. İlerledikçe Pazar güzelleşti, kalabalıklaştı. San Telmo’nun pazarına göre daha çok yerli, daha az turist var. Haliyle fiyatlar da çok daha gerçekçi. Biz Tansu’yla her bıçakçıya uğradık. Adamların mangal için bıçak setleri harika. Zaten bilen bilir, bıçaklara zaafım var. Burada çatalı, bıçağı, masatı ve deri kılıfıyla öyle enfes setler satıyorlar ki insanın dibi düşüyor. Bir ton başka ıvır zıvır da dolu ama ben pek ilgilenmedim. Platform kurmuşlar ortaya, danslar ediliyor, şarkılar söyleniyor. Yerel kıyafetli tipler dolanıyor. Pek çok midillici amca bu cüce atlara çocuk bindirip gezdiriyor. Pamuk helvacı, et sosis sandviç yapan ızgaracıları, elma şekercisi ile adeta bir mesire yeri, bir bayram havası var. Tansu’yla ufak birer bıçak seti edindik. Aynı set olmasına rağmen, akşam evde kınından çıkarıp çıkarıp kiminki daha keskin diye kıyasladık. Sonra oybirliğiyle benimkinin daha keskin olduğuna karar verdik.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bazı akşamlar dışarı çıkmayı da ihmal etmedik tabiki. Yeri geldi denk geldiğimiz Türk arkadaşlarla sabaha kadar içtik. Yeri geldi ölümüne Parrilla (EEETTTT) yedik. Bir gün hatta yemek sonrası Palermo’da bir meydanda takılırken, tatlı niyetine üçü on pesodan kurabiye aldık. Bu paraya kurabiye mi olur diye söylendik, ama tonton teyzenin ev ekonomisine katkıda bulunnak istedik. Kurabiyelerden sonra Puerto Natales’ten tanıdığımız, Alaska’dan Ushuaia’ya kadar motoruyla bir senede gezerek gelmiş olan Oliver’la karşılaştık. Aynı masada bir saat oturduktan sonra biz üçümüz komik birşeyler olmamasına rağmen kahkalarla gülüyorduk. Biz bu kahkaları Heinekene verdik. Oliver’da Heineken içmişti, ama o gülmüyordu. Aman allahım, yoksa o kurabiyeler kekikli miydi? Anlayamadık. Bu gizemli olayı olduğu gibi bırakmaya karar verdik. Günlerden bir gün de kayıp yerel arkadaş Tomas ortaya çıktı. Hep beraber onun bize daha önce tavsiye etmiş olduğu restorana gittik. Siparişlerimizin çokluğu karşısında şaşırsa da masada bir şey kalmayınca daha çok şaşırdı arkadaşımız. Yanına da dört şişe şarabı götürünce herkes pek bir neşelendi. Tomas kardeşimize kendi şehrinde bilmediği bazı yerleri anlattık. Çok çok daha şaşırdı. Burada sakatata limon sıkıyorlar, ben de buna şaşırdım. Izgara böbrekte uykulukta falan oldukça güzel oluyor, deneyin. Oliver ve önceden tanıdığımız başka iki alman arkadaşla karşılaştığımız bir başka akşam var ki, onu bana sormayın, baya bir bulanık. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eveeeetttt… Saatler dakikaları, günler saatleri kovaladı ve Buenos Aires burada bitti. Sidney’den sonra yaşanılabilecek hissiyatı yaratan bir başka şehir burası oldu benim için. Yemeği, içkisi, hayat tarzı, insanların canayakınlığı ile ben çok sevdim. Az da ispanyolcam olsa burayı fethetmeye çalışırdım herhalde. Bir daha fırsatım olursa, Güney Amerika’da tekrar gelmeye çalışacağım yerlerin başında Buenos Aires gelecek kesinlikle. Ama yollara düşme vakti geldi artık. Hüseyin’i daha fazla kızdırmadan hareket etmek lazım. Şelalelere ayağımı sokayım, hemen haberdar edeceğim sizleri… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-3782364122016861105?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/3782364122016861105/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/04/buenos-aires-yasand-bitti.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3782364122016861105'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3782364122016861105'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/04/buenos-aires-yasand-bitti.html' title='Buenos Aires, Yaşandı Bitti'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S9rJKSAe7rI/AAAAAAAAAKU/GnHWFbgL5uQ/s72-c/14.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-5914167956216537215</id><published>2010-04-17T01:27:00.001+03:00</published><updated>2010-04-17T01:55:58.172+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Arjantin'/><title type='text'>Ve Buenos Aires</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S8jjmkYdy9I/AAAAAAAAAKM/MMWMKUbI7uw/s1600/26.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S8jjmkYdy9I/AAAAAAAAAKM/MMWMKUbI7uw/s640/26.JPG" width="640" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;Şehre varışımızı ve yaşamaya başlamamızı biraz detaylandırarak gireyim yazıya. Daha apartmanıza girerken, geldiğimiz memleketten ve şehirden şüphe ettirecek bir kişiyle karşılaştık. Esmer gür saçları, favorileri, bıyığı, boynundaki zinciri ile Hamza Abi. Daha sonra öyle adlandırdım kendisini. Bizim Apartmanın görevlisiymiş, tam nerdeyiz biz diye düşünürken İspanyolca girdi muhabbete. Yerimizi kavradık orada, çak Huliyo deyip geçtik. Köşede 6 Peso’ya pizza satan pizzacıya gittik Tansu’yla yerleşir yerleşmez evimize. Kurt gibi açız. Milletin elinde numara bekliyorlar. Kıçımızı yırttık, anlatamadık derdimizi, alamadık numaramızı. Ama dükkanı da terketmedik. Köşede omuzları düşürüp beklemeye başladık (neden böyle yaptık bilmiyorum). Adamlar sonunda acıyıp “gel hadi gel, ne istiyonuz bakiyim” dediler, yüzümüz güldü, tezgaha koştuk. Kapatmak üzerelermiş aslında. Bir jambonlu (islami usüllere kesilmiş, dana jambon), bir margarita bir de napolitana söyledik. Yanına da 2 litrelik kola. Sanki ramazan sofrası… Yorulmuşuz, bira almaya halimiz kalmadı. Sonra da televizyonun karşısına geçtik. 7,5 aydır yatağa yatıp film seyretmemiştim. İki film birden yaptım. Star Wars’ların yenilerinin son ikisi. Bu kadar kötü olduklarını unutmuştum. Bizim genç padawan Tansu’ya TV guide bulma ödevini verdim, daha iyi filmler bulmak adına. Benimle yaşayacaklarsa belli kuralla uymaları gerektiklerini izah ettim. Anladılar… Evet, girişimizi böyle yaptık bu güzel kente…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Muhitimiz güzel, çabuk alıştık. Biraz yerleşik hayata başladık, doğruya doğru. Elde bira, balkonumuzda takıldık. Karşı apartmanda yaşayan üç öğrenci kızın, günbegün ve kademeli olarak, önce ilk perdesi kapandı, sonra öbürü, derken panjurları yarıya indi, sonra tümden kapandı. Sanırım Tansu’nun zoom objektifi takıp makineye, lokal insanların hayat tarzını yakından inceleme sevdası da bunda etkili olmuştur. Mahallede balkonda takılan tek tipler biziz zaten. Başka kimse yok dışarıda. Kıllanan adam gibi, sabah kahveyle, akşam birayla sokaktan geçenlere korku saldık, ve salmaya devam ediyoruz. İlk birkaç gün dinlenceden sonra, şehri de ufak ufak gezmeye başladık. Ev Recoletta’da, biz de kaybolan kedilerin evi araması gibi, küçük daireler çizerek başlayıp, dışa doğru devam ederek, şehri tavaf etmeye başladık.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Recoletta’nın mezarlığı meşhur. Görülmesi gereken yerlerin başında. Fotoğraflarda güzelliğini görebilirsiniz. Çok fazla fotoğraf koymamaya çalıştım, mazallah bu kadar haç resmiyle misyoner damgası yiyip, sakata gelmek de var. Ama mezarlık gerçekten çok ilginç. Kendi içinde bir şehir. Sokakları, meydanları, büyük ve küçük ev gibi mezarları, camları, heykelleri, bakımlısı bakımsızı derken sizi içine çekiyor. Anlamadan üç saate yakın geçirmişiz içinde. Arada Eva Peron’un mezarını bile tarif ettim birilerine. Biraz elle kolla oldu ama buldular sanırım. Düz git, sola dirsek yap, sağa dön, siyah mermerli ve bol çiçekli olan… Kaptırınca kendini anlamıyorsun ama çıktığın zaman dışarı, bir derin nefes alıyorsun. Ne de olsa mezarlık… Hemen kapısının önünde park var. Gerçi Buenos Aires’in yer yerinde park var, ve de çok güzeller. Her parkta çimenlerin üzerinde takılan gençler, yürüyüş yapanlar, köpek gezdirenler, daha kalabalık olanlarında müzik yapanlara rastlıyorsunuz. Arada köpek sevdiklerini de vurgulayayım. Ne kadar çok köpek sahibi ve haliyle köpek var, anlatamam. Kaldırımlarda yürüyüş, Hindistan benzeri bir gerginlik veriyor insana zaman zaman. Orada inek burada köpek pisliğine dikkat etmek zorundasınız. Recoletta’ya dönersek, mezarlığın etrafında bol miktarda cafe ve restoran konuşlanmış. Turistlerden de rağbet gören bir bölge. Biz de Onur’un tavsiyesini dinleyip bir timeout dergisi almıştık. O gün müydü değil miydi hatırlamıyorum ama dergiden bulup Cumana adlı restorana gittik. Geleneksel yemeklerden tavsiye edilen güveçlerden sipariş ettik. Eda’nın şansına sosisli kurufasulye, Tansu’ya etli türlü, bana da balkabaklı et düştü. Dadından yiyemedik. Sonra ekmek söyleyip sıyırdık. Üzerine de 10 Peso’ya Mate sipariş ettik. Döndere döndere içtik acı Mate’yi. Yerlilerinin dümeni kıyak zaten. Bazen gelip bir Mateye saatlerce işletmeyi işgal ediyorlar. Biz en azından yemek yemiştik, terbiyesiz adamlar. Bir ikinci kere de sadece mate içmeye gittik, ama ilk seferinde çok yediğimiz için vicdan azabı çekmedik hiç. Saatlerce oturduk yine acı mateyi döndere döndere.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra bakalım neler yapmışız. Bir pazar günü San Telmo’ya gittik. Ben ilk transit geçişimde bir gün geçirmiştim Bu bölgede. Tecrübeliydim. Eda ve Tansu’yu tuttum ellerinden götürdüm San Telmo’da ki Defensa sokağına. Bu sokak baya bir uzun, ve girişinden sonuna kadar, aklınıza gelebilecek her türlü ıvırın zıvırın satıldığı tezgahlar açılıyor Pazar günleri. Şehrin en eski kesimi olan San Telmo yerlisi yabancısı ile doluyor, cıvıl cıvıl oluyor. Haftaiçide uğramıştık zaten, iki halini de biliyoruz. Sakin zamanında da antikacılar, marjinal butikler, plakçılar, incik boncukçular vs. var. Haftasonunda bunlar arka planda kalıyor, tezgahlar ve sokak gösterileri ön plana çıkıyor. Sokak göstericileri arasında davullarını çalan gençler, gitarını çalan amca, tangocu yavru bayanlar ve dans partnerleri, klasik müzik yapan sanat okulu öğrencileri (öğrenci kimliklerine bakmadım ama öyle yakıştırdım. Blog benim değil mi? İstediğimi yazarım), hayali arkadaşıyla danseden başka bir yaşlı amca var. Kek, empanada (poğaça benzeri, içi dolu hamurişi, kapalı kenarı işlemeli), sandviç vs. satan tiplerde geziyor ortalıkta. Haftasonu hem eğleniyorlar, hem de ufaktan ceplik yapıyorlar. Yürümesi çok kolay değil bu yolda, ama bir o kadar da keyifli. Bir de Parillacı (etçi var), orda lomo sandviçe hiç acımayın. İki tarafını da azcık kızartsın yeter. Eti lokum gibi. Meydana ulaşınca, yine tezgahlar var etrafta, ama bunların yanında cafeler de var, sürekli devam eden tango show’da var. Akşama buralarda da devam etmek mümkün. Burası şehrin hippi şubesi zaten. Şarabını birasını açmış bileklik satan vatandaşlarda burada hep. Ara ara kekik kokusunu yine duydum, sanırım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir Perşembe de Plaza de Mayo’ya, uğradık. Bu ülkenin 30000 civarı kayıp insanı var. Ve yıllar geçmesine, arada kendileri de yitip gitmesine rağmen, kalan anneler hala gelip burada seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Dikilitaşın etrafında yürüyorlar pankartlarıyla, hoperlörle yapılan yoklamaya “burada” diye cevap veriyorlar, yakalarında kayıp çocuk ya da çocuklarının resimlerini taşıyorlar. Adaletsiz kalmak ve yavrularının mezarlarını bilmemek suratlarına yansımış zaten. Yine de ara ara gülümsüyorlar çizgili yüzleriyle. Eda bu kısmıyla ilgili daha güzel bilgiler verdi, ona da bir bakın derim. Plaza de Mayo’dan hemen yakındaki Florida caddesine geçiş yapıp burada da takılmak ilginçti. Görüntü anında değişiyor. Burası da Beyoğlu gibi, sadece yayalara açık, uzun cadde. Daha modern. Dükkanlar, alışveriş merkezleri, pasajlar, tezgahlar, restoranlar vs.ler var. Bir uğramakta fayda da var. Şehrin en etkileyici yeri&amp;nbsp;değil ama görmek iyidir. Biz ara caddelerden birindeyken (oldukça kalabalık cadde yine de, şehrin tam göbeği), duyduğumuz bağırtıya döndük. Amcanın birisi nasıl bağırıyor. O sırada 15 yaşındaki iblis yanımızdan ışık hızıyla koşarak geçti. Cüzdanı elden mi kaptı, cepten mi bilemem ama 10 küsur şeritlik caddeyi kırmızıda, çarpılmadan aşmayı başardı. Gariban yaşlı amca takip edemedi tabi. Siniriyle oturdu kaldı. Her yerde oluyor bunlar ama yakınen görmek sinir bozucu. Bizde bırakın cüzdanı, cepte para bile yok. Yine de ceplerin fermuarlarını şöyle bir kontrol ettik, gayri ihtiyari…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Arada Eda’nın nasıl beleşe kapattığını anlayamadığım bir şehir turu yaptık. Minibüsle şehri gezdik. La Boca’da Tango seyrettik. Renkli sokakları gezdik. Gece sakatmış, turumuz zaten gündüzdü, sallamadık pek. Bunların yanısıra müze ziyaretleri de yaptık ki, kültür seviyemizi de belli bir oranda stabilize edelim, aşağı düşürmeyelim. Bazı tabloların heykellerin karşısında uzun uzun durdum, yorumlamaya, gizli mesajları kavramaya çalıştım. Olmadı. Bazılarında kısa kısa durdum, hiç anlamadım. Kendisi de bir sanatçı olan Tansu kardeşim, zaman zaman teknikleri anlattı. Çok enteresan gelmedi. Özellikle soyut resimler karşısındaki tavrım kendisini derinden yaraladı. Müze çıkışı küstük. Sonra barıştık. Sonrasında gezerken, şehrin anıtlarını ve buraya anıtları dikilmeye değecek işleri yapan büyük adamların hikayelerini kafama kazıdım. Vay be deyip takdir ettim. İyi kazımamışım, unuttum, yazamıyorum. Ama hepsi internette var. Eda bizi bol bol yürüttü, zinde kaldık. Tansu’yla gün geldi, bir bira içsek şurada diye, yalvarmak durumunda kaldık Eda’ya. Kültür paragrafı kısa kalsa da kültürümüz kısa kalmadı ama. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir iki akşam da güzel et yedik haliyle. Palermo Hollywood’da ki ki Las Cabras’tı galiba mekanın adı. Çok beğendik. Zaten kurt gibi açtık, menüden bunu bunu getir dedik kıza. Bir garip baktı. İlk tabak sakatat tabağıymış. Genişten tahtanın üzerine koyup getirdiler. Böbrek, ciğer, bağırsak ve bir de hala ne olduğunu bilemediğim organa bir daldım, akıllara ziyan. Arada şarabı da yudumlamayı ihmal etmiyorum. Boğazımda kalmasın diye. Asıl et tahtamız sonrasında gelince, dönen gözler doymaya yakın olan mideye baskın geldiler, ete de aynı hızda hücum ettik. Bir ona bir ona, bir ona bir ona derken tahta neredeyse boş kaldı, mideler neredeyse patladı. Tabakta bir tek kan muhteviyatlı, koyu kırmızı renk sosis kaldı. Onu da önceden sevememiştik zaten, o gün de yiyemedik. Üstelik o gece ananemi dinledim, ekmeksiz yiyip bitirdim hepsini, şişmeyeyim, bitirebileyim diye. O kadar et ve bir şişe şaraba kelle başı 35 Peso (10 US$ = 15 TL - Bora Bey’e teşekkürler, saygılar) ödedik. Aslında biraz daha aza tekabül ediyor ama ben yuvarlayayım. Bu mekanı Arjantinli arkadaş Tomas’tan öğrenmiştim. En son şöyle gezecez, böyle eğlenecez diye atıp tutuyordu, sonrasında sırra kadem bastı herif. Tavuğuna kışt mı dedik ne? Çözemedim. Ama yine de sağolsun, et lokantası başarılı çıktı. Eve yuvarlanarak döndük vallaha o gece. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Palermo tarafında gece hayatı da güzel ayrıca. Pek çok eğlence mekanı bu bölgede yer alıyor. Biz burada her akşam çıkıp dağıtmadık, ama bir iki ufak ziyaret de yapmadık değil. Gece burada geç başlıyor. Biraz araştırmayla hangi günler, hangi mekanlar güzel, bulmak mümkün. Hafta içi çıktığımız bir gece, rastgele bir yere girdik. Orada bir numara yoktu. Bir Perşembe doğru yeri bulduk, iğne atsan yere düşmezdi. Vallaha bu Arjantinliler eğlenceyi seviyor arkadaş, yalan yok. Biz pek tasvip etmedik, sadece gözlem yapıp dostlarımızı bilgilendirelim diye biraz gezdik o kadar. Bu gözlemlerimin sonucunda, Arjantinli kızların şu ana kadar gezdiğim ülkeler içinde, oransal ve orantısal açıdan en takdire şayan olanları olduğuna kanaat getirdim. Bunlar karışmış, güzel olmuşlar. Bazı yerler karışmış, eciş bücüş olmuşlar. Çözemedim, anlayamadım. Bu ara nottan sonra mekanlara dönersem, eğlenceli şovlara da denk geldik. Bir mekanda kabare şeklinde başlayan gösteri rapçi gençlerle devam etti. Marmaris’te var bunlar gibi bir iki grup genç. Otellerde barlarda ha bire takla atıp duruyorlar. Votka toniği çok kaçırırsanız seyretmeyin, başınız dönüyor, mideniz bulanıyor. Daha entersesan şovlara da denk geldik ama detaylara gerek yok. Fırsatı olanlar Buenos Aires’e bir uğrasın derim… Sidney’i de çok övmüştüm, ama burayı da oranın yanına eklerim. Azcık ispanyolca ile fethedilebilecek ve buna değecek bir şehir. Günahıyla sevabıyla şehir gibi şehir vallaha…Yaşa BA!!! Şimdilik bu kadar. Daha vakit var buralarda. Devamını getiriceğim… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-5914167956216537215?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/5914167956216537215/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/04/ve-buenos-aires.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/5914167956216537215'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/5914167956216537215'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/04/ve-buenos-aires.html' title='Ve Buenos Aires'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S8jjmkYdy9I/AAAAAAAAAKM/MMWMKUbI7uw/s72-c/26.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-2801814845751506458</id><published>2010-04-09T08:28:00.001+03:00</published><updated>2010-04-09T08:28:32.366+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Arjantin'/><title type='text'>Ushuaia</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S766ekTnKrI/AAAAAAAAAKE/FmuwOsvUmfk/s1600/21.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S766ekTnKrI/AAAAAAAAAKE/FmuwOsvUmfk/s640/21.JPG" width="640" wt="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şehrin girişinde minübüsü durdurdular. Şoförümüz birtakım evraklar verdi. Aklıma, vakti zamanında almayı düzenli olarak unuttuğum, TIR’ların şehiriçi izinleri geliverdi orada. Kimbilir bizim şöför arkadaşlar ne zorlanmışlardır o evraklar olmadan. Barikatı aştıktan sonra şehir gözüktü. Zirveleri karlı olan dağ şeritlerinin arasında, Patagonya için büyük sayılabilecek bir şehir Ushuaia. Şehrin otobüs terminali sahil yolundaki benzinciymiş. İnince bazı hostel sahipleri elimize broşürlerini tutuşturdular. Biz o sırada kalacağımız yeri kafamızda az çok planladığımız için, broşür verenlere, biraz da tepeden bakarak, küçümseyerek teşekkür ettik, yolumuza baktık. Kalmak istediğimiz yer, Latin Amerika çapında hosteller zinciri olan Ho-La hostellerinin Ushuaia üyesiydi. Adı mühim değil (aslında mühim de –Freestyle), hostele varınca, üye kartımızla resepsiyona sığındık. İlginçlik burada başladı. Resepsiyonist elemana dormda yeriniz var mı dedik, görebilir miyiz diye sorduk. Var dedi, nesini göreceksin, bildiğin dorm odası işte dedi. Bir yutkunduk. En son hostelde de kalorifer petekleri vardı, ısıtma yoktu dedik, burada var mı? Isıtma yerden zaten, napacaksın dedi. Bir daha yutkunduk. Ama yorgunuz ve mekanın da resimleri ve bünyesinde barındırdıkları hoşumuza gitmişti. Her şeye karşın, dahası söylediği az olmayan meblağa rağmen, muhattap olduğumuz …’nın evladına tamam dedik. Yanlış olmasın, küfürü adamın son söylediğinden önce ettim. Adama tamam dedikten sonra “Biriniz bu gece TV odasında koltukta yatacak, yarın odaya geçer” deyince, kan beynimize sıçradı. Bütün bunlardan sonra kibarca, bunu önceden söylemen gerekmez miydi dedik ve çıktık. Ama yedi aydır böyle rezillik görmemiştim. O kadar yol yürüdükten sonra tepemiz attı. İlk gece kıytırık ama ucuz bir yer bulup yattık. İkinci gece de sahilde bize broşürü verilmiş olup da bizim sallamadığımız, Yakush adlı Hostele, kuyruğumuzu sıkıştırarak geçişimizi yaptık. Çok kral mekandı vallaha…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ushuaia’da vaktimiz boldu, bu sebepten ötürü hiç acele etmedik. İlk bir iki gün hostelde takıldık. Mutfağında her ihtiyacımız olan malzeme vardı, et soteler, makarnalar, etler ve kızartmalar yaptık. İlk hamlemiz süpermarketi keşfetmekti. Biralarımız ve litrelik viskimizi tedarik ettik hemen. Gayet içilebilir viskimizin bir litresi 14 peso idi (= 4US$ = 6 YTL). Sanırım karıştıralım diye aldığımız bir buçuk litrelik Zemzem Kola viskiden daha pahalıydı. İlk gece viski adeta kaymak gibi kaydı. En son mutfak kısmını temizlemek için bizi mutfaktan attıklarını hatırlıyorum, sonra girişteki koltuklara yerleştik, biraz da orayı hatırlıyorum. Ertesi gün odada kalan gençler bana niye koltukta uyudun diye sordukları zaman cevap veremedim. Zira o kısmı bulanık. Yatağa bir ara geçmişim ama nasıl emin değilim. Demek ki neymiş? Viskinin kafa yapma potansiyeli fiyatıyla orantılı değilmiş, içindeki alkol oranıyla alakalıymış. Ertesi gün Tansu’ya dedim ki, bak oğlum Tansu, dün yalvardın viski viski diye, ama gördüğün üzere benim bünyem bu ucuz içkiyi kaldırmadı, gel kardeşim biz bu akşam 15 pesoluk Bols Votka’dan alalım dedim. Kendisine bu şekilde içimi döktüm. O da kabul etti. Ama bu votkayı sadece dışarıdaki serin havaya bir önlem olarak, ısınmak amacıyla tüketmeye karar verdik. Abartmadık.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir iki gün bu yavaş modda devam etti. Dünyanın sonunda ne varmış diye araştırdık. Birkaç salak penguen kalmış mevsimin sonunda. Bir fener, biraz kuş, birkaç tembel denizaslanı mı dedikleri, sirkte çalışan fokların amcaları olan hayvan varmış. Biz paramızın karşılığını alabileceğimizi düşündüğümüz turu aldık. Yukarıda saydıklarımın hepsini görebiliyormuşuz. Bir kahve ve dört küçük kurabiye de ücrete dahilmiş. Tura gideceğimiz gün, üç tane krakerle doymayacağımızı bildiğimiz için, müdavimi olduğumuz marketten soslu dilimli dana dilini alıp ekmeğin arasına yerleştirdik. Güzelce sandviç yaptık. İyi bölememişiz, ikinci ekmeği kuru kuru yedik. Hatta son lokma boğazımdan geçmedi, balıklara attım. Ortada balık da yoktu, ekmek dalgalarla sürüklendi gitti, bir tane balık gelmedi. Küfrettim. Limandan ayrıldık. İlk hedef çok uzak değilmiş. 20 dakika sonra fener gözüktü. Yanındaki adada da hayvancıklar. Turist kafilesi teknenin neresi hayvan görüyorsa o tarafa yükleniyor. Bu kendi halindeki gariban hayvanları çekeceğiz diye meraklı iki küçük çocuğa ve bastonlu bir amcaya dirsek attım, öne geçtim, allah affetsin. Zaten ne olduğunu anlamadan kaptan bastı gaza, hüzünle baktık geriye. Sonra Eda Hanım’ın yazısında yıllardır merak ettiğini yazdığı fenerin yanından geçtik. Bir numarası yokmuş. Sopa gibi bir fener. Neymiş efenim, dünyanın sonundaymış. Ben zaten turun parasını Eda ve Tansu’dan borç almıştım. Kendilerine bu parayı vermeyeceğimi, zira turun kof çıktığını belirttim. Üzüldüler ama mecburen kabul ettiler. Sonra şaka şaka dedim, 20 peso verecem söz dedim, sevindiler. Penguenler baya uzaktaymış. Bir saat daha yol gittik. Şaka bir yana, mevsiminde 40.000 kadar penguen oluyormuş. Yavrular büyüyünce gitmişler. Şu aralar 400-500 kadar kalmış. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Katamaran teknemiz kumsala kadar yanaştı. Burada da bir savaştır başladı fotoğraf çekmek için. Teknemiz baştankara yaptı. Herkes öne yüklendi. Araya atlayan tipler kaç fotoğrafımı mundar ettiler. Burada da bir 15 dakika kadar kalabildik. Ama paytak paytak yürüyen penguenler oldukça komikti. Suda bu kadar kıvrak olan bu hayvanların karada bu kadar sarhoş gibi olmaları çok ilginç hakikaten. Zor yürüyorlar vallaha. Buradan da çabuk ayrıldık maalesef. Bu sefer durmadan limana devam. Gün de ufaktan batıyor. Önce idrak edemedik tabi, içerde beleş kahvemizi içerken, ama dışarıya bakma fırsatını bulunca, anladım ki, ben hayatımda böyle gökyüzü ve günbatımı görmedim. Sanki bir tuale vurulmuş fırça darbeleri gibiydi , sanki mangaldaki kor taneleri gibiydi gökyüzü (gerçekten, inanmıyorsanız fotolara bakın). Dev dalgalara ve dondurucu rüzgara rağmen geminin önüne koştum, zıplaya zıplaya, dona dona limana kadar da içeri gimedim. Tansu ve Eda içeride kaldılar TV’deki penguen belgeselini seyrettiler. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;O gün biraz üşütmüşüm. Ertesi gün, şu an müze olan hapishaneye gittiler bizim arkadaşlar. Ben kendilerine rahatsız olduğum için eşlik edemedim. Üzüldüm. Hostelin sıcak asma katında kah yazı yazarak, kah kitap okuyarak geçirdim günümü. Son günümüzde ise araba kiralayarak daha da güneye indik. Harberton denen uç noktaya kadar ilerledik. Yolda muhteşem doğanın, kocaman fakat kuyruksuz ve yılışık köpeğin arkadaşlığının, sonbahar renklerinin cümbüşünün tadını çıkarttık. Bir gece önceden arta kalan kuru köftelerimizden yaptığımız ekmek araları hayatımızı kurtardı. Hızımızı alamayıp keklere pastalara da daldık dünyanın en güneyindeki Cafe’de. Hakkı Amcam yola çıkmadan bana bir sakal atmıştı, dünyanın en uzak köşesinde benim için de bir kahve iç diye. Arkadaşlarıma gururla kahveyi ve kekleri ısmarladım. Arkadaşlarım da ben de teşekkür ediyoruz Hakkı Amca’ya. Dönüşte de manzaranın tadını çıkararak, yavaştan kullandım arabayı. Sonra sıkıldım, nasıl olsa bizim değil araba diye, biraz da rallicilik oynadım arabayla (Engin Kaban’dan esinlenerek…).&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Arabaya benzini alıp teslim ettik. Hostelde yine coşup, türlü yemekler yaptık. Edindiğimiz arkadaşlarla son gecemizi de zevk-ü sefa içinde geçirdik. Ertesi gün de, artık hafiften kabak tadı vermeye başlayan Patagonya’dan şehir gibi şehir olan Buenos Aires’e uçtuk. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Eda’nın internetten bulup beğenip kiraladığı 3+1 eve taksiye atlayıp geldik. Ev 1-3 çıktı. Bir salon varmış. Dormdan çok farklı bir ortam değil. Tek fark etrafta bir sürü yabancı hatun yerine, evli Türk arkadaşlarımın olması. Onu da onlar düşünsün artık…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-2801814845751506458?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/2801814845751506458/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/04/ushuaia.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2801814845751506458'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2801814845751506458'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/04/ushuaia.html' title='Ushuaia'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S766ekTnKrI/AAAAAAAAAKE/FmuwOsvUmfk/s72-c/21.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-8571055541678637247</id><published>2010-04-03T22:16:00.001+03:00</published><updated>2010-04-03T22:17:59.761+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şili'/><title type='text'>Punto Arenas</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S7eTbxSS8LI/AAAAAAAAAJ8/7uVNMqvKdXU/s1600/12.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="640" nt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S7eTbxSS8LI/AAAAAAAAAJ8/7uVNMqvKdXU/s640/12.JPG" width="428" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Buraya gideceğimizi duyan insanlar çok gerek yok aslında demişlerdi. Fazla bir şey yok demişlerdi, doğruymuş. Atladık geldik, bir gün kalır geçeriz dedik. Arayıştan sonra ucuz bir hostel bulduk. Makul gözüktü. Havalar serin, ama kırmızıya boyanmış kalorifer petekleri akşama sıcacık bir yatak vadetti bize, biz de sevindik. Akşamüstü şehiri azcık gezip geri dönünce anladık ki, petekler yerde duruyormuş, boruları, bağlantıları yokmuş. İlk akşam titretti vallaha. Sabaha gittim sahibine dedim ki, ısıtıcı koy bari, yok ki dedi. Hosteli yeni açmışmış, inşallah nisanda tadilatla bağlatacakmış kaloriferi. Ama ekstra birer battaniyeyi çok görmedi en azından da ikinci gecemiz göreceli olarak daha ılıktı.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk gün öğleden sonra çıktık turladık, fazla bir numara yok hakkaten. Zaten sezon sonu. Sakinleşmiş. Gidip penguen falan mı görsek dedik ertesi gün için. Sorduğumuz şirket bir tek pazarları tekne kaldırdıklarını söyledi. Hergün gidenler de çok para istiyorlardı. Biz de Ushuaia’da yeteri kadar vaktimiz var diye çok zorlamadık açıkçası. E napalım napalım derken, Barış’ın sitesinde okuduğumuz Kral Yengecinden tadalım bari dedik. Buranın kıyak restoranını aradık bulduk. Menü’ye baktık, paraya kıyamadık. Aramızda hemen fısıldaştık, istişare yaptık. Utanmadan balık lokantasındakilere balık halinin yerini sorduk. Ben olsam git kendin bul derdim, bu arkadaşlar haritada yerini gösterdiler. Aradık bulduk. Üç dört tane küçücük dükkan vardı. Sonunda son dükkandaki yaşlı teyzenin tezgahından iki kiloluk levreği 12 YTL’ye tekabül eden bir rakama alıp temizlettik. Teyzeye teşekkür edip yol üzerindeki marketten soğan, sarmısak, patates, limon, ekmek, iki litrelik şarap ve pisco (bahsetmiştim, değil mi?) edindik. Balık pişene kadar limonlu piscoyla, sahteci hostelin soğuğuna inat, içimizi ısıttık. Balık pişince de şaraba başlayıp ısıyı içimize hapsettik. Zaten tek masa var, yanda yemeğe benzemeyen birşeyler yiyen çift var. Acıdık, patatesinden bol, balığından az bir tabak verdik. Sevindiler. Keşke daha çok verseymişiz, ertesi gün, Engin’den aldığımız tiyoya istinaden, yiyebildiğin kadar ye restoranında canavarlaşmaya karar verdik çünkü. Şarap bitti, pisco bitti, uyuyana kadar sıcaktı ama sabaha karşı titretti sahte kaloriferli oda.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi gün de özlediğimiz tat olan menemenle açtık günü. Şehirde görülecek yer olarak mezarlık tavsiye ediliyor. İlginç olduğu söyleniyor, yazılıyor. Gittik mezarlık ziyareti yaptık. İlk gördüğümüz kısmında, ön tarafı takriben 80x80x50 cm kadar olan camekanların, arka tarafında da mezar odasının bulunduğu betonarme blok mezarlar vardı. Yapma çiçekler, ve kaybedilen sevilenlerin sevdiği, hayatıyla özdeşleşmiş eşyaların, hatıraların sergilendiğini camekanlar insana garip hissettiriyor. Ölüm ve mezarlarla ilgili yazmak gerçekten zor oluyor. Hindistan’da Varanasi kentinte de ölü yakma törenini seyretmiştim fakat anlatmakta güçlük çekmiştim. Burası için de tarif zor. Zincirlikuyu’dan geçerken içeri girmeseniz bile, yoldan gördüğümüz “Her canlı bir gün ölümü tadacaktır” yazısı bizi nasıl geriyorsa, ölümle ilintili her yer ve her şey de aynı şekilde insanı geriyor, nefes almayı zorlaştırıyor. Ama bir taraftan da hayatın basitliğini, gereksiz detayları sallamamayı hatırlatıyor. Ben de ilk sıkıntılı hali üzerimden atıp, mezarlığın mimari ve kültürel farklılıklarına yoğunlaştım. Ölenle ölünmez oğlum Efe dedim. Bu bizim bildiğimiz tarzdan çok farklı olan mezarları fotoğrafladım. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yatık haçlar, mermer haçlar, ev şeklinde mezarlar, küçücük çocuk mezarları (küçük tabutlar insanı bir farklı üzer ya, bu da onun gibi) derken tamamını turlayıp, neredeyse üç saat geçirdik mezarlıkta. Çıkıp derin bir nefes aldık. Gerginliğimizi alsın diye hostele uğrayıp birer pisco attık. Hava da soğuk, yardımcı olur. Açık hava acıktırmış. Gidelim açık büfede ne varsa süpürelim o zaman dedik. Gittik. Ben bir teknik hata yaptım, iç bakla ve piyaz gibi fasulye görünce bunlarla kendimi çok tıkayıp, et bölümüne üç tur dönemedim. Ama Tansu sağolsun, kanımı yerde koymadı, dört tur döndü. O aldığın ne diye sordum, anlamadım, anlamayınca da koy dedim adama dedi. Kafamı ileri geri sallayarak bu şık hareketi onaylayıp takdir ettim. Keşke az piyaz yeseydim dedim kendi kendime. Ama olsun, fasulyeden de yeteri kadar protein alınır diye teselli ettim kendimi. Ama aklıma hemen hayvansal proteinlerin çok önemli olduğu, bu yüzden vejeteryanlığın aslında çok da iyi bir şey olmadığı aklıma geldi, hislendim (Lahanacı Seher’e saygılar). Dombili Köfte, Baykuş Hasan olduk, yuvarlanarak hostele döndük. İçmeye bile yer kalmadı. Erkenden, battaniyelere sarılıp sarmalandık, uyuduk.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabaha yolumuz uzundu. Ushuaia’ya gidecektik. Sandviçler dürüldü, meyveler yıkandı, savaşa giden yeniçeriler gibi azığımız hazırladı. Ucuz otobüs firmasının otobüsü açılsın diye bekledik soğukta. Sağlamcı Eda bizi 45 dakika önce çıkardı Hostelden, beş dakikalık yol olmasına rağmen. Ofis açıldı, otobüs bugün yoktu ki dediler. Hemen öbür firmaya koştuk. 3000 peso fazla bayılıp biletimizi aldık. Puerto Natales’ten beri sürekli karşılaştığımız uğursuz Brezilyalı kızı yine gördük. Sülalemin bütün bıyıklıları adına deyip, otobüsün arkasına geçtim. Sınır işi kolay oldu. Yalnız ikinci sandviçimin yarısında varınca, hızlı yedim, tadına varamadım öğlen yemeğimin. Gümrükçü kız bizim meyveleri bulunca aptala yattım. Yasak olduğunu söylediği gün gibi aşikardı. Ben işaret parmağımı kulağıma doğru tutup, kafayı salladım. Bir daha tekrarladı. Ben de benim hareketi tekrarladım. Hadi bu seferlik geç dediğini, önde oturan arjantinli çocuk sonradan söyleyince anladım. Sokacağımız iki elma iki muz. Sanki tohumunu ekip faunasına zarar vereceğim. Ama Arjantin gevşek ülke, seviyorum burayı. Hedefe varmadan son bir detay öğrendik. Otobüsten minübüse aktarıldık. Buradan sonra katırlarla devam edeceksiniz dediler, bir de üçer peso gardan çıkış parası talep ettiler. Biç üç kişi sekize başladık sevindik. Çantaları abuk sabuk yerleştirdi adam, sonra birini aşağı salladı. Çanta Arjantinli çocuğunmuş, noluyor dedi. Adam da burada işler böyle işler diye karşılık verdi. Çocuk ben de buralıyım dedi. Şöför de sen Buenos Aireslisindir, anlamazsın sen dedi. Çocuk bizden turist oldu. Neyse, düşe kalka vardık dünyanın sonuna. Ne varsa sonunda… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-8571055541678637247?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/8571055541678637247/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/04/punto-arenas.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8571055541678637247'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8571055541678637247'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/04/punto-arenas.html' title='Punto Arenas'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S7eTbxSS8LI/AAAAAAAAAJ8/7uVNMqvKdXU/s72-c/12.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-504974019755017552</id><published>2010-03-27T23:34:00.002+02:00</published><updated>2010-03-28T00:03:56.547+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şili'/><title type='text'>Puerto Natales ve Torres del Paine Ulusal Parkı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S652TRlUN4I/AAAAAAAAAJ0/yk_kHFlMu70/s1600/Torres+del+Paine.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" nt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S652TRlUN4I/AAAAAAAAAJ0/yk_kHFlMu70/s640/Torres+del+Paine.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gideceğimiz hepi topu beş saat yoldu. Sınır geçmeyecekmişiz gibi yanımıza tomarla yiyecek aldık. Şili’nin de, ülkelerine meyve ve diğer gıda maddelerini sokmamak konusunda hassas olduğunu unuttuk. Haliyle, çoğu da sınıra varmak üzereyken, torbamızda ne varsa tükettik. Muz, havuç, krem peynir ve pek çok küçük sandviç ekmekleri, en son da sularını üstümüze damlata damlata kalan domatesleri yedik. Çok da iyi geldi. Şehre varınca hostel arayışımız başta iyi gitmedi. Beğendiğimiz bir yer bulamadık. Son denediğimiz mekan, Ho-la hostelleri (Latim Amerika’nın kaliteli hosteller birliği) üyesi olan Yagan House idi. Diğer yerlere göre bir miktar daha pahalı olsa da, hem sıcak bir ortamdı, hem de arka bahçesinde mangalı vardı. Burada kalmaya karar verdik. Kasabın hemen karşısında da olması kararımızı kolaylaştırdı. Bu noktada daha Hostelin sahibi Cristobal ile tanışmamıştık…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İlk günümüz yolda geçtiği için ve şehirde yapacak fazla bir şey olmadığı için, akşamında mangal yapalım dedik. Ben, çocuklara kolestrol, yağ, kırmızı et sağlıksız dediysem de, brokoli çorbası içmek istediysem de, &lt;a href="http://zoodayolda.blogspot.com/"&gt;Eda ve Tansu&lt;/a&gt;, gözünü kan bürümüş et yiyiciler olarak beni de bu sağlıksız diyetlerine dahil olmaya mecbur ettiler. Cristobal’le bu noktada tanıştık zaten. Mangalı kullanabilir miyiz diye kibarlıktan sorumuzu sorduğumuz anda, gözlerinde şeytani bir pırıltı gördüm adamın. Sesi titredi, siz durun, ben bu işin ustasıyım, ben yakarım, ne olur beş dakika bekleyin, ben gidip et ve kömür alayım dedi. Biz de kırmadık, bekledik. Hakikaten beş dakika sonra çıktı geldi kömür ve etleriyle. Bize de almamız gerekenleri salık verdi, gittik aldık geldik. Katıldık abiye mangalın başında, seyrettim nasıl yakıyor diye. Adam usta çıktı gerçekten de. Taktik: gazete kağıtlarını iki parmak kalınlığından kalın olmamak kaydıyla katlayıp şarap şişesinin etrafına fiyonk yapıyor. Bundan 4-5 tane olunca, şişeyi mangalın ortasına oturtuyor, etrafına kömürü yığıyor, sonra şişeyi yavaşça çekiyor, kağıtlar sabit kalıyor, ortadaki şarap şişesinin hacmindeki boşluğa bir parça yanan kağıt atıyor, sonra geri çekilip kırmızı Marlborosundan yakıp birasını yudumluyor. Taktik süper, ben de sonraki günlerde bu şekilde yaktım, çok da memnun kaldım. Evde deneyin (içerisinde değil, dışarısında). Mangal başında sohbet ederken Cristobal’e bizim memleketimizde de mangalın sevildiğini, ben de kendi adıma ne öğrendiysem, herşeyi bu konunun kurdu olan babamdan öğrendiğimi aktardım. Kendisi de bizi samimi bulunca vejeteryan müşterileriyle ilgili ileri geri konuşmaya başladı. Hep beraber gülüştük. Uzatmayayım, köy düğünü gibi, üç gün üç gece mangal yaptık, chorizo denen sosislerden, etlerden, kaburgalardan, tavuk kanatlarından, markette bulup sevindiğim ciğerlerden yedik bol bol. Biz de, artanlarımızdan tıkınan hostelin köpeği de semirdi vallaha…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Zaman konusunda sıkıntımız olmadığından ikinci günümüzü kasabada geçirdik. Balıkçı teknelerinin olduğu limanda yürüdük. Fotoğraflar çektik. Kendimi sanatıma verdim. Akşam oldu, hostele mangalın başına döndük. Zaten güneye indikçe hava serinledi. Bir sonraki gün ulusal park “Torres del Paine” ziyaretimizi yaparız diye planlarken, Eda bir diğer gezgin arkadaşımız olan &lt;a href="http://www.routelatinamerica.com/"&gt;Engin Kaban’ın&lt;/a&gt; kasabaya geleceğini haber verdi bize. Kendileri haberleşmişler. Onunla buluşalım diye karar aldık. Park seyahatimizi bir gün sonraya erteledik. Hem de mangala bahane oldu bir gece daha. Ertesi gün Engin’le buluştuk, couchsurfingcileri ulusal park onusunda bilgilendirmek amaçlı olan toplantıya katıldık. Bir buçuk saatlik bilgilendirme toplantısında, anlatan çocuk, bir saatini beceremediği komiklikler ile geçirdi. Gülmedik. Fazla da bilgilenmedik. Toplantının akabinde beş senedir bu bölgede rehberlik yapan Cem arkadaşımızla da tanıştık. Ondan da fikirler aldık. Sonunda turlara para yedirmemeye, dört Türk olduğumuz için araba kiralamaya karar verdik. Biri dünyaya bedelken, dördü neler yapar değil mi? Hatayı da burada yaptık. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hemen arayışa girdik, üç dört ticarethane gezdikten sonra Patricio Abi’nin, üç kapılı 4x4 aracında karar kıldık. Sıkı pazarlığa girince İsrailli olup olmadığımızı sordu. Türk olduğumuzu söyledik, sevindi, bizi sevdi. İmzamızı atınca da bizi oturttu, elindeki ufak lazeri haritada gezdirerek bize gerekli tüyoları verdi. Helalleştik çıktık. Süpermarkette üç günlük alışveriş yaptık, ama içinde yok yok. Hesapta parkta kalacağız iki gece üç gün. Alışveriş sırasında bir türk gezgin olan Gülcan’la karşılaştık. Türkçe duyunca şaşırdı, sizin ne işiniz var burada dedi. Biz doğasever gezgin insanlarız, parka geldik dedik. O akşam Cem’in doğumgünüydü, Gülcan’ı da doğumgünü kutlanacak bara çağırdık. Kasada ödeme yaparken de Engin’le aynı couchsurfing evinde kalan Melike ile karşılaştık. Onunla da şarap üzerine konuştuk. Akşama bara gel dedik. Gelmedi. Çıktık marketten, elde on torba, Patricio’nun dükkanının önündeki arabamıza geldik. Bagajı açtım, torbaları güzelce yerleştirdik, kapattık. Arabanın kapısına yöneldim heyecanla. Anahtarı soktum çevirdim, kapı açılmadı. Allah allah? Bir iki deneme daha. Açılmıyor… Aldı mı bizi bir panik, sonra kaldırımdan ileriye bir baktık, bizim araba ileride duruyor. Aynı model aynı renk arabayı zorlayarak aç, üç günlük yemekleri koy, üzerini de kilitle. Var mı böyle bir salaklık. Var. Ben hemen Patricio’nun dükkanına koştum. Camdan arabayı gösterip bu senin araç mı dedim. O da bizim aracı gösterip, bizimkinin öbürü olduğunu belirtti. Biliyorum usta, bu da senin mi diye yineledim. Evet de ne alaka dedi. Tuttum kolundan indirdim, bagajı aç dedim. Açınca anladı durumu. O an az daha kontratı yırtıp arabasını geri alacak gibi baktı sempatik Patricio. Oldu bir kere, biz ettik sen etme dedim. Affetti. Dikkat edin, akıllı olun diye tembihledi. Tamam dedik kaçtık. Stresimizi mangal başında şarap içerek attık. Sonra da bara devam ettik. Eda, Tansu, Efe, Engin, Gülcan, sonradan bize katılan Cem ve Serkan ile yedi Türk olduk. Melike ve Cem’in abiside kasabada. Dokuz Türk bir şehirde, dünyanın dibinde. Yedi aydır bu kadarını görmediğim için başımıza her an bir şey gelebilir diye korktum. Gelmedi. İçtik, helalleştik, sabah beşte kalkacağımız için saat iki gibi barı terkettik. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabah güç bela kaldırabildim Eda ve Tansu’yu. Ben bir kadeh şarap ve barda bir birayla (o da ayıp olmasın diye) bütün geceyi geçirirken, ertesi gün koca bir yol ve park ziyaretimiz olduğunu unutan bu çift kafayı çektiler tabi. Engin de bunlara uydu. Sayelerinde biraz rötarlı çıktık yola ama 150 km uzaktaki Torres del Paine parkına varmayı becerdik. Bu kadar erken yola çıkmamızın tek sebebi günümüzü doya doya yaşamak, gündoğumunu seyretmekti. Giriş kapısına vardığımızda arabayı çektik sağa. Sanırım biraz erken varmışız. İçeride kimsecikler yoktu. Paramızı ödemek için kapıyı defalarca çaldık, camdan içeri bakıp tıktık vurduk. Sonra biraz daha bekledik görevliler gelse de paramızı ödeyip biletimizi alsak diye. Kimse gelmeyince soğuğa dayanamayıp arabamıza atlayıp parka girdik. Ertesi sabah ödemeye karar verdik. Hem kapı da açık olduğuna göre, o gün belki de halk günüydü. Parkın muhteşem doğasında ilerlemeye başladık. Karla kaplı sivri tepeler, saatte 150 km esen rüzgarla gölden kalkan sularla oluşan gökkuşakları, güneşin kendini gösterip kaybolmasıyla oluşan renk oyunları, condoru ve tilkisi, leş yiyen yırtıcı kuşları, lamavari canlıları ile harikülade bir yer. Seyre dalınca soğuğu bile unuttuk zaman zaman. Kulağın düşmesine yakın hatırladık donduğumuzu. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;O akşamı parkın dışındaki bir kamp alanında donarak geçirdik. Ertesi gün de parkın diğer kapısından erkenden giriş yapacakken görevlileri görünce, bir gün öncesinde yaptığımız hatanın bilinci ve utancıyla yüzümüz kızardı, kasabaya dönüp biraz ısınmaya, fazlasıyla yediğimiz mazotu tazelemeye karar verdik. Canımız da sıcak bir kahve çekti. Arabayı park etti Engin. Araba kullanmayı sevdiğinden bize hiç zahmet vermedi, hep kendisi kullandı. Allah razı olsun kendsinden. Çok güzel bir cafede, kahve içerek ısındık soğuk gecenin ardından. Ben biraz felsefeden bahsettim. Hayattaki varoluş nedenimizle ilgili düşüncelerimi aktardım arkadaşlara. Neden varız sorusunu cevapladım. Sıkıldılar, sustum. Arabaya döndük, çalışmadı. Engin kardeşimiz farları açık bırakmış. Ben anlam arayışında olmadığımdan, sakince karşıladım bu talihsizliği. Engin’i teselli ettim. Yarım saat kablo aradık, bulamadık. Sonra aynı anda üç tane bulduk. Patricio görmeden olayı çözdük. O akşamı couchsurfingcilere evini açmış Adams Ailesi’nin yanında geçirdik. Gerçekten Adams Ailesi, yalan yok. Çocuğun elinde balta yerine flüt, anne baba aynı korkunçlukta. Evde 15 kadar couchsurfingci vardı. Biz dahil biri normal değil. Herkes yemek yaptı akşam, aile seyretti, yemekler yendi, artanları yangından mal kaçırırcasına dolaplarına sakladı aile daha sofrada oturulurken. Ortaya çıkardığımız iki kilo meyveden bir tane şeftali kurtarabildim. Ne açgözlülermiş, mana veremedim. Sanırım ertesi günü bu yemeklerle geçirecekler. Düzeni böyle kurmuşlar. Biraz da bağış adı altında para topluyorlar. Biz vermedik. Tezgah güzel. Çocuklarının biri bütün gece helvacıoğlu blok fülüt çaldı, öbürü de suratına boş boş bakmama rağmen ispanyolca konuştı benimle saatlerce. Ben de sonunda Türkçe konuşmaya başladım, kaçtı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi sabah erkenden arabaya atladık, parka doğru sürdük. İlk gün girdiğimiz kapıya erkenden varınca arabayı sağa çektik. Kapıyı çaldık, camı tıklattık. Kimse yok. Üzülerek yine, yeniden, biletimizi alamadan girdik parka. Belki bugün de halk günüydü? Kimbilir? Bu sabah hava daha berrak, daha az bulutlu ama çok daha soğuktu. Gündoğumunda dağlar pembeleşti. Bulutlar pamuk helva oldu. En son da Grey Gölü’ne vardık. Buzuldan kopmuş parçaların kıyıda karaya oturduğu, arkasında zirvesi hep bulutlu olan dağların yer aldığı sahilde uzun uzun yürüdük. Rüzgar deli gibi esmeye devam etti. Düşe kalka ilerledik. Mesafeler yakın gözükse de, parkın sadece bu bölümünde iki üç saatimiz geçmiştir. Akabinde hafif bir piknik yaptık. Ev sahibimiz ve sahibemizden kurtarabildiğimiz artan gıdaları tükettik. Günün sonu da çabuk geldi. Pek çok insan parkta kampa geliyor. Beş, altı, yedi gün geçiriyorlar, az yemek, çadır ve sırtçantalarıyla yürüyerek kamp alanlarına gidiyorlar. Biz de ne gerekli ekipman, ne de mart sonu Patagonya’da kamp yapacak bünye yoktu. Mevsim sonbahara dönüyor malum. Arabamızı Cristobal’in hosteline doğru sürdük biz de. Döneceğimiz günü kendisine önceden söylediğimiz için, Türk mangalcılar geliyor diye reklam yapmış, hostelin diğer müşterileriyle mangalı çoktan organize etmiş Cristobal. Biz de etimizi şarabımızı alıp geçtik mangalın başına. Ekip iyiydi, bir de doğumgünü varmış, şerefine dağıtılan beleş pisco sour’lardan (pisco da 40 derecelik Şili içkisi. Oldukça sert ama kıyak şey namussuz) yudumladık. O gece sıcak sıcak uyuduk. Kalktık. Cristobal ve ailesiyle helalleştik. Hedef Punto Arenas. Ordan da dünyanın dibi olan Arjantin’de Ushuaia… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-504974019755017552?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/504974019755017552/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/puerto-natales-ve-torres-del-paine.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/504974019755017552'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/504974019755017552'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/puerto-natales-ve-torres-del-paine.html' title='Puerto Natales ve Torres del Paine Ulusal Parkı'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S652TRlUN4I/AAAAAAAAAJ0/yk_kHFlMu70/s72-c/Torres+del+Paine.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-1776176154715466320</id><published>2010-03-20T18:23:00.000+02:00</published><updated>2010-03-20T18:23:26.413+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Arjantin'/><title type='text'>El Calafate</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S6TzY3YLO2I/AAAAAAAAAJs/KubMMclBeyc/s1600-h/DSC00995.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S6TzY3YLO2I/AAAAAAAAAJs/KubMMclBeyc/s640/DSC00995.JPG" vt="true" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;İlk uçakla Rio. Brezilya’ya ilk gelişimde de havaalanında yatmıştım Rio’da. Gittim aynı yeri buldum. Ama bu sefer tecrübeli olduğumdan yatağımı evimdeki yataktan daha rahat hale getirdim. Ertesi sabah kalkınca anladım ki uçakta üç saat gecikme var. Ama bana açık büfesi olan restoranda yemek kuponu verdikleri zaman gecikmeyi umursamadım. Bir baba tabak yaptım. Sonra uzun zamandır hasret kaldığım tatlı büfesine ilerleyip, yemek tabağından daha büyük bir tabak doldurdum. Altı farklı çeşit tatlı yedim, başım döndü. Sonunda Rio’dan bir gece daha havaalanında kalacağım Santiago’ya geçtim. Bu havaalanından da daha önce geçmiştim, ama bu sefer, depremden sonra en alt katı ve dışarıda kurdukları iki büyük çadırlarıyla işleri yürütmeye çalışıyorlar. İçeride kalamadım haliyle. Dışarıdaki çadırlardan birinde geceledim, uyku tulumuma sıkı sıkı sarılıp. Check-in işini de sabah diğer çadırdan hallettim. Buenos Aires’e vardığımda pil bitmişti. Şehre varıp San Telmo bölgesine uzun bir yürüyüş yaptım. Bir gece konaklamak için makul bir hostel buldum. Alman olduğunu sonradan anladığım kız her konuda çok yardımcı oldu. Üç sene önce okul değişim programıyla gelmiş, sonra da okulu yakıp kalmış, hiç geri dönmemiş. Takılıyor şehirde. İlginç… Pazar günü San Telmo tam şenlikli. Sokaklar tezgahlarla dolu. Aklınıza gelen herşey satılıyor. 20 metrede bir müzisyenler, arada tango yapanlar, kukla oynatanlar, pandomimciler dizilmiş. Yorgun olmama rağmen attım kendimi sokağa. Yürüdüm de yürüdüm. Acıkınca, önündeki sıradan sağlam bir mekan olduğunu anladığım et lokantasına daldım. Devasa steak sandviçten aldım bir tane. Sonra baharatlı zeytinyağlı sosunu da ekmeğe iyice yedirip sürdüm, çıkıp restoranın önünde kaldırıma oturdum. Nasıl yediğimi gören en az 20 kişi sanırım girmiştir içeri. Ne güzel et, bendeki de ne iştah. Çok yakında Buenos Aires’e geri döneceğim için, ve yorgunluktan can vermek üzere olduğum için hostele döndüm. Eda ve Tansu Patagonya’da üşümesin diye aldığım viskiden, kanı inceltip kalp krizi riskini azaltmak amacıyla, bir tek attım yattım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabaha uçağa binip El Calafate’ye uçtum. Uçakta dışarıyı seyrettim. Çorak düzlükler, arada karlı dağlar, göller. Yerleşim neredeyse yok. Muhteşem. İnsanı derinden etkiliyor. Benim hassas ruhum bir garip oldu uçakta. Duygulandım. El Calafate’ye vardım. Havalimanı Bostancı Günaydın Restoran boyutunda. Bir tane körük var. Oradan çıkınca üst katı daha çok bir cafeyi andırıyor. Aşağıda da bir tek bant var sadece çantaları alabilmek için. Tek uçak, tek bant ama çantaların gelmesi yine de çok uzun sürdü. Bir anlam veremedim. Shuttle servisinden faydalanayım dedim. 26 peso çarptı çakallar. Ama artısı vardı. Eda’nın yer ayırttığı Hostel’in kapısına kadar götürdüler beni. Hem yamaçta yokuş yer, hem de toprak yollar. Parayı helal ettim. Ama sevimli bir hostelmiş. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu saftirikler benden erken gelmişlerdir diye umut etmiştim ama daha piyasada yoklardı vardığımda. Yedi aydır görmedim bu arkadaşları. Zaten memlekette sürekli görüyorum, ne gerek vardı ki buluşmaya dedim kendi kendime. Ama aklıma benden istedikleri yardım gelince biraz yumuşadı kalbim. Belki de iyi olur. Kimbilir? Arkadaşları beklerken kendime çay demledim. Hava güneşli ama tatlı serin. O kadar da olsun di mi? Patagonya’dayım. Güneş ve çay eşliğinde dinlenirken Eda ve Tansu yokuşun başında belirdiler. Canlarım benim diye bağırdım kendilerine. Koşup çantalarını sırtlandım, odaya kadar çıkarttım. Sarıldım öptüm kendilerini, çayımdan ikram edip hiçbir ücret talep etmedim. Yorulmuş yavrucaklar. Zaten akşam olmak üzereydi. Hemen markete koşup, toplu semirme programımızı hayata geçirmek üzere bolca et ve bira aldım. Allah için etler ucuz ve çok lezzetli burada. Mutfağı da önceden detaylı incelediğim için demir dökme ızgara tavayı görmüştüm. Yamak arkadaşlara görevlerini verdim, eti soslayıp dışarı çıkıp biramı içtim. Görevler başarıyla ifa edildikten sonra geldiler, herşey hazır usta, sen etleri atabilirsin artık dediler. Üç dakika bir taraflarını, üç taraflarını ızgarayla temas ettirdikten sonra masaya getirdim. Ot falan yiyen bir takım masalar hasetle baktılar bizim masanın güzelliğine. Bir de bulgur bulup tabule yapmıştım, bunu da belirteyim. Herşeyi yedikten sonra tabulenin artanını millete ikram edip sevap kazandık. Sayesinde çok fazla bira ikram edildi bize. Büyük buluşmayı böyle gerçekleştirdik sonunda. Hava buz kesiyor geceleri, biraları bitirdik, gittik yattık.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi sabah Eda koğuş ağası gibi kaldırdı bizi sabahın kör karanlığında. Hostelde güzelce kahvaltımızı yaptık. Ben hala niye Patagonya’ya geldiğimizi anlayamamıştım. Yakınlarda bir Moreno buzulu varmış, çok güzelmiş, dinamik bir buzulmuş, arada parçalar falan kopup düşüyormuş. Onu görecekmişiz. İyi dedim, gidelim. Ben gecikmeyelim, erkenden gidelim biletimizi alalım dedim. Arkadaşlar sallandığı için, fiyakalı kıyafetlerini seçemedekleri için son dakikada yetiştik buzul otobüsüne. Bir saat sürdü yol. Ama ne eziyet, susmuyorlar karı koca. Uyuyamadım yolda. Sonra parkın girişine geldik, 75 peso ücretimizi ödedik buz göreceğiz diye. Parkın içine doğru devam ettik. Buzulun göründüğü ilk noktada fotoğraf molası verildi beş dakika. Ne manzaraymış. Arkada dağlar bulutlar, buzul ve üzerinde yarım gökkuşağı. Rüzgardan az daha düşüyorduk. Otobüse atlayıp son noktaya vardık. Buzula bakan yarım adanın etrafına harika bir yürüyüş yolu yapılmış, her yere gözlem noktaları yerleştirilmiş. İlk ela tekneye bilet aldık, 50 peso daha verip. Tekneyle bir saat kadar buzulun etrafı geziliyor. Yaklaştıkça ne kadar görkemli olduğu daha da anlaşılıyor. Işık oyunlarıyla maviler beyazlar yeşiller ortaya çıkıyor. Arkaya doğru buzul uzanıyor ve bulutların içine karlı dağlar karışıp tek renk beyaz halinde bütün oluyor. Ara ara parçalar düşüyor, ve bomba patlamış gibi sesler çıkartıyorlar. Bir ara sahile yakın bir yerde tekneye birkaç parça buz aldık. Bazıları fotoğraf çektirdi buzları tutarak, ben bir parça ısırıp tadına baktım. Bildiğimiz buz. Ama leziz. Viskiyi yanımıza almadığımıza yandım. Moreno buzulu buzuyla bir tek Jim Beam bu soğuk havada içimizi ısıtabilirdi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tekne turu bitince yürüyüş yoluna çıktık. Vaktimiz de boldu. Buzulu her açıdan inceledik, harika fotoğraflar çektik. Parçalar kopup düşmeye devam etti. Ama ne manzara arkadaş… Devasa kütlelerin parçalanması, göle düşüş anı, yarattığı dev dalgalar, mesafeden kaynaklı olarak arkasından geç gelen patlama sesleri. Kopan parçaları beklerken seyrederken zamanı unuttuk. Herkes elde foto makineleri derin derin buzula bakıyor. Buzula çok yakın olan aşağı gözlem noktasına indin en son. Şansıma, üstelik birden fazla kere, dev parçalar koptu. Hayret dolu bakışlarla seyrettik. Öyle bir manzara ki, yana dönüp tanımadığın insanlarla bile, onaylayan mimiklerle, “vay bee baba, gördün mü hadiseyiii” gibilerinden anın heyecanını paylaştık. Hala birşeyler olur mu diye beklerken otobüs saati geldi maalesef. Dallamanın biri geciktiği için otobüste 15 dakika bekledik. O arada neler olmuştur kimbilir dinamik buzulumda. Dönüşte bayıldık uyuduk sıcak otobüste. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Buzula giderken bir hatamız oldu. Öğle yemeğimizi hazırlayıp yanımızda götürmedik. Millet sandviçlerini, krakerini, meyvesini yerken biz sadece salyalarımızı sildik. Haliyle, döndüğümüzde kurt gibi açtık. Hostelin hemen yanındaki süpermarkete koşarak et sotelik malzememizi aldık. Bol soğan, sarımsak, biber ve domatesli etimiz ve pilavımız ile intihar etmeye çalıştık. İnsan gibi yemedik. Sonra da kıpırdayamadık. Harikülade bir gün oldu nihayetinde. Buzulu, et sotesi falan. Yemekten sonra öyle bir ağırlık çöktü ki, Patagonya gezimizin gerisini planlamak için bu kasabada bir gün daha kalalım dedik. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son günümüzde uyuduk, dinlendik, planımızı yaptık. Akşamüstü göl kenarına indik. Bin türlü kuş gölde takılıyor. Yanımıza bir de kara köpek katıldı. İki saat yanımızdan ayrılmadı. Flamingolar, kuğular, ördekler barış içinde yaşıyorlar bu gölde. Güzel fotoğraflar çektik, köpekle oynadık. Kuşlara taş attık. Gün batımından sonra hava soğudu. Yokuş yukarı tırmanışa geçtik hostele doğru. Son akşam da sosis, patates ve biradan oluşan menümüzü ayarladık. Ertesi sabah yolumuz Şili’de Puerto Natales. Biraz daha güney. Ulusal Parkı çok güzelmiş. İçime giyecek birşeyler bulmazsam oralarda can verebilirim… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-1776176154715466320?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/1776176154715466320/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/el-calafate.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/1776176154715466320'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/1776176154715466320'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/el-calafate.html' title='El Calafate'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S6TzY3YLO2I/AAAAAAAAAJs/KubMMclBeyc/s72-c/DSC00995.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-6894835712263957407</id><published>2010-03-17T22:10:00.000+02:00</published><updated>2010-03-17T22:10:55.692+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Brezilya'/><title type='text'>Salvador</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S6E24Q9gqqI/AAAAAAAAAJk/Dce3snpr0fE/s1600-h/DSC02394.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S6E24Q9gqqI/AAAAAAAAAJk/Dce3snpr0fE/s640/DSC02394.JPG" vt="true" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Salvador’a Natal şehrinden uçmak, otobüsle gitmekten daha ucuzdu. Ben de uçtum. Şehir merkezinde kalma dediler. Ben de az güneyinde olan Barra bölgesine geçtim. Havaalanı uzak, kalacak yer de belli değil. Atladım şehir otobüsüne, Barra’da indim. Baktım iki sırt çantalı da yürüdü bir tarafa doğru. Ben de onları takip edip girdikleri ilk hostele daldım, sanki nereye gittiğimden çok eminmişim gibi. Dokuz saat yoldan sonra hemen check-in yaptım. Televizyonda Transformers vardı, çok kötüydü, uyuyakaldım .&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi gün kalkınca şehrin tarihi bölgesi olan Pelourinho kısmına gitmeye karar verdim. Biraz soruşturdum. Gündüz çok tehlikeli değil ama akşama kalma dediler. En azından fotoğraf makinesi ve çanta ile. Bir de başkaları sınırlara dikkat et diye uyarmıştı. Turistlerin yoğun gezdiği alanların dışına çıkma, birkaç blok geçersen keleğe gelebilirsin demişlerdi. Ben de atladım otobüse gittim. Ortalık nispeten sakin hava da harikaydı. Gözleri kamaştıracak kadar parlaktı hava. Dolana dolana yürüdüm. Dört tarafı kilise ve katedral olan meydanda takılıp sonra ara sokaklara daldım. Ara sokaklarda her türlü sanat eserini satan tezgahlar mevcut. Renkli dükkanlar, arnavut kaldırımlı sokaklar, sokakta takılan insanlar. Ama turist sayısı azdı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Karnaval zamanı Rio’dan çok daha iyi olduğu söylenen Salvador, benim orada olduğum zamanda oldukça sessiz gözüktü. Umudum gecedendi. Sonra Sao Francicco Kilisesi’ne girdim beş real verip. Brezilya’nın en meşhur kiliselerinden biriymiş. Dışarıdan mütevazi gözükse de içerisi insanın gözünü yoracak derecede renkli. Detaylı ahşap işlemeler, heykeller, altın renkleri, gümüş avizeler vs. derken insan ne tarafa bakacağını şaşırıyor. Kendi dinlerini dilediklerince yaşamakta özgür olmayan Afrikalı köleler, sahiplerinin kilisesini inşa ederken bazı muzur şakalar yapmışlar (Büyük cinsel organlı melekler, hamile azizeler gibi…). Ama bunlar daha sonra kapatılmış ya da ortadan kaldırılmış. Bunları görebilseydik daha bir ilginç olabilirdi tabi, ama bu haliyle bile göz kamaştırıcı bir ibadethane. Buradan çıkıp, çok da sınırları zorlamadan, eski bölgeyi tavaf ettim. Sonra da otobüsüme atlayıp geri döndüm.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akşam olunca Barra’nın (Güney Amerika’nın en eski deniz feneri) fenerine gittim. Yerli yabancı herkes gün batımı için toplanmış. Güneş okyanusun üzerinde batmak üzere. İnsanlar oturup denize doğru, yiyip içip keyiflerine bakıyorlar. Ben önce bir tavaf edip feneri, sonra gittim seyrettim günbatımını. Arada, bir pandomimci tam arkamda bağırarak soytarılık yapmaya başladı. Önce korktum, ama sonra hiç o tarafa bakmayarak para vermekten kaçındım. Gün batınca da hostele döndüm. Pipa’dan tanıdığım İsviçreli kız da yan hostelde kalıyormuş. Onunla karşılaşınca, akşam onların ekibe takılıp tekrar Pelourinho’ya doğru yollandım. Altı yedi kişi heyecanla atladık otobüse gece hayatını keşfetmek için. İndik otobüsten, yanımıza hemen uyuşturucu bağımlısı bir tip yamandı. Aklı sıra rehberlik yapıyordu. Arkadaşlar reggae bar varmış onu görmek istediler, eleman orası kapalı dedi. Ben yalandır, bulaşmayın bu adama, gidip bulalım kendimiz dedim. Gittik kapalıydı hakkaten. Ama adam hala yanımızda. Adını hatırlamadığım başka bir bara bakmak istediler. Adam yine kapalı dedi. Ben sallıyor dedim, çünkü bütün derdi bizi bildiği bir samba bara götürmek. O bara da gittik, kapalıydı. Biz de iyi dedik, samba bara gidelim bari dedik. Vatandaş da bizimle geldi girdi, masanın yanında yere çömeldi. Meğer üstün hizmetlerinin karşılığında beş real talep ediyormuş. Demiştim diğer arkadaşlara bulaşmayın diye ama dinlemediler. Biraz bozuk verdiler ama eleman gitmiyor. Baktım bunlar kibar, ben elemana elle kolla, tamam lan, yeter o kadar, hadi uza gibilerinden hareketler yaptım. Kızgınca bakmaya başladı. Baktım gitmiyor, yine elle kolla garsona vatandaşı gösterip, bunu atmazsan biz de gideriz dedim. Garson bunu yolladı ama herif çıkarken eliyle boynuna doğru bıçak hareketi yapıp, dışarıda görüşürüz imasında bulundu. Ben masada tebessüm ettim, haha dedim güldüm, ama içimden de çıkışı düşünmeye başladım. Adamın kullandığı maddeleri hayal bile edemiyorum, haliyle bana yapabileceklerini de. Madem tek çıkış var ve sondan kaçış yok, ben de caipirinha içeyim dedim. Birkaç tane sonra biraz cesaret geldi, ama eşşeği de sağlam kazığa bağlamak lazım. Sigara alıp geleyim kisvesi altında, önce kapıdan hafifçe kafamı çıkararak dışarıyı kolaçan ettim. Baktım görünürde yok, duvara çok yakın ve bütün meydana hakim olacak şekilde çıktım, yürüdüm. Beni unuttuğunu anlayıp sevinerek ve dans ederek bara döndüm. Bar dediğim de yanıltmasın, plastik sandalyeler ve dört kişiden oluşan zayıf bir grup. Bir tek salı günleri iyi dediler sonradan, onun dışında sakin olurmuş. Belki tam ertesi günü olduğu için pek çok yer kapalıydı. Müzik bitince bir taksiye altı kişi doluşup Barra’ya döndük. Birer bira daha yuvarlayıp gittik zıbardık. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son gün fazla bir şey yapmasam da akşamında oteldeki Çek Cumhuriyeti’nden kız ve Avustralyalı elemanla Barra’nın 4-5 barının olduğu meydana yürüdük. Birini seçtik oturduk. Oldukça sakin, kaliteli ve yerellerin takıldığı bir yer. Ama bir süre sonra sıkıcı oldu. Hemen arkada bir kulüp varmış, oraya baktık ama giriş ücretliydi. Biz de pas geçip karşıda sokak barına oturduk. Önce biraz sıkıldık ama daha sonra masanın üzerindeki oyunu keşfettik. Skol marka biranın promosyon masasının üzerinde oyun tahtası gibi bir şey vardı. İki bira kapağı ve bol birayla oynanan oyuna başladık. Kapağın iç tarafları iki, dış tarafı bir puan. İkisini de sallayıp dışarıdan merkeze doğru ilerliyorsun. Aslında ilerleyemiyorsun. Belli noktalarda masanın altından geç sonra iç, şimdi kalk dans et sonra yine iç, 3 geri git, bekle ama iç şeklinde kurallar var. Kazanan değil, sonraki birayı diğerleri alıyor. Oyundan sıkıldığımızı anladığımızda kafalar iyi olmuştu zaten.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci kısım da burada başladı. Avustralyalı eleman gitaristmiş zaten. Yan tarafta içip gitar çalan ekibe gidip, aha bu eleman da çok güzel çalıyor dedim. Sonra tabi ki ısrarlar vs. derken bizim eleman başladı çalmaya. Brezilyalı dostlar da çat pat İngilizce konuşunca, anlaşmak kolay oldu. Gitarda birbirlerine şu şudur, bu budur derken biralar gelmeye devam etti. Bar kapanınca oh dedim. Demeseymişim. Adamlar bir sonraki bara devam edelim dediler. Sonra gitarı çalan Brezilyalı amca yolda gitar çalarak yürümeye devam etti, biz de farelin köyün kavalcısını takip eder gibi sorgusuzca düştük peşine. Sonraki bar dedikleri benzinciymiş. Orda da bira aldık, bunlar kenarda gitar çalmaya devcam ettiler. Güvenlik geldi, yan taraf residanz, burada çalmayın dedi. Tamam deyip iki dakika sonra devam ettiler. Sonra kaybolduğunu sandığımız elemanlardan biri arabayla çıktı geldi. Sıkıştık arabaya, bir sonraki bara devam ettik. Bir sonraki bar varmış aslında.ama uzakmış baya. Orası da plastik masalardan sandalyelerden oluşan bir yer. Sakindi ama adamların umurunda değil. Gitar çalmaya devam. Hatta başka bir yerel arkadaş da gitarıyla geldi katıldı. Masa kalabalıklaştı. Biralar da gelmeye devam etti. Herkes kavalcıyı ve diğer gitarcıyı seyrediyor, ama şeş beş bakıyorlar. Ben de tabi. Sonra Brezilyalı eleman coke falan demeye başladı. Ben zero varsa olur dedim. Şeker beni bozuyor, kiloma dikkat etmem lazım. Öyle coke değil dedi. Ben de üç beyazdan uzak durduğumu söyleyip kendisine teşekkür ettim. Ertesi günde Rio’ya uçak var. Sabah da beş olmuş. Ben herkesle helalleşip otele döndüm.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Salvador beklediğimizden sakin bir yer olsa da maceradan yana eksiğimiz olmadı. Tehdit edildim ve yerel manyaklarla şehrin bilmediğim garip yerlerinde son buldum. Ama eğlendim de. Ertesi gün nasıl kalktım allah bilir. Check-out saatini ucundan yakalayıp attım kendimi dışarı. Hamakta azıcık enerji toplayıp yola koyuldum. Havaalanı otobüsünü yolda 1 saat bekledim, sonunda geldi. Arjantin Patagonya’sında Eda ve Tansu arkadaşlarımla buluşacağım için birkaç gece havaalanlarında konaklamam gerekecek. Aslında niyetim yoktu ama çocuklar ısrar etti. Bizim kafamız gezmeye basmadı, sen gel bize yol yordam öğret, bira nasıl içilir, nereler gezilir, biraz program yap da gezdiğimizi anlayalım dedikleri zaman hayır diyemedim. Hem zaten bu sıcak yerler, hamaklar tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Gidip serin yerlerde doğaya karışmak iyi olabilir, hem de bu arkadaşlara yardımcı olursam büyük sevabı var dedim kendi kendime. Aldım çantamı, bindim uçağa. Daha doğrusu önümdeki dört uçağın birincisine… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-6894835712263957407?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/6894835712263957407/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/salvador.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6894835712263957407'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6894835712263957407'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/salvador.html' title='Salvador'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S6E24Q9gqqI/AAAAAAAAAJk/Dce3snpr0fE/s72-c/DSC02394.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-7866921704980910405</id><published>2010-03-11T23:52:00.007+02:00</published><updated>2010-03-17T22:05:52.090+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Brezilya'/><title type='text'>Canoa Quebrada ve Pipa</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S5lpl6FHrMI/AAAAAAAAAJc/v6Ua6CMQe_0/s1600-h/Yunuslu+Plaj.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S5lpl6FHrMI/AAAAAAAAAJc/v6Ua6CMQe_0/s640/Yunuslu+Plaj.JPG" vt="true" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: justify;"&gt;Bir sahil kasabasından bir diğerine geçtim son zamanlarda. Bu ünitede iki kasaba işleyeceğiz bu sebepten ötürü. Zaten kısmen birbirlerine benziyorlar. Jericoacoara’dan yolculuğun ilk ayağı olan kamyon vasıtasıyla çıktım. İlk aktarmayla otobüs değiştirdim, Fortaleza’nın garip ve çirkin otogarından diğer otobüse atlayıp iki saat sonra Canoa Quebrada’ya vardım. Jericoacoara’da kaldığım pousadadaki eleman Pedro bana git Pousada Europa’da kal demişti. Hatta bana kendi pousadasının kartlarını verdi. Birbirlerine müşteri falan yolluyorlar arada. Kartları verip selamımı da söylersen Hollandalı sahibine, sana birşeyler ayarlar demişti. Yerimi buldum, kartları verdim, o da bana odamı verdi. Çok bir indirim yapmadı sanırım ama iyi dedik. Mekan 12 odalı, havuzlu (küvetten biraz büyük, pek de temiz değil, ben girmedim. Brezilya’da pek çok yerde bu havuzlardan sattıklarını görebiliyorsunuz.) sakin bir yer. Brezilya’da hemen hemen her kaldığım yer kahvaltı veriyor. Burada da kahvaltımı yaptım, kahvemi içtim. Ben kahvemi yudumlarken sabahtan, Hollandalı eleman ve komik yerel arkadaşı da biralarını yudumluyorlardı günün erken saatlerinde. Sordum ne iş diye, bugün Pazar, ondan içiyoruz dedi. İyi dedim, ne diyeyim.&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bu kasabayla ilgili rehber kitabımız ve yolda karşılaştığımız bazı arkadaşlar iyi şeyler söylemişlerdi. Özellikle rehber kitap, Fortaleza’dan sonra gece hayatı ikinci iyi yer yazmış, bu eyalet için. İlk gün biraz dolaştım etrafta. Ekvatora baya yakınız halen, sıcaktan gezilmiyor. Plaja indim. Merdivenlerle iniliyor. Doğal oluşum ilginç, kırmızımtırak topraktan oluşan duvar sahil şeridince uzanıyor. Kumsal boş değil ama. Bir sürü cafe tarzı ahşap baraka konuşlanmış. Ağaç kolonların üzerinde gelgitlere karşı hazır bekliyorlar. Önlerinde şemsiyeler, plastik sandalyeler masalar. Herkes birasını almış, keyfine bakıyor. Aralarda tek direkli, küçük yelkenli balıkçı tekneleri çekilmiş karaya. Ben bir beleştepe buldum kendime, attım havluyu. Denize girmek çok kolay değil. Atlantik Okyanusu’nun dalgaları güçlü geliyor. Biraz gidiyorsun, dalga seni başladığın yere geri götürüyor. Sisyphus’un ittiği kaya gibi aynı yerde son buluyorsunuz. Gerçi benim tembel kişiliğim de çok yardımcı olmadı. Biraz mücadele ile yüzebilirdim. Ama nereye, neden… &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Akşam dışarıya çıktım. Adını hatırlayamadığım ilginç bir sokak yemeği yedim. Kızartılmış hamur gibi birşeyin arasına fasulye ezmesi, acı biber sosu, üzerine karidesler ve küp doğranmış domates. Beş reale patladı ama lezzetliydi namussuz. Sonra aksiyon olan tek sokakta bir yer buldum kendime. İki büyük bira devirdim, milleti seyrettim. Geceyarısı sahildeki Freedom isimli reggae barda parti oluyor dediler. Biralardan sonra oraya indim. Deniz çekilmiş, kumsal genişlemiş. Önce etraf sakindi, üç beş kişi takılıyordu. Bara gittim, gözleri kaymış rasta abi bana içine kekik gibi yeşil birşeyler koyduğu sigaralardan satmaya çalıştı 20 reale. Ben içine yeşil lime koyduğu caipirinha isteyince, kekikli sigarayı 10 reale düşürdü. Ben üç real olan caipirinhamı aldım yine de. Etrafta tütsüvari bir koku, ne olduğunu anlamadım, kekik böyle kokmaz ki. Caipirinayı bir tek ben içiyormuşum gibi hissettim. Sonra Fortaleza’da aynı hostelde kaldığım bir iki arkadaşla karşılaştım. Zaten sıkıcı tiplerdi, şansıma sövüp caipirinha tüketimini hızlandırdım. Bir ara kafayı kaldırdım, baya bir insan gelmiş katılmış ortama. Dolunay, gün gibi aydınlık, ortam kıyak, ama kafa da kıyak. Bugünlük yeter deyip hostelime döndüm. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Müteakip birkaç günde Hollandalı otel sahibinin hergün pazarmış gibi içtiğine şahit oldum. Her gün mutfağı sekizde kapatıyorum, mangal falan yapacaksanız alacaklarınızı önceden alın diyor (allah için kömürü ücretsiz veriyordu mangal için), ama saat sekiz dokuz olunca aynı sandalyede sızıyor abi. Mutfak bu arkadaşın genç hanımı gelip de kendisini eve taşıyana kadar açık. Hatta bir akşam sızmışken iki yeni müşteri geldi. Başka bir isviçreli yaşlı gezgin amca, uyandırmamak için adamı, odayı gösterdi müşterilere. Çocuklar odayı beğenince kaç para istiyorsun diye Hollandalı abiye gitti. Biraz sarsınca kendisini, abi gaz çıkararak karşılık verdi. Yeni müşteriler ve olaya şahit olan biz diğerleri 10 dakika kadar güldük. Osuruğa gülenin osuruk kadar aklı yoktur derler ya, doğru belki de…&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Kasaba beklenenden sakin çıkınca, benim gibi mangalı seven Alman arkadaşla mangal işine girdik. Kömür beleş nasıl olsa. Hollandalı abinin birası da ucuz hostelde. Bir akşam et, öbür akşam da, daha önce bahsettiğim gibi koca balık. Arada dışarıyı yine kolaçan ettik. İlk akşamdan da sakin. Huzurevi gibi olan hostelde, sahibinden ve komik arkadaşından kalan biraları tükettik biz de. CRM harika, bir akşam iki bira kalmıştı dolapta, bizim sarhoş otel sahibi, gözleri yarı kapalı, sonuncuya dokunmayın, son kalan daima benimdir dedi. Onu da içmeden sızdı.Yine de yatacak bir yere ihtiyaç olduğundan dokunmadık biraya. İlginç kişilik. Bir gün gündüz konuştum kendisiyle. Açık açık ben tembel adamım, hergün zurna gibi olana kadar içmeyi seviyorum diyor. Bu ülkede de cepte az çok hep nakit var, vergi vs. yok dedi. Üçüncü hanımı da almış zaten, kızı okutuyor (evet, kendisinden bir miktar genç bu bayan). Hayat bu vatandaşa güzel vallaha…&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Bu sakin yerlerde, amma da sakin deyip şikayet ederken, anlamadan, bu sakinliğe kaptırıyorsunuz kendinizi. Canoa Quebrada’da böyle oldu. Burdan sonra gittiğim Pipa’da da aynısı oldu. Gündüz sıcak, akşam lokum gibi hava, hamaklar, caçhasa falan derken günler kuyruğunu kovalayan kedi, kediyi kovalayan kuyruk gibi, birbirini kovaladı. Takvime bakınca, anaaaa, ben daha Arjantin’e gidecektim diye hatırladım. Bu kasabayı bırakıp Şehr-i Natal’ın bir saat güneyindeki Pipa’ya gittim. Paraty’de tanıştığım Avustralyalı Brad bana git Sugar Cane Hostel’i bul, sahibi Peter’a benim için sarılıp, selamımı söyle demişti. Sözümüz bakiydi. Uzun arayıştan sonra mekanı buldum. Kapıda dedim sen Peter mısın? Evet dedi. Sarılmadım ama Brad’in selamını söyledim. Burası uzun zamandan sonra hostele benzer ilk yer. Her yere hamaklar asılmış. Yerim olsa Brezilya’dan hamak alacağım şerefsizim. Çok rahat buranın hamakları. Halen alabilirim aslında. Çantadan neyi atabilirim, ona karar vermem lazım.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Ne diyorduk. Mekana yerleştim, duşumu alıp halka karıştım. Burada da ilginç tipler vardı. Bir İsrailli, bir Arjantinli (Fizik konusunda doktora yapan çok kral çocuktu. Ben de kendisie Half Baked filminden esinlenerek Scientist diye hitap etmeye başladım. Adı öyle kaldı), bir Romen kız, bir İsviçreli kız (bunun hakkaten aklı evveldi), iki Şilili kız (çok dindarlardı), Bir genç ingiliz eleman. Konular biraz derinleşti. Romen kız İsraiili arkadaşla Tanrı konusunu açtı. İsraiili dostum inançlı, Romen kız kafir. Bana da sordular, ben, o herşeyi bilendir ve görendir deyince, daha fazla konuşmadılar benimle. Sonra dışarı çıktık. Pipa’da da herkesin takıldığı iki üç mekan var. Sokakta bira satanlardan ucuz bir alıp mekanların müziğinden beleş faydalanmak mümkün. Biz de öyle yaptık. Önceki kasabamızdan daha iyi olsa da burası da beklediğimden sakindi. &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;İkinci gün önce plaj sefasıyla başladık. Kah yüzdük, kah güneşlendik. Baktım bunlar sıkıcı tipler, akşama milleti mangala teşvik ettim. Madem matah tipler değil, ben geçerim mangalın başına, rakımı (içimden öyle geçti tabi) yudumlarım, kendi keyfime bakarım dedim. Bu bizim ata sporumuz dedim, babama bile ben öğrettim bu meret nasıl yakılır diye, dedim (Yalan mı baba? Gücenmece yok). İkna oldular. Akşama alışverimizi yaptık. Kızları içkileri hazırlamakla, Arjantinliyi salatayla, İsrailliyi mangallık malzemeleri hazırlamakla görevlendirdim. Sonra çırasız, bacasız yaktım mangalı. O derece iyiyim bu işte. Patatesleri közde yapayım derken ateşi geçiriyordum az daha ama millete bu durumu, etin kızgın olmayan ateşte yavaş yavaş pişerse daha lezzetli olacağı, işin sırrının bu olduğu şeklinde lanse ettim. Sonuçta herkes memnundu. Mangal öncesinde içilen caipirinhaların da etkisi olmuştur herhalde. Akşamın devamı içine azcık lime sıktığımız caçhasa shotlarla renklendi. Dışarı çıktık topluca. Bir o mekana, bir bu mekana girdik. Sokakta yetenekli aşçılığımdan dolayı herkes bana bira aldı (kırmadım çocukları, içtim). Bu geceden son hatırladığım sahne, gün doğuyordu, biz hostelde hala caçhasa shot atıyorduk. Ne zaman geçtim oraya bilmiyorum ama hamakta uyandım. Kahvaltı duruyor mu diye sordum çocuklara. Koş yetişirsin dediler. Koştum, masa boş. Aşağıdaki elemana kahvaltı nerede diye sorunca saati gösterdi: öğleden sonra iki buçuk. Yukarıdan kahkaları duydum. Ne pislik insanlarmış bunlar yahuuu. Sonra ben de azcık tebessüm ettim gerçi. Bu günün akşamında hostelde çıt yoktu. Herkes hamakta takıldı, erkenden uyudu.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;div style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none;"&gt;Dediğim gibi, burada da günler anlamadan geçti. İçilen günün akabinde hostelin sahibi Peter’ın hiçbirşey hatırlamadığını kavradık. Ne içtiyse. Ben bütün paramı peşin ödedim Peter, hatırlıyorsun değil mi dostum dedim, şansımı denedim. Bir bunun doğru olmadığını hatırladı ayyaş. Neyse, onun hafızasındaki boşlukları doldurduk. O da bize akşam birer bira ısmarladı. Brezilya’da ki hostel sahipleri ile ilgili çok içiyorlar genellemesini yapmak yanlış olmaz sanırım. Tecrübeyle sabit. Belki de zaten çok içtikleri için Brezilya’da hostel satın almışlardır. Pipa’da da günler böyle geçti. Artan kömürle bir gece daha mangal yapıldı. Mangal konusundaki üstün yeteneğim Pipa sokaklarında kulaktan kulağa fısıldanır hale geldi. Yolda yürürken kızların bana bakıp, kıkırdayarak o yakışıklı mangalcı Türk çocuk bu değil mi dediklerini duydum kaç kere (Bana güldükleri kısmı doğru ama gerisi benim hayal ürünüm olabilir). Daha önce dediğim gibi, Arjantin’e geçme vakti geldi. Gitmeden son durağım Salvador olacak. Bu garip memlekette otobüsler uçaktan pahalı olduğu için Salvador’a uçmaya karar verdim. Herkesle helalleştim. Çıktım yola. Bu yazıyı Salvador’dan yazıyorum haliyle. Yakında Arjantin’e geçiyorum. Son durumlar böyle. Beni bu sahil kasabaları yaktı! &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="border-bottom: medium none; border-left: medium none; border-right: medium none; border-top: medium none; clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-7866921704980910405?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/7866921704980910405/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/canoa-quebrada-ve-pipa.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7866921704980910405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7866921704980910405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/canoa-quebrada-ve-pipa.html' title='Canoa Quebrada ve Pipa'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S5lpl6FHrMI/AAAAAAAAAJc/v6Ua6CMQe_0/s72-c/Yunuslu+Plaj.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-3069879138287855257</id><published>2010-03-03T15:54:00.000+02:00</published><updated>2010-03-03T15:54:27.400+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Brezilya'/><title type='text'>Jericoacoara</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S45n2mFQlaI/AAAAAAAAAJE/oqfFGq2Zkkk/s1600-h/Jericoacoara.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" kt="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S45n2mFQlaI/AAAAAAAAAJE/oqfFGq2Zkkk/s640/Jericoacoara.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabahtan otogara gittim. Hedefim olan kasabada ATM yokmuş, para çekeyim dedim. Otogorda iki bankanın para makinesi var. Birincisi sauna gibiydi, uğraştım para çekemedim. Sorun vardı. İkincisi o kadar sıcak değildi, ama 10 real komisyon ödeyince ilk bankadan daha çok terledim. Jericoacoara’dan ATM olan en yakın kasabaya mesafe 20 küsür km. Söve söve verdik komisyonu. Otobüse atlayıp sakin bir yolculukla ilerledim. Etraf biraz çoraklaştı, bitki örtüsü hafiften değişti. Bizim kasaba kum tepelerinin arasında bir yermiş zaten. Son durağa gelince indik, bavulları aldık. Ben kasaba bu herhalde, ne tarafa yürümem lazım diye araştırırken, burda bekle gibilerinden birkaç hareket algıladım. Beklemek doğru hareketmiş. 10 dakika sonra, koltukları olan bir kamyon yanaştı. Cümleten atladık bu kamyona. Meğer daha yolumuz varmış bu araçla. Değişik yerlere, köylere gire çıka devam ettik. Her gölgede köpekler uyukluyor, etrafta eşekler atlar. Kumsala vardık sonunda. Ama daha yol var, Atlantik Okyanusu’nun kıyısında, kumların arasınsa ilerledik kamyonumuzla. Manzara harika tabiki. Etrafta kum tepeleri, bir tarafta okyanus, diğer tarafta palmiye ağaçları derken kasabaya vardık.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Jericoacoara’nın da sokakları kumdan. Şehrin merkezi olan meydan, tahmin edin, kumdan bir meydan. Bizi merkezde attılar. Ben de daldım ara sokaklara sırt çantamla, bata çıka hostel aramaya koyuldum. Nereye baksak pahalı pahalı odalar gösteriyorlar. Bir tanesi 25 real yazdı kuma (portekizcem pek ilerlemedi maalesef), düştük peşine. Pousada dedikleri guesthouse’a varınca odayı gösterdi, sonra 50 dedi el işaretleri ile. Hani 25’di dedim. Orası dolu, burası var dedi. Bütün buraya kadar el işaretleri ile anlaştık, ama burası müsait sadece deyince, ben dayıoğlunun yüzüne alenen Türkçe sövmeye başladım. Biraz da el hareketleriyle tuzlayıp biberledim. Anlamıştır diye tahmin ediyorum mesajımı. Çıkıp bir daire daha çizdim kasabada. En son bahçesinde çadırların olduğu garip Pousada’ya girdim. El işaretleri ile mükemmel Portekizcemi kombine edip, odayı istediğim fiyata tuttum. Duş var, hamak var, yatak var. Çantayı atıp hamağa uzandım. Sonra gitar sesiyle uyandım. Yanda iki İsrailli kız kalıyormuş. Güzel bir de şarkı çaldı gitarla (sonraki üç gün, bu şarkının çalabildiği tek şarkı olduğunu kavradım). Kafaları sürekli dumanlı bu genç kardeşlerimin. Peace, love gibi birkaç kelime ediyorlar, başka da bir şey zaten söyleyemiyorlar. Yine de ilk akşamımda bana yemek yenecek ucuz bir yer gösterdiler de karnımı doyurdum. Sonra sevgili hamağıma geri döndüm. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabaha kalkınca çıktım odadan, benim kapının önündeki hamakta birisi yatıyor. Daha önce de yazmıştım, Brezilya’da her yerde bir takım ne yediği, ne içtiği, nerede çalıştığı, nerede takıldığını çözemediğim kişiler var. Bazen yardım ediyorlar mekana, bazen sadece içiyorlar galiba, bazen de konaklıyorlar. Sonradan anladım ki, bu hamakta yatan kardeşimiz de akşamüstleri pasta börek satıyor (sanırım israilli kızlara kekik de satıyor aynı zamanda), arada kite surfing işinde de boy gösteriyor, hostelde bazen ağaçtan hindistancevizi toplayıp, koca bıçakla bunları ayıklıyor. Yaptığı işler çeşitlilik gösteriyor. Bu da verimi arttırıyor… Bu enterasan arkadaşımızı bir kenara bırakalım, gittim ücrete dahil olan kahvaltıya oturdum. Çoğu yerde kahvaltı dahil zaten. Kahve de sert, iyi oluyor. Uyanıp sahile indim. Sabahtan sular çekilmişti baya. Kumsal geniş. Birkaç şemsiye, birkaç balıkçı teknesi. Kendi halinde denize giren üç beş insan. Sol tarafımızda kocaman kum tepesi, birkaç kişi üzerinde yürüyor. Ben de biraz gezinip serdim havluyu. Biraz güneş, biraz deniz. Rüzgar estikçe her yerim kum doldu. Sıcakladım da. Biraz hareket etmek lazım. Sağ tarafa doğru uzanan yürüyüş yoluna attım kendimi. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu patikada biraz ilerleyince bir kumsal daha var. Burada dalga sörfü yapanlara baktım. Beş dakika mola, tepeye doğru devam. Kumların arasından yokuş yukarı yürümeye devam ettim. Sıcağa dayabilen, sonunda deniz fenerine varıyor. Etrafta pek çok eşek mevcut. Ne alaka demeyin rica ederim, hakkaten çok fazla eşek var. Kasabada at da çok ama atlara biniliyor. Eşekler ne iştir, kimindir, ne yerler, ne içerler çözemedim. Kendi hallerinde otluyorlar güneşin altında. Bu hayvanlara hep acımışımdır nedense. Eşekler otlayadursun, ben tırmanayım. Fenerin olduğu tepeye çıkınca, bütün coğrafyaya hakim oluyorsunuz. Etrafa saçılmış kum tepeleri, uzun kumsallar, okyanusun mavi yeşil tonları, bulutlar, kaktüsler, hepsi bir bütün oluyor. Uzun uzun bakıyor insan bu bütüne. Bir tek hatam oldu, o da güneş kremine güvenip üstsüz yürümekti. Ekvatora bu kadar yakınken krem fazla fayda etmiyormuş. Güzelce yanmışım. Acısı akşama çıktı. Tepeden kasaba da yakın gözükünce kestirme olduğunu düşündüğüm yoldan sallana sallana indim. O kadar da yakın değilmiş. Kasabaya vardım ama ne tarafına denk geldiğimi çözemedim. Ama iyi oldu, baktım beş reale yemek veren bir yer var. Kumun ortasına bir tane masa koymuş abla. Al sana restoran. Siparişi verdim. Fasulye, pilav, makarna, salata ve üzerinde biftekten oluşan tabağım ve ücrete dahil meyve suyum yarım saat sonra geldi. Ben de bu süreyi DVD oynatıcıya koyduğu Hollywood filmini portekizce seyrederek geçirdim. Bir pilav tanesi bırakmadan tabağı temizledim. Yürüyüş acıktırıyor insanı. Hamağıma geri döndüm (kaybolup nerede olmadığımı bilemeyince biraz vakit aldı tabi dönüş).&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akşamı ettik böylece. Güneş çarpmasından dolayı gölgede takıldım. Akşama sahile inip kolaçan ettim. Sahile inen yolun sonunda belki 10 kadar köftecilerin el arabalarına benzeyen arabalarda içki yapıp satıyorlar. Bu seyyar barlarda her türlü meyve ve içki güzelce karıştırılıyor, makul bir fiyata servis ediliyor. Ben de bakkaldan önceden aldığım birayı bitirince, iki Belçikalı kızdan tüyo alıp, soldan dördüncü arabadaki Rudolfo’yu buldum. Genç ve şakacı Rudolfo kardeşime Maracujaroska (büyük ihtimal yanlış yazdım) sipariş ettim. Passion fruit ve votkadan oluşan bu içki krallara (yani bana) layıktı. Bir iki tane bundan yuvarladım. Sonra kızlar, biz bir yer öğrendik gündüzden, balık yiyeceğiz dediler. Ben de kızlara ben de fazla para yok, ben balığın kafasıyla, biraz ekmek yesem olur mu dedim (ama kafasının en leziz yeri olduğunu demedim). Olur, haydi gel bizimle o zaman dediler. Gittim. 1200 gramlık red snapper’ı mıncıkladım, balıkçı abiyle pazarlık ettim. Brezilya’da adamların ipinde değil vallaha. Parası bu, almıyorsan uza gite getiriyorlar. Biz de iyi lan, salatayı yanında ver bari dedik. Vermedi, altı real yazdı ona da şerefsiz. Ama balık gerçekten güzeldi. Sonrasında kızlarla helalleşip, helalim olan hamağıma dönüş yaptım. Kafa dumanlı israilli kız aynı şarkıyı çalmaya devam ediyor maalesef. Azcık sövdüm, ama bir taraftan da ninni gibi geldi. Sinekler tatlı uykumdan uyandıracak kadar saldırınca odama döndüm. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son günümde de gün batımını seyredeyim diye kum tepesine tırmandım akşamüstü. Rüzgarla beraber ha bire kum kalkıyor. Bu seferki makineyi kumla heba etmemek için gömleğe sara sara çekmeye çalıştım fotoğraflarımı. Saat ilerledikçe pek çok kişi yerini aldı kum tepesinin üstünde. Kasaba ve civarında atlarla gezmek mümkün. Arada atlarıyla tepede ve etrafta gezenlere imrenerek baktım. Çok keyif dolu bir aktivite gibi gözüküyor. Bir takım gençler kum tepesinden aşağı zıplıyor, yuvarlanıyor. Ben de özendim ama çantayı bırakmadım. Güneş aşağı indi, renkler güzelleşti. Kum tepesinden, okyanusun üzerinde kaybolan güneşe baktım. Bizim oralarda da böyle batıyor, ne var ki bunda diye düşündüm. Sol tarafta bir eleman (tip de oturuşta Egepen reklamındaki herifin aynısı) meditasyon mu, yoga mı ne yapıyordu. Koşup aşağı kaktırasım geldi. Aşağı yuvarlandıktan sonra da bu kadar huzurla dolu olur mu acaba diye düşündüm. Sonra kendime kızdım. Herkesin huzuru kendine. Sen de otur, sen de kapa gözleri, sen de huzur bul di mi. Oturdum, rüzgarla beraber içime kadar kum doldu. Kaşıntı yapınca kalktım. Ne husursuz adam demeyin lütfen, rica ederim. Aslında baya kıyak ortamdı ama şimdi memlekette havalar soğuktur falan, fazla imrenmeyin de kulağımı çınlatmayın diye böyle yazıyorum… Hava karardı. Güneş battı, dolunay doğdu. Kumdan arınıp, bu sefer caçhasaya her seferinde farklı meyveler kattırdım Rudolfo’ya. Kafayı parlattım. Hostelden iki fransız elemanla hareketli bir bara bakalım dedik. Lokal kızlar acaip dansediyorlardı. Ayak uyduramadım. Rudolfo’ya sövdüm, bu kadar içki koyulur mu, az koy, nasıl para kazanıyorsunuz ki zaten diye… Ama yine de birkaç saat takıldım barda. Sabaha otobüse yetişmem lazım geliyordu, ben de kumlu yollarda bata çıka döndüm hamağa. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Okuduğunuz üzere, birkaç günü de böyle geçirdim bu kasabada. Kumlu yolları ve kum tepeleri, meyveli içkileri, zamanın dışında ilerleyen yavaş ve farklı zamanı, pousadamın sürekli benimle uğraşan sempatik elemanları, İsrailli dumanlı kafalı kızımızın sürekli tekrar eden şarkısı, inatçı balıkçı, hamağım, ipimle kuşağım… Derken buradan da hareket etme vakti geldi. Dünyanın daha önce aklımıza hiç gelmemiş olan, varlığından haberdar olmadığımız yerlerinde de bir takım hayatlar sürüyor gidiyor. İnsanlar doğuyor, insanlar ölüyor, arasında da yaşayıp gidiyorlar. Bazı yerler değişik, çok değişik… Bu evrende yalnız mıyız acaba??? Kimbilir???&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Merak uyandıran bir kapanış oldu sanırım. İşin aslı mangalı yakmam lazım, akşam oldu bu yazıyı yazarken. Ben de sizleri düşünmeye sevkedip, sıvışayım diye hesap ettim. Dolapta iki kiloluk balığım bekler. Bu seferde pazarlık sökmedi ama çok makul fiyattı. Fazla zorlamadım. Buradaki arkadaşlara da balığın kafası yenmez, şurdaki kediye verelim bari deyip, hepsini kendi başıma yemem lazım…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-3069879138287855257?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/3069879138287855257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/jericoacoara.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3069879138287855257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3069879138287855257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/03/jericoacoara.html' title='Jericoacoara'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S45n2mFQlaI/AAAAAAAAAJE/oqfFGq2Zkkk/s72-c/Jericoacoara.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-2331389196868219287</id><published>2010-02-24T00:48:00.000+02:00</published><updated>2010-02-24T00:48:41.026+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Brezilya'/><title type='text'>Fortaleza</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S4Ra_KcAh_I/AAAAAAAAAI8/BMAPTGbCzAc/s1600-h/Fortaleza+U%C3%A7a%C4%9F%C4%B1.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ct="true" height="428" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S4Ra_KcAh_I/AAAAAAAAAI8/BMAPTGbCzAc/s640/Fortaleza+U%C3%A7a%C4%9F%C4%B1.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Otobüsü yakaladım ya şansa. Keyiflendim. Dört saat sürdü Rio. Sıkıntı yok. Hayaller kura kura geçti yol. Yarım saat içim geçmiş. Sonra yine kalktım. Otobüsler aslında yolculukta en sevdiğim zamanların başında geliyor. Bir tek ben mi böyleyim bilmiyorum, en çok otobüste kafam temizleniyor, ne yaptığımı, nasıl gezdiğimi anlayabiliyorum. Bazen farkında olmadan camdan dışarı bakarak sırıtırken buluyorum kendimi, bazen de derin derin düşünürken. Ama en çok otobüslerde oluyor bu. Niye uçak değil derseniz, galiba yaş ilerledikçe uçaklar daha korkutucu ve huzursuz olmaya başladı. Türbülanslar falan geriyor artık. Hem görecek daha az şey var camdan bakınca. Neyse, bu kadar felsefe yeter, ne diyordum. Evet, arada rehber kitabımıza da bakmayı ihmal etmedim tabiki. Fortaleza’ya gidiyorum ama nasıl bir yerdir acaba? Havaalanından şehre gidişe baktım. Şuna bin, buna bin, ama öğleden sonra Centro’da otobüs değiştirme, tehlikelidir yazıyor. Biraz gerildim. Tek gidiş o benim yatak ayırttığım hostele. Benim de birkaç kontörüm var Brezilya numarasından. İyiki de almışım numarayı. Aradım hosteli. Dedim böyle böyle, ben bu saatte varıyorum, nasıl geleyim. Sen hiç otobüse bulaşma, iki saat sürer, o saatlerde sakat iş dedi. Paşa paşa taksiye bin, ver 36 real dedi. Sinirim bozuldu. O para şehirlerarası otobüs parası yahu. Ama sırtta kocaman sırt çantası, küçük çantada netbook, YENİ fotoğraf makinesi, pasaport, cüzdan falan. Hemen bir hesap yaptım, taksiye o parayı vermeye karar verdim. Bir taraftan ne olcak yahu otobüste diyorum, öbür taraftan Centro’da eli bıçaklı haramilerin etrafımı çevirip, evim olan Deuter sırtçantam ve bütün malvarlığım olan küçük çantamla gülüşerek uzaklaştıklarını hayal ediyorum. Taksi mantıklı. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Uçağa atlayıp üç saat uçtum. İnince çıktım havaalanından. Hala acaba otobüse mi binsem diye düşünüyorum. Şaka tabiki. Bindim taksiye, garip bir şehir. Sokaklar bir boş, bir garip. Vardığımızda baktım hostel de garip. Şöyle söyleyeyim. İki kapı var. Şifre girince birincisi açılıyor, sonra ilk kapıyı kapatıp ikinci kapıya şifre giriliyor. Sonra avluya ulaşılıyor. Çok matah bir yer değil ama burada fazla kalmaya da niyetim yok. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hostel Iracema plajına yakın. Rehber kitap burada eğlence fena değildir yazıyor. Çıkıp bir baksam mı diye düşündüm çantaları odaya bırakınca. Gittim hostelin sahibi Gisele’e sordum. Oraya sakın gitme, yaşlı adamlar çocuk fahişeler peşinde, başka da bir şey yok dedi. Haydaaa. Nereye geldim ben. E nereye gidecem, şu hemen aşağıdaki kültür merkezine git dedi. Orada barlar falan var. Çıktım yürüdüm. Etraf bir değişik. Kültür merkezinin içinden geçtim, bar dediği birkaç yere baktım. Buralar da garip yerler. Sarmadı. Dönüşte hostelin karşısındaki bar-lokanta kırması yerde bir bira yuvarladım. Biraz televizyon seyrettim. Reality show zayıftı. Akabinde de vaktinde hiç beğenmediğim “Kingdom of Heaven” filmi başladı. Hem kötü film, hem portekizce. 10 dakika dayanabildim. Birayı devirdim. Dönüp uyudum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu sabahta çıktım biraz bakınayım diye. Gündüzün de geceden farkı yok. Önce insanlara biraz sordum, ne yapılır burada diye. Hepsi dudak bükerek bir şey yok ki dediler. Sonra tekrar çıkıp sahile yürüdüm. Sokaklar sakin, birkaç köşe başında 3-5 kişi öyle boş boş takılıyor. Yolda bir dilenci su istedi, vermeyince kızdı. Genişten tur atıp döndüm. Azcık nternet cafeye takılayım dedim. İki dakika oturdum, bağlantı kesildi. Yarım saat bekledim, gelmedi. Bolca su alıp hostele döndüm. Hava da alev gibi zaten gündüzleri. Amacım şehirden bir an önce kaçmaktı zaten. Ben de tıkılıp kalmamak için buraya, gidip asıl hedefim olan Jericoacoara’ya biletimi aldım. Yarın buradan acilen firar ediyorum. Gideceğim mekan çok güzelmiş. Birkaç gün orada takılıp oradan güneye doğru yavaş hareketime başlayacağım. Tahmin edeceğiniz üzere bu şehirde makineyle çıkmadım dışarı. Zaten çekecek bir şey de yok ya… Uçaktan çektiğim hava fotosuyla idare edin bu seferlik. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-2331389196868219287?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/2331389196868219287/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/02/fortaleza.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2331389196868219287'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2331389196868219287'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/02/fortaleza.html' title='Fortaleza'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S4Ra_KcAh_I/AAAAAAAAAI8/BMAPTGbCzAc/s72-c/Fortaleza+U%C3%A7a%C4%9F%C4%B1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-7142490391302841544</id><published>2010-02-24T00:43:00.000+02:00</published><updated>2010-02-24T00:43:10.611+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Brezilya'/><title type='text'>Paraty</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S4RZTS9_EbI/AAAAAAAAAIs/Qd69vVRhOS4/s1600-h/Paraty.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ct="true" height="428" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S4RZTS9_EbI/AAAAAAAAAIs/Qd69vVRhOS4/s640/Paraty.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;Karnaval bitiminde haliyle herkes Rio’dan kaçıyordu. Şehre iki saat otobüs ve bir feribot mesafedeki ada Ilha Grande popüler istikametlerden biriydi. Az daha oraya gidecektim ama yer bulma sorunu, bulursam çok pahalı olma ihtimalinden dolayı son dakikada otogarda fikrimi değiştirip Paraty adlı kasabaya gitmeye karar verdim. Bu kasaba otobüsle Rio’nun dört saat güneyinde. Hakkında güzel şeyler duyup okumuştum, ben de atladım otobüse. Akşam vardığımda adeta fırtına kopuyordu. Halbuki biraz turlayıp kalacak bir yer bulurum diye hesap ediyordum. Bir saat kadar otogarda yağmurdan dolayı mahsur kaldıktan sonra, benimle aynı durumda olan, otobüste tanıştığım, Avustralyalı arkadaşla internetten bakınıp birkaç yer aradık. Hepsi dolu. Son çare otogarın hemen dibindeki küçük hosteli denemekti. İyi ki de denemişiz. Arjantinli Pablo’nun işlettiği mekana vardık. Bir gecelik yer var dedi, ama yarın birşeyler ayarlarız. Sevindik.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ev Pablo’nun beş sene yaşadığı ev. Geçen sene hostel yapmış burayı. Başka yere taşınmış. Ama zaten burada yaşıyor sayılır. Ortam da ev ortamı gibi. Öyle kimlik, check-in, ıvır zıvır yok. Attı bizim çantalatı odaya. O akşam kendi arkadaşlarıyla yemek pişirip, caipirinhalarını yudumluyorlardı. O muhabbete geri döndü ben de gidip yolun karşısındaki marketten (şehrin tek süpermarketi), birkaç bira, biraz salatalık malzeme falan aldım. Mutfak da güzel, herşey var. Sağlıklı yemeğimi yaptım, yedim. Bahçede iki de hamak var. Biraz bira, biraz tembellik. Aslında karnaval sonrası aradığım yer böyle bir yerdi. Çok iyi geldi. Sabah kalkınca baktım masada bir kuş sütü eksik. Önce ürkekçe kahve alabilir miyim dedim. Pablo, bütün masa siz misafirler için deyince daldım kahvaltıya. Papaya, elma, muz, taze meyve suyu, salam, soslu sosis, peynir, kek, meyveli katı marmelat gibi birşeyler, ekmek vs… sonradan öğrendim ki benim şansa geldiğim Pablo’nun mekanının kahvaltıları meşhurmuş zaten internet ortamında. Millet reviewlarda hep kahvaltıdan bahsediyormuş. O akşam için yeri olmadığı için diğer yere şimdi mi bakarsınız, yoksa sonra mı diye sordu. Sonra da burada istediğiniz kadar takılın, akşama yatmaya gidersiniz diye de ekledi. Ben ortamı sevdiğim için, bu mekanda takılmaya karar verdim. Kahve, hamak falan…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Öğleden sonra hava kapalı olmasına rağmen çıktım şehri turladım. Tarihi bir mekan olan bu kasaba yerli yabancı turistlere evsahipliği yapıyor. Tarihi şehir merkezi trafiğe kapalı. Sokaklar arnavut kaldırımına benzeyen, fakat daha kocaman taşlardan inşa edilmiş. Eski beyaz binalar, renkli cam çerçeveleri, fiyakalı restoranlar, sanat ve zanaat dükkanları eski kente yayılmış durumda. Tarihi kiliseler ayrı güzellikte. Limanında kayıklar dizilmiş. İçinden ufak bir dere akıyor. Üzerinde ufak bir köprü var. Bazı yerleri bana Marmaris’in eski halini anımsattı. Marina inşa edilmeden derenin üzerinde eski bir köprü vardı Marmaris’te. Balıkçı tekneleri olurdu derede. Burası da öyle. Köprüyü geçip tepeye hafif tırmanınca eski bir kale var. Kale namına pek bir şey kalmamış, üç beş tane top duruyor. Ama manzara güzel. Genel anlamda sakin bir kasaba. Öyle bam güm eğlence yok. Zaten insanlarda bunun için geliyor sanırsam. Daha çok loş, sakin müzikli, mumışıklı restoranlar var. Sokaklar fenerli. Böyle turlarken akşam oldu. Pablo bizi kalacağımız yere götürdü. Mekan kötü, ama sahibinin şehir merkezinde başka bir hosteli daha varmış. Orada makul fiyata ye yiyebildiğin kadar barbekü, ve de iç içebildiğin kadar caipirinha varmış. Birkaç kişi gidip bakalım dedik. Etleri tavukları sosisleri salataları ve de içkileri görünce kalmaya karar verdik. İnsan gibi yemedik, insan gibi içmedik. Adamlar en son lime bitti deyip bize ananaslı caipirinha verdiler. Belli ki ananasları da bitmiş, zira ananas tadı alamadık. Anladık ki gitme vakti gelmiş. Şiş mide, sallanan kafalarla huzurevi kılıklı hostele döndük. Sabah buranın kahvaltısından (Pablo’nun kahvaltısına yanaşamaz ya) faydalanıp hemen çantaları sırtlanıp eski mekana kaçtık. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Paraty’nin civarında da görülecek çok yer var. Adalar, koylar, kumsallar… Bir seçenek tekne turuydu. Gidenlerden duyduğum kadarıyla kağıt üstünde ucuz gözükse de, öğle yemeği, ıvırı zıvırı derken çok para söğüşlüyorlarmış. Ben de tekne turu yerine Paraty’nin 25 km güneyindeki meşhur Trindade Plajı’na gitmeye karar verdim. Gidecek birkaç kişi daha vardı. 50 metre ötedeki otogara gittik. Öğlen kalkması gereken otobüs yok. cumartesi olmasından ötürü de kalabalık çok. Sonra bir otobüs yanaştı, inenler indi, tam kalabalık olarak saldırdık otobüse, kapıyı kapatıp, sırıtarak gitti eleman. Bu değilmiş. Sonra bir tane daha küçük otobüs geldi. Tam buna saldırdık, bu da kapıları kapattı. Sanırsam ki bir ilave otobüs çağırdı. İkincisi gelince kimse geride kalmadı, herkes atladı. Yolculuk 45 dakika sürüyor. 20 dakika rötarla bindik, saat birde vardık. Şansa hava bulutlu yine. Gittiğimiz taraftaki ilk kumsal küçük, ve cafelerle dolu. Millet birasını açmış keyif yapıyor. Brezilya’nın neresine giderseniz gidin, hangi saat olursa olsun, her yerde bira içen insanlar göreceksiniz. Her yerde satılıyor, genelde soğuk ve soğukluğu muhafaza eden zımbırtaların içinde getiriyorlar, ve küçük bardaklar veriyorlar yanında. Böylece ısıtmadan birayı indiriyorsunuz mideye. Üç dört real arasına 600 ml olan büyük şişelerden her yerde bulmak mümkün. Biz bu kumsalı geçip bir sonrakine baktık. Doğal oluşum harika. Ortada kocaman bir kaya, dev dalgalar patladıkça köpükler havaya saçılıyor. Yanda bir dere ormanın içinden denize akıyor. Aynı zamanda bir milli park burası. Ormanın içine yürüyüş yolu var. Burda turlamak mümkün. Gittik gezdik. Geri dönüp 400 metrelik başka bir orman yürüyüşünden sonra daha uzun ve sakin olan diğer kumsala geçtik. Kimi tembeller teknelerle geçiyor diğer tarafa. Biz yürüdük. Burada biraz tembellik ettik. Barbeküden tanıdığımız sıkıcı ingilizlere rastladık. Sıkıldık, geri dönüp cafelerin olduğu yere dönüp bir iki bira devirdik. Sörf yapan veletleri takdir ettim kendimce. Denge çok önemli bu sörf işinde diye düşündüm, ama kimseyle paylaşmadım bu düşüncemi. Bazıları gerçekten yetenekleydi. Brezilyalı kızlar tabiki güzeldi. Akşam oldu. Uyuya uyuya döndük otobüsümüzle.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Döndük baktık Pablo kara kara düşünüyor. Dedim ne iş. Eşi Arjantin’deymiş iki aydır, geri dönmüş. Acısını paylaştık. Ama kızı çok sevimliymiş Pablo’nun. O İspanyolca konuştu, ben Türkçe. Anlaştık, oynadık. O daha çok ısırdı ama oynadık diyelim. Sonra gidip alışveriş ettim, mutfağa daldım. Tabi herşey eksik biz de. Elemanın mutfağında ne varsa kullandık. Sarımsak alabilir miyim? Al! Yağ lazım? Kullan. İçkiye lime? Bana iki tane bırakın yeter… Bir de domates keserken heyecanlandım, elimi havaya kaldırdım bıçakla, ampulü patlattım. Adama kardan çok zararımız dokundu. Ertesi günü de güneye mi insem, kuzeye mi çıksam kararsızlığı ile geçirdim. Aslında ilk niyet daha güneye inmekti. Ama sonra kuzeye çıkmak zor olacak diye düşündüm. Son dakikada karar vererek Rio’dan üç saat uçuş mesafesindeki Fortaleza’ya (Kuzey) biletimi aldım. Oradan yavaş yavaş, sahilden Rio’ya doğru inerim diye düşündüm. Sahil şeridinde görmem gereken yerler var. Sonra bu havanın pırıl pırıl olduğu günde bir daha sokağa fırladım. Bol bol fotoğraf çektim. Pablo’ya borcumuz birikti. ATM bulmak lazım. Bu Brezilya’da ATM’ler nasıl çalışıyor, halen anlamış değilim. Kiminle konuştuysam da aynı şeyi söylüyor. Bu kadar ülkede hiç sorun yaşamadım, bu ülkede bazen çalışıyor, bazen çalışmıyor namuussuz cihazlar. Hiç turist-friendly değiller. İngilizce menü çoğunda zaten yok. Şansım yaver gidince para çekebiliyorum, gitmezse başka bankada deniyorum. Bir şekilde yolsuz kalmadım daha. Bu seferde biraz nakti güç bela kaptım.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dinlence, hamak, yemek derken günler geçti. Yola düşme vakti geldi. Biletlerimi ayarladım. Son akşam da Pablo mangal yapıyormuş. Ben ve birkaç kral elemanı daha davet etti. Bu Arjantinliler de bizim gibi mangalcı. Hiç sekmez, haftada en az iki kere yakarım ben bu mereti dedi. Bol sosis ve iki adet devasa eti odun ateşli mangalda yavaşça pişirdi. Kankası Marcelo salatayı halletti, ete de çok bomba bir sos ayarladı. Yağ, taze sarımsak, bolca kekikten oluşan sos lokum gibiydi. Ailesi, birkaç aile dostu, ve biz birkaç gringo daldık etlere. Tıkabasa dolduk, artık utandım da durdum vallaha. Yoksa daha et vardı. Ağırlık çöktü sonrasında. Hamakta biraz sızmışım. Kalktım geceyarısı, gündüzden aldığım mangoyu dilimledim. Mango yola gitmez, başkasına da yar etmem. Kocaman da namussuz. Yiyebildiğim kadarını yedim, gerisini de sevaptır diye masada bıraktım. Yesin garibanlar.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabaha yolculuk vakti geldi çattı. Pablo ne ampulün parasını, ne barbeküyü ne de yıkadığı çamaşırın parasını almıyordu az daha. Güç bela bir on real fazla verdim de kabul etti. Paraty macerası da böyle sonlandı. Böyle huzur dolu mekanlar bulunca insan fazla kıpırdayamıyor. Burada bol bol yemek pişirdim, hamakta sallandım, Pablo’nun kızı Avril’le oynadım. Şehri tavaf ettim. Ama yollar uzun. Gitme vakti geldi. Önce Rio, sonra havaalanı, oradan Fortaleza… Sabah bir saat yirmi dakika erken kalkmama rağmen 09:20 otobüsünü kaçırıyordum az daha. Olacak iş değil. Kahvaltı masasına fazla takıldım tabi. Allahtan otobüs geç kalktı da yetiştim. Birgün Paraty’ye yolunuz düşerse gidin Pablo’ya selamımı söyleyin…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-7142490391302841544?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/7142490391302841544/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/02/paraty.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7142490391302841544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7142490391302841544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/02/paraty.html' title='Paraty'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S4RZTS9_EbI/AAAAAAAAAIs/Qd69vVRhOS4/s72-c/Paraty.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-7830483242103730463</id><published>2010-02-15T20:36:00.000+02:00</published><updated>2010-02-15T20:36:10.484+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Brezilya'/><title type='text'>Rio De Janerio</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S3mPBy0Ww5I/AAAAAAAAAIk/fKmlHJDGsCo/s1600-h/DSC00166.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ct="true" height="428" src="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S3mPBy0Ww5I/AAAAAAAAAIk/fKmlHJDGsCo/s640/DSC00166.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Auckland’da havaalanına varınca anladım ki bizim isim sistemde yok. Sen bu uçak için bekleme listesindesin dediler. Aldı mı bir korku beni. Hostele parayı ödemişim zaten karnaval zamanı diye. Gergin bekleyiş başladı. 45 dakika kala uçabilirsin dediler anca, ben de sevindim. Ama tabi macera daha burada bitmiyor. Vallaha tam ne kadar uçtuk bilmiyorum (10-11 saat kadar sürdü galiba) ama Santiago’ya vardım. Uçakta bol film opsiyonu olunca iki film birden yaptım. Uzun zamandır filmlerden uzak kalmıştım. Bir komedi bir macera. Yoksa iki film birden yanıltmasın sakın. Sonra “Kim 500 Milyar İster” oynadım. İngilizce versiyonunda çok ilerleyemedim. Genelkültürle ilgili oyundan vazgeçip tetrise başladım. Uçaktaki cihazla oynamak zor oldu. Baktım bu da sarmadı biraz pokere takıldım. Sonra da iki saat kadar uyudum. Neyse, Santiago’ya dönelim. Karnavala yetişeceğim diye Santiago’da bileti değiştirmem gerekiyordu. Gittim sordum nasıl yapacağız diye. Önce mümkün değil gibilerinden yaklaştılar. Sonra üstleri olan kadın çok yardımcı oldu. Yarım saat uğraştı ve bizim bileti düzeltti. Hatta Rio uçağına da oturtmayı becerdi beni. Tayland’dan aldığım bilekliği hediye ettim ben de. Çok sevinmedi gibi geldi. Ama yine de çokça teşekkür edip başladım uçağı beklemeye. Uzatmayalım, Rio’ya gece yarısı vardım. Otobüsler bitmişti. Çıktım üst kata. Araştırdım millet nereye açmış tezgahı diye. Cafenin birinin koltuklarına yattım, ayağımın altına da bir sandalye çektim. Uyudum mu uyumadım mı anlamadım ama bir şekilde sabahı ettim.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabah otobüse 8 (4 USD civarı) Real verip Botafogo’da ki hostelimi buldum. Her zaman ki hikaye, check-in için öğleni beklemek lazım. Beleş kahvaltıya yüklendim ben de. Sonra oyalandım biraz. Gittim ara sokakta bir berber bulup kafayı kazıttım. 10 Real dediler, içime oturdu. Bundan sonra Bolivya’ya kadar saç traşı yok. İlk gün olunca önce biraz dinlendim ama akşamüstü caipirinha’nın bir tadına bakayım dedim. Şeker kamışından damıttıkları Rum benzeri cachaça içkisiyle, lime, bolca şeker ve buzu karıştırıyorlar. Aslında önce lime ve şekeri güzelce eziyorlar. Nasıl çarptıysa sırasını hatırlamakta zorlanıyorum. Bir nevi açık yeşil peri bu içki. Şekerle kana çabuk karışıyor. Bunlardan bolca yudumluyorum son günlerde. İlk akşam hostele yakın bir kulüpte parti varmış. Takıldık milletin peşine gittik. Ben akıllı saatte döndüm. Zaten jet lag falan olma durumumum vardı tabiki. Kalanlara hafiften kazık atmışlar. Etraf sarhoş gringo dolunca, elemanlar acımıyor. Bunların elindeki kağıtlara ne yazmışlarsa artık millet iki katı para ödeyip anca çıkabilmiş.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci gün şehir turuna yazıldım. Bir günde baya bir yer geziliyor. Kendi başınıza yapmaya kalksanız da yüklü bir meblağ tutacak bir tur. Ama asıl ben yeni foto makinesinin üstüne titriyorum. Rehberle gezmek daha akıllıca olur dedim. Geldiler aldılar bizi. Trafik bu şehirde de sağlam. Şöförlerin burada da allahı yok. İstanbul’da yola atlayınca frene hafif bir dokunurlar. Bunlar gaza asılıyorlar, sanki atari oyununda çarpıp da puan toplamak ister gibi. İlk önce İsa Heykeline gittik. Rio yanıyor. Rutubet, sıcak kafayı döndürüyor. Rehber de dedi ki “Rio’da iki mevsim var derler, yaz ve cehennem”. Minibüsteki herkes kafasıyla onay verdi bu yoruma. Heykelde yarım saatimiz vardı. Ben yeni makinenin heyecanıyla arkadan bir İsa karesi alayım derken benim güneş gözlüğü düştü, trabzanlarda en aşağı kadar kayıp kayboldu. Hemen koştum aşağıya doğru, ara ara yok. Geriye tek seçenek kaldı, ızgaraların arasından cafenin alt kısmında çalışan abilere bağırmak. Anırdım da duyurdum sesimi. Izgaranın arasından düşmüş hakkaten. Abi de müslüman çıktı, verdi bizim gözlüğü. Sevindim, ama on dakikadan oldum. Sonra şöyle şehre baktım beş dakika kadar. Coğrafyası harika. Tepeleri, plajları, yeşilliği. Şanslı vatandaşlar. Ama bunlarda bizim gibi kaosa çevirmekte ustalar bu güzel coğrafyaları. Rehber heykel için Özgürlük Anıtı’ndan sonra dünyanın ikinci en büyük heykeli dedi. Tamam etkileyici ama bu, yeni yedi harikadan biri olabilir mi diye de düşündürüyor. Angkor ve Ayasofya dururken özellikle…. Bulutlu hava da güzel fotoğraflar çekmeme olanak verdi. Biraz acele oldu gerçi. Zaten gözlükle kaybedince vakti, en son ve en geç ben döndüm buluşma yerimize.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akabinde Maracana Stadyumu’na uğradık. İçeri bu turla giremiyormuşuz. Dışarıdan biraz inceledik. Meşhur futbolcuların ayakizlerini ve Zico’nun heykelini gördüm. Çarşamba sağlam bir maç var. Rio’da kalmayı becerebilirsem o maça gitmeyi planlıyorum. Akabinde Metropolitana Katedrali’ne kısaca uğradık. Koni şeklinde devasa yapının renkli camları içeriden harikaydı. Buradan Pao De Açucar adlı muhteşem manzaralı tepeye devam ettik. Daha alçak tepede aktarma yaparak tepeye teleferikle varmak mümkün. Tepeden bütün şehir ayaklar altında. Küçük bir daire çizerek heryeri görmek mümkün. Koca koca kuşlar etrafta süzülüyor, deniz parlıyor. Burada uzun uzun kaldık, tadını çıkardık. Rio’da mutlaka görülmesi bir yer bence, gelen varsa bu tarafa kaçırmasın. Günübirlik şehir turu böylece son buldu. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi gün için de favela turu satın aldım. Favela bu vatandaşların gecekondu mahalleri. Brezilya filmlerinden hatırlayacağımız, uyuşturu çeteleri tarafından idare edilen, polisin fazla girmediği yerler. Turu organize edenler buradaki sosyal kuruluşlara bağış ve yardımlarda bulunuyorlar. Böylece içeri girebiliyorlar. Hem arada halk da birşeyler satıyor, az da olsa gelir sağlıyor. Tura aşağıdan favelaların ulaşım aracı olan motosikletlerle başladık. Bizi en tepedeki buluşma noktasına götürdüler. Oradan da rehberle beraber aşağıya doğru yürüyerek indik. Önce insan biraz geriliyor tabiki. Fotoğraf çekilebilecek yerlerde söylüyor, çekilmeyecek yerlerde uyarıyor. Uyardığı noktalar belli ki doğru noktalar. Ellerinde telsiz, bellerinde silahları ile güneş gözlüklü gangsterler turluyor. Ama bunlar dışında insanlar genellikle dostane idiler. Biraz bize buradaki işleyişi anlattı. Uyuşturucu buradan dağılıyor, burayı yöneten çete şudur, toplamda üç büyük çete vardır, kiralar budur, satılık fiyatları şudur, su ve elektrik işleri böyle yürür gibi detaylar verdi. Fukaralık çok fazla olsa da, uyuşturu çeteleri yönetse de suç fazla değildir diye de ekledi favelaların içinde. Kendi içlerinde bir düzen de tutturmuşlar. Arada yetimleri ziyaret ettik, yolda incik boncuk satan çocuklardan bir iki bir şey aldık. İnsanlarla şakalaştık. Bolca fotoğraf çektik. Bugün benim için oldukça ilginçti. Gerçi turla favelaya gitmek başlı başına garip ama tabancalı kanun kaçaklarıyla selamlaşıp bu bölgeleri gezmek daha da garip. Artık bir dahaki sefere kendi başıma giderim, nasıl olsa ahbap olduk milletle.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akşamüstü de Ipanema Plajına devam ettim. Metrodan çıkıp yürümeye başlayınca sahile indim. Kumsalda ilerlerken ilk geçtiğim noktada bir gariplik vardı. Bir sürü speedo mayolu abi pis pis (ya da tatlı tatlı bilemiyorum) bana bakıyorlardı. Kafayı sağa çevirip gökkuşağı bayraklarını görünce adımları hızlandırdım. İleride (baya ileride) kendime güzel bir yer edindim. Etrafta pek çok tanga mayolu kız güneşleniyorlardı. Brezilya kadar karışmış bir ülke yoktur herhalde genler konusunda. Bembeyazdan kapkaraya kadar her renk insan var. Ama özellikle ara tonlarda olan ablaların ayrı bir güzelliği var gibi. Mayoları sergileyişleri (sergilenecek fazla bir materyal yok ya) ise şahane. Ben de biraz güneşlendim, takıldım etrafı seyrettim. Arada gruplar kızlı erkekli futbol oynuyorlar. Biz de top sektirmece oynadık ama 10-15 kere falan sektirebilirsek sevinirdik. Adamlar ve kızlar topu düşürmüyorlar. Geri dönüşte anladım ki bu bir şey değilmiş. Adamlar foot volley oynuyorlar. Beach Volley filelerinde ayakla oynuyorlar yani. Fiziğe aykırı yaptıkları hareketler yemin ederim. Nasıl karşılıyorlar o sert ve sinsi topları, inanamazsınız. Akşamüstü plajlar böyle takılan insanlarla doluyor.Gündüz sahil envai çeşit yiyecek içecek satılıyor. Millet şemsiyesi, sandalyesi, içeceği ile keyif çatıyor. Ben yalnız olunca malzemeleri kollamak için denize bu seferlik girmedim. Bir dahakine umuyorum.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir iki satır da gece hayatıyla ilgili yazayım. Karnaval başladı tabiki. Lapa isimli bölge şehrin uyumadığı nokta. Ben de birkaç kez gitme imkanı buldum. Burda insanlar sokaklarda takılıyorlar. Arada keyfi isteyen barlara kulüplere giriyor. Heryerde içki satın almak mümkün. Arada mola verip atıştırılıyor. Sonra içmeye devam. Parkta sızanlar, öbür tarafta istifra edenler. Tam bir günah yuvası. Parkta sızanları uluorta soyuyorlar. Vatandaşın birisinin çantasını 100 kişinin içinde iki velet içinde ne var diye inceleyerek deştiler. Sonra da alıp gittiler. İllaki sızmak gerekmiyor. Hostelden bir kızın kolyesini hop diye boynundan koparmışlar. Daha başka soyulanlar da var tabi. Mekana dönersek, sabah altı bile olsa sanki akşam altıymış da, herşey yeni başlıyormuş gibi. Kalabalık ki ne kalabalık. Her türlü insan var. Çoluk çocuk bile dışarıda. Bunların anası babası yok mu diye düşünüyor insan. Ayrıca çeşitli bölgelerde ve yerlerde sokak partileri oluyor. Saatlerini buluyorsunuz, biraz orada takılıp sonra bir diğerine atlıyorsunuz. Burada tam anlamıyla dağıtıyor insanlar. İnsanların enerji potansiyeli beni hayrete düşürdü. Ben karnaval öncesi birkaç günden ötürü pili bitirdim neredeyse. Dışarı da çıktım baya ama günü doğurana kadar değil. Millet sabah sekizde hostele gelip, öğlen kalkıp içmeye devam ediyor. Bir şey daha keşfettim, beyaz kızlar Brezilyalı adamların hastasıymış. Adamların hakkını verelim, hepsi artist ama bu kızların içinde bu kadar sevgi olduğunu hiç düşünmemiştim. Karnaval zamanı dağıtmayan yok gerçi. Şu ana kadar bir kusurum var. O da makineyi karnaval aktivitelerinin olduğu yere götürmedim. Çok sakat vallaha. Bir makine kaybedince, ikincisi kilitli dolaptan bile zor çıkartılıyor. Ben zaten daha uzun ve detaylı yazmayı planlıyorum ama önce son iki gündür delinmek üzere olduğu için bana eziyet çektiren midemi biraz bira ile serinleteyim… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-7830483242103730463?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/7830483242103730463/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/02/rio-de-janerio.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7830483242103730463'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7830483242103730463'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/02/rio-de-janerio.html' title='Rio De Janerio'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S3mPBy0Ww5I/AAAAAAAAAIk/fKmlHJDGsCo/s72-c/DSC00166.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-2799820998529605308</id><published>2010-02-06T10:43:00.001+02:00</published><updated>2010-02-06T10:45:03.306+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Zelanda'/><title type='text'>Yeni Zelanda - Güney Ada</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S20q5ncD_VI/AAAAAAAAAIc/jKmdLF-KsbE/s1600-h/DSCN2249.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="480" kt="true" src="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S20q5ncD_VI/AAAAAAAAAIc/jKmdLF-KsbE/s640/DSCN2249.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;* Karikatürcülerin çizmediği zaman eskilerden koyması gibi, bu da ben makinesiz ve hüzünlü bir şekilde denize bakarken (Judith'in makinesinden)&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Sabah tur otobüsüne yeniden binerek yola koyuldum. Wellington’daki yatak sorunumdan sonra otobüse yetişmek iyi geldi. En azından yatacak yer garanti ediyorlar. 10 dakikalık yolculuktan sonra iki ada arası seferi yapan kocaman geminin olduğu iskeleye vardık. Uçağa biner gibi büyük çantaları verdik, yedinci kattaki cafenin ve rahat koltukların olduğu yere geçtik. Yolculuk üç saat kadar sürüyor. Anlamadan geçti. Güney adaya bağlantı noktası olan Piction’a vardık. İnince bagajları alıp otobüsü bulduk. Asıl hedefimiz burası değil. Gideceğimiz kasaba (şehir) Nelson. Bu güney adanın kuzey bölgesinde bolca üzüm bağları var. Şarapları da meşhurmuş. Yolda bu bağlardan birinde mola verdik. Bağış kutusuna iki dolar salladım, dört çeşit şarap tattım. Oldukça lezzetliydi. Hanfendi nasıl tatmamız gerektiğini anlattı biraz. Önce biraz çalkalayacakmışız, oksijenle aromalar daha fazla açığa çıkacakmış. Sonra (zaten bir yudum veriyorlar, halbuki tonla para bağışladım) aldığımız yudumu ağzımızda çalkalayacakmışız. Tükürmek isterseniz şuraya lütfen diye de ekledi. Ben azlığından yakınıyorum, kim tükürür bunu diye düşünmeden edemedim. Uzun lafın kısası, lise yıllarını Güzel Marmara, güney bölgelerimizde ise Evin ve Efes Güneşi gibi kaliteli şaraplarla yakın ilişkide geçiren benim gibi bir zat için bu şaraplar yeteri kadar iyi değildi. Ben de ne para verecem ki bu kıytırık şaraplara deyip bir şişe bile satın almadan devam ettim yola. Ama Yeni Zelanda’nın belli yerlerinde çok güzel bağlar var ve çok güzel şaraplar üretiyorlar. Bozcaada’nın büyüğü işte.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akabinde orta halli bir kasaba olan Nelson’a vardık. Şehir merkezindeki hostele yazılmışken, ihmalkar şöförün azizliğine uğradık. O hostel doluymuş. Bilmemkaç numaradakilerden sonrası öbür yere geçecek dedi. Gittik biz de artanlar olarak. İyi de oldu. Beleş internet ve çamaşır yıkama imkanı vardı. Ticaretle alakası olmayan tatlı insanların işlettiği bir mekan. Esas amca anahtarları veriyor, sonra seksenli yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim annesi 3-5 kişi toplayıp odalarına götürürken neyin ne olduğunu anlatıyor. Bunu da belki 6-7 kere yapıyor üşenmeden. Ben olsam askeriyedeki gibi meydana toplar, bağırarak bir kerede anlatırdım vallaha. Wellington-Nelson arası nereredeyse tam gün süren bir yolculuk. Akşamı ettik. Bizim odaya da iki metrelik İsveçli Viking düştü. Sürekli gülüyor eleman. Önce biraz aklıevvel sandım ama sonra kral çocuk çıktı. Dünya umurunda değil, ondan gülüyormuş meğer. Akşam da beni de birkaç başka insanla ikna etti dışarı çıkmaya. İyi dedik. Nelson küçük kasaba dedim ama kocaman mekanları ve hareketli bir gece hayatı var. Yine de çok bir şey beklememek lazım tabi. Biz backpackerlara da çok kıyak bir fiyat veren bar vardı. Sanırım geceyi orada kapattık. Sonra dönüş yolunda kaybolduk. Kasaba küçük diyorsun, sonra da nasıl kayboluyorsun demeyin. Oldu işte. Bir yerden yanlış dönmüşüz arkadaşım. Sora sora bulduk ama saat biraz geçti. Otobüs erken, 08:30. Bu viking azmanı dorm odasına varınca, sen de saat var mı, ben benim saati duymuyorum dedi. Ben sen müsterih ol. Ben kuş ötse dışarıda hemencecik uyanırım dedim. Uyandım, saat 10:00. Otobüs gitmiş. Bizim kaldığımız odadakiler o gün gidecekler arasında olmayınca, biz de mışıl mışıl uyumuşuz. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kalktık. Zaten gitmiş otobüs, aceleye gerek yok. Sert bir kahve, azcık ayılır gibi olduk. İşin ehemmiyetini sonra anladık. Bir şekilde bir sonraki durak olan Westport’ta otobüsü yakalamamız lazım. Yoksa diğer otobüslerin hepsi dolu, yolda kalacağız. Kiralık arabalara baktık, bir şehirde al öbür şehirde bırak yapmıyorlar. O günün otobüsleri de kaçmış. Ertesi güne beklemek olmayacak. Geriye tek seçenek kaldı: Otostop. Öğleni ettik. Karnımızı doyurduk. Bira kartonunun arkasına kocaman “Westport please” yazıp yola düştük. Sapağa kadar yürüyüş, orada biraz sürünüş. Bu işlerden ikimiz de çakmıyoruz. Karikatür gibi sahne. Dev İsveçli, cüce Türk, iki çirkin adam yol kenarında bekliyor. Baktım bu dana kartona hakim değil. Aldım ve beklemeye başladım. Cazibem sayesinde iki güzel Maori kız aldılar bizi arabalarına ama sadece bir sonraki kasabaya kadar. Onlarla helalleştik (sarılmadık). İkinci şahıs da Maori’ydi ama dev cüsseli ve dövmeli olanlarından. Yolda bir manzara noktasına biz sormadan dönüş yapınca, bu adam bizim çantaları alıp yoluna devam edecek diye düşünmeden edemedik. Ama manzarayı gösterdi sadece. Sonra da bir dağın başında bıraktı. Üçüncü şahıs Sam çok kral eleman çıktı. Bu arkadaş virajlara iki teker üstünde giriyor ama çok hoşsohbet. Kendisi de çok gezmiş, çok otostop çekmiş. Baya bir mesafe götürdü bizi Sam. O da bizi bir sapakta bıraktı. Burası da başka bir dağbaşı. Güney Ada Kuzeye göre oldukça az insan barındırıyor zaten. Gelen geçen az. Bir köprüyü aşarken Bizim viking fotoğraf çekecem diye durdu. Sonra da kartonu nehre düşürdü. İnilecek gibi değil aşağısı. Suratına önemli değil dedim ama içimden sövdüm. Biraz yürüyüp gölgeye sotelendik. Dördüncü hayırsever amcaya ben yol kenarından bağırdım. Altmışlı yaşlarında tam bir beyefendiydi. O da bizi muhabbet eşliğinde biraz ileriye taşıdı. Ona da teşekkür ettik. Bir sapak daha. 20 dakikalık bekleyişten sonra uzaktan gelen arabaya el ettik. Durunca hatamızı anladık ama çok geçti. İçinden çıkan iki abinin tipini tarif etmek zor. Araba station vagon. Dişlerinde baya eksik olan eleman bagajı açtı. Bir adet kürek, uzun metal bir alet ama ne olduğunu anlamadım. Bir kova ve balık oltası var. Bizim çantalara yer açtı. Bindik arabaya ama ikimiz de gerginiz. Solda oturanın üzerinde o sıcakta mont, boynunun etrafında havlu var. Bira içiyor ve arada küçük haplar atıyor. Nasıl terliyor anlatamam. Şöför sakin, uzun saçlı, her yeri dövmeli. 35 km maksimum sürat veren yerlere 80 km süratle giriyor. Frene bir kere basmadı şerefsiz. Baktık pantalonlar falan da topraklı. Dedim balığa mı gittiniz abi. Onun gibi birşey dedi, başka da bir şey demedi. Biz de fazlasını sormadık. Arada sohbet ettik. Bazen dediklerinden hiçbirşey anlamadık, tebessüm ettik. Hayatımın en uzun 45 km’siydi. Ama abiler ormana kimi gömdülerse gömdüler, bizleri kalacağımız hostelin kapısına kadar bıraktılar. Centilmen katiller. Sarıldık helalleştik. Akşama gelin dedikleri bara gitmedik tabiki. Hem korkmuşuz, hem de pestilimiz çıkmış; hala hayatta olduğumuza şükrederek günü kapattık. Otostopa tövbe ettik. Ama doğruya doğru, çok güzel ve macera dolu bir gündü…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi saba otobüse ilk binenler arasındaydım. Saat çalınca hiç ertele düğmesine basmadım, hemen kalktım. Sonraki birkaç gün de bu hızlı tempoda devam etti. Kısa zamanda ilerlemek bu ülke için doğru bir iş değil. Bir iki ara durak daha derken dünyanın macera başkenti olduğunu iddia ettikleri Queenstown şehrine vardık. Buraya gelenler uzun kalıp, yapılabilecek her türlü aktiviteyi yapıyor. Bungee Jupmping’den tutun Skydiving’e, ata binmekten kanyon maceralarına. Sonu yok. Galiba haklılar bu macera işi konusunda. Bütün ülke sınırsız aktivite ile dolu. Küçücük kasabalar bile bir aktivite ile özdeşleşmiş. İyi de pazarlıyorlar. Heryerden gençler akın akın geliyor. Doya doya eğleniyorlar, doya doya aksiyona katılıyorlar. Ülkenin her yerinde bir şey var. Queenstown da muhteşem bir yer. Dağların arasında, göl kenarında süper bir mekan. Eğlence deseniz, şehir uyumuyor zaten. Macera hakkını kullanmamış olanlar burada istedikleri gibi kullanabiliyorlar. Gölün kenarında yürüyüş parkurları, parkları var. Suyu çok soğuk gerçi. Rehber-şöför sallamadıysa yaz ve kış arasında sadece iki derece farkediyormuş suyun sıcaklığı. Ben girmeyeceğim için çok sallamadım açıkçası. Polisler de ayrıca kibar. Sahilde bir arkadaşla bira içerken geldiler. Ben şimdi sizi görmedim, duvarın arkasına atlayıp bitirin içkinizi, sonra da tozolun dedi. Yoksa “I have to lock you up” diye de ekledi. Alman arkadaşın “lock you up” kısmını “knock you out” anlayıp, heyecanla nasıl yani demesi polisleri bile güldürdü. İçeri alırım ile burnunu kırarım biraz farklı şeyler tabi. Biz de bilmiyorduk dedik, sonra da teşekkürler deyip sıvıştık. Burada da iki gün geçirdim. Maalesef pahalı aktivitelere katılamadım. Hergün hergün otobüs feleğimi şaşırttı zaten. Son gün de Christchurch kentine geçtim. Bu da tam gün sürdü. Uçak sabahın kör karanlığında kalkacak Auckland semalarına doğru. Ben de geceden geçtim havaalanına. Tam uyuyacak cillop gibi bir yer bulmuşken güvenlik burası yassah dedi. Uluslararası varış terminali serbestmiş. Ben de telefonların altına açtım uyku tulumunu, fındık fıstık yiyip uyudum. Heryerim tutuldu geceden. Auckland’a vardım. Bir iyi haber, fotoğraf makinesi edindim. Rio’da araklamazlarsa bir sonraki yazımı karnaval fotoğraflarıyla taçlandıracağım diye umuyorum. Az kıyafetli sambacı kızların resmi olacak bol bol. Zaten flickr’da istatistiklere bakıyorum. En kral fotoğrafa talep az, sahilde iki manita fotosu koydum, grafik tavana vurdu. Şaka bir yana, fotoğraf makinesiz kendimi çok kötü hissetmiştim. Umarım şu kısa kargaşadan sonra Latin Amerika’da her türlü şahlanacağım (fotolar ve yazılar açısından).&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yeni Zelanda’ya ilgili son bir kısa özet geçeyim isterim. İki ada da doğa harikası. Yemyeşil, masmavi, buzullardan gelen suların karıştığı göller camgöbeği renginde. Nehirler akıyor, foklar-yunuslar-balinalar denizde yüzüyor, hayvanlar heryerde geziyor. Otobüsle giderken kartalları havada görüyorsunuz, doldurulmuş bir şekilde BJK başkanına hediye edilmiyorlar. Bütün ülke şu eskiden TRT 2’de, yirmi dakikada muhteşem resimler yapıp teknikleri öğreten abinin tualleri gibi (Neydi adı, rahmetli olmuştu değil mi?). Etkilenmemek mümkün değil. Ben sırt çantalı gençlerin organize eğlence ve tur otobüsünde son bulmama rağmen dibim düştü. Doğa seviyorum diyen insan bu ülkeden ayrılamaz. Yaşanır mı burada derseniz, koca ülke nüfüsu İstanbul’un dörtte biri. Ben şahsen azcık şehir de sevdiğim için uzun süre yapabilir miyim bilmiyorum. Ama zaten huzurun peşindeyim diyorsanız, siz de atlayın, istisnasız her kasabada bir tane bulunan Turkish Kebab dükkanları kervanına siz de katılın. Az değil 10-12 dolara satıyorlar dürümü hemşolar… Bağ bahçe de var. Dolma da sarılabilir. Koyun deseniz ülke nüfusunun 20 katı. Avustralyalılar boşuna koyun sevici deyip makara geçmiyor bu Kiwilerle. Hem tandıra da doyarsınız. Maoriler tandır benzeri Hangi yemekleri pişiriyorlar. Balık da çıkıyor. Koca koca midyelere ayrıca dibim düştü. Ama dolmasını bilmiyorlar. Öğretmek lazım. İki mardinli transferle Yeni Zelanda midye dolma mafyası oluşturabilir. İçmeyi seviyorlar, bar çıkışında tanesi bir Yeni Zelanda dolarından gider midye dolmalar. Limonu da az sıkarsanız tasarruf ederseniz. Neyse, ben taktikleri verdim. Girişimcilerden sadece fotoğraf makinesine cüzzi bir katkı bekliyorum. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonuçta çok merak ettiğim bir ülkeydi. Görsel olarak sizinle fazla paylaşamasam da ben etkilendim. Her ülkede hissettiğim gibi keşke daha uzun, daha özümseyerek kalabilseydim diye hayıflandım. Ama önümüz karnaval. Hala bir iki komplikasyon olsa da umuyorum bir sonraki yazı ve fotoğraflar Rio’dan olacak. Bana şans dileyin. Zira ihtiyacım var. Önümüz karnaval. Gerçiye deliye hergün karnaval. Latin Amerika’ya nedendir bilinmez, şimdiden yakın hissediyorum kendimi. Bakalım ne kadar yakınmışım… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-2799820998529605308?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/2799820998529605308/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/02/yeni-zelanda-guney-ada.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2799820998529605308'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2799820998529605308'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/02/yeni-zelanda-guney-ada.html' title='Yeni Zelanda - Güney Ada'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S20q5ncD_VI/AAAAAAAAAIc/jKmdLF-KsbE/s72-c/DSCN2249.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-6819794960046351281</id><published>2010-01-29T08:40:00.001+02:00</published><updated>2010-01-29T08:41:51.282+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yeni Zelanda'/><title type='text'>Yeni Zelanda - Kuzey Ada</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S2J-pQ0qGMI/AAAAAAAAAIU/Kp22wNJKGUo/s1600-h/DSC05340.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="640" kt="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S2J-pQ0qGMI/AAAAAAAAAIU/Kp22wNJKGUo/s640/DSC05340.JPG" width="428" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabahın köründe kalkıp havaalanına gidip uçağa atladım. Auckland’a vardım. Girerken bir sonraki uçuş biletimi de göstermek durumunda kaldım her zaman ki gibi. Adamlar ülkelerine trekking botlarının altında toprak bile almıyorlar. Benim botlara da baktılar. Altı temizdi, yırttık. Şehir otobüsüne 23 Yeni Zelanda Doları verip gidiş dönüş bilet aldım. Queen Street üzerinde önceden ayarladığım Base Auckland adlı hostele yerleştim. Bunlar da Yeni Zelanda’nın hosteller zinciri. Hem de devasa hostellerden. Altta kendi barları da var, the Globe Bar. Gidince öğrendim ki o akşam Haiti’de yaşanmış olan felaket için yardım amaçlı açık arttırma ve birkaç aktivite düzenleniyor. Önce bağışçılardan aldıkları ikramları yaparak başladılar. Nihayetinde iyi niyetli bir yaklaşım olsa da ucu eğlenceyle bağlantılı. Açık arttırmada da çeşitli turlar, aktiviteler en çok parayı verene gitmeye başladı. Kiwi Experience denen, Yeni Zelanda’da istediğin yerden bu adamların otobüslerine inip binerek, turlarına katılarak, eğlenerek ülkeyi keşfetmeye yarayan bilet de açık arttırma da satışa çıktı. Ben Avustralya’da biraz araştırmıştım. Pahalı gelmişti. Burda baktım açık arttırmada bu bilet de var. Ben de geçtim önlere. Uzun lafın kısası, ihale ben de kaldı. Oldukça makul bir fiyata bileti edindim. Otobüsle gezmeye kalksam daha pahalıya gelecekti. Hem de bu biletle 12 gün boyunca, doya doya iki adayı da gezme imkanım olacak.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi gün kalktım. Gittim Kiwi Experience ile önümdeki günleri organize ettim. Bir sonraki gün için bir iki aktivite satın aldım. Sabahtan şehre 25 dakikalık feribot mesafesinde ki volkanik ada olan Rangitoto Adası gezisi, sonra dönüş ve Yarış Yelkenlisinde iki saatlik yelken turu. Gittim biraz yiyecek alışverişi de yaptım. Büyük hostellerde mutfak olduğu için kendin pişir kendin ye yapabiliyorsun. Hem de oldukça ekonomik oluyor. Bu işlerle uğraşırken akşamı ettik. Biraz oyalanıp yatmaya karar verdim. Sabah kalktım, gittim 600 sene önce volkanik patlamayla oluşmuş adaya feribota bindim. Varınca da iki buçuk saatlik yürüyüş yaptım. Kapkara taşlardan oluşan enterasan bir ada. Birkaç da mağara var. Bir mağaranın içine kadar girdim. Tam çıkıyordum bir baktım Koreli bir çift. Kız boğulmak üzere, öksürüyor. Sonradan anladım ki, ben mağaradan ağır adımlarla çıkarken kızın ödünü patlatmışım. Ne sandıysa artık beni. Sonra beraber fotoğraf çektirdik, ben yoluma devam ettim. Tepeye vardım, manzara seyrettim, güzel fotoğraflar çektim. Feribota ucu ucuna yetişip şehre döndüm. Hostele koştum, postalamam gereken kitapları alıp postaneye yetiştim, ordan da yelkenliye. &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Acaip bir yelkenli. Dibim düştü. Bu kısmı uzatmayayım çünkü daha heyecanlı şeyler geldi başıma. Bir sürü yaşlı Fransızla bindik denize açıldık. Sonra yelkenler açıldı, hafiften seyretmeye başladık. Rüzgarlı bölgeye gelince güzelce yattık yana. Böyle birşey yok. Acaip bir duygu. Zaten yarış için dizayn edilmiş bir gemi bu. Ben zevkten dört köşeyim. Fotoğraf işine biraz fazla kaptırmışım kendimi. Yana yatmış yelkenlinin heryerine zıplayarak geçiyordum. Olmamam gereken yerde, yelkenli yana yattığı için aşağı tarafta yerimi alıp fotoğraf çekmeye devam ettim. Hem de ne fotolar. Salaklık parayla değil. Sağlam bir dalgaya girince sıçrayan deniz suları makineyi tamamen ıslattı. Hemen kuruladım ama nafile. Açınca “Camera Error” diye mesaj veriyor. Yüzüm kar gibi oldu. Ağlayacağım neredeyse. Turun kalanını makineyle uğraşarak geçirdim. Açılmıyor namussuz. Bütün tadım kaçtı. Akabinde de hemen koştum birkaç yere danıştım. Çok iyi şeyler söylemediler. Ertesi sabah şehirden gidiyorum. Yeni Zelanda’nın tamamını gezeceğim. Makine yok. Yenisini bile almaya niyet ettim neredeyse. Bakayım diye gittim. Günlerden cumartesi. Heryer kapatmıştı. İçindeki fotoğrafları kurtarıp kurtaramayacağımdan bile emin değilim. Başka bir makinede denemem gerekecek ama onu da henüz bulamadım. Anlayacağınız dostlar yola makinesiz çıkıyorum ama en kısa sürede fotoğraflara devam…&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Araya birkaç gün girdi yazamadan maalesef. Yukarıda da belirttiğim gibi yola makinesiz çıktım. Keyfim yok haliyle. Ertesi gün açılır gibi oldu ama hafıza kartını görmüyor, bir tane fotoğraf çeker gibi oldu, o da bembeyaz çıktı. Ümidimi yitirdim. Neyse, kartı kurtarmışım. Az biraz olsa da kendi makinemden biraz fotoğraf yükledim. Bir iki tane de arkadaşlardan. Biraz keyifsizce atladım Kiwi Experience otobüsüne. Zaten backpackerlar için yaratılmış bu otobüs dolu. İlk hedef doğu sahilindeki Mercury Bay. Yeni Zelanda çok büyük bir ülke sayılmaz. Yüzölçümü olarak Türkiye’nin üçte biri civarı yanılmıyorsam. Otobüslerle, benim rotada, günde 2-3 saatlik yol alarak sonraki durağa varılabiliyor. Şehre varmadan Cathedral Cove denilen koyun orada 2 saatlik mola verdik. Kayaking yapacaklar ayrıldı, kalanlar yarım saatlik yürüyüşten sonra koya indi. Aradaki mağara ile birbirine bağlı iki küçük koy var. Doğa muhteşem. Su buz gibi. Ayaklarımı soktum, bana yetti. Etrafta adalar var, heryer yemyeşil, denizin rengi yeşilimsi mavi. Hava da şansa harika. Huzur doluydu. Ben fotoğraf çekemeyince biraz sövdüm tam zamanında yamulttuğum için makineyi. Buradaki moladan sonra küçücük kasabamıza vardık. Hostele yerleştik. Bu Kiwiciler çakal. Hostel ve turlarla çalışıyorlar. Belli yerlerle anlaşmaları var. Herkesin de kolayına gittiği için anlaşmalı hostellerde kalınıyor. Gün içinde de komisyonla çalışan rehber-şöförler aktivitelerle ilgili agresif pazarlama yapıyorlar. Kültürel aktivitelerden ziyade extreme aktivitelerin yoğunlukta olduğu bir organizasyon bu. Benin gibi hızlı hareket etmesi gereken bir insan için uygun olmadığını kavradım ama parayı da vermiş bulunduk. Tur organizasyonlarını zaten sevmem, çok bağlayıcı oluyor. Burada da bağlandık maalesef. Yeni Zelanda gibi en çok görmek istediğim ülkelerden birine aksiliklerle başladık. En iyisini yapmaya çalışacağım artık. İlk akşam herkes yorgundu, ertesi sabah da erken düşülecek yola. Gittik yattık.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İkinci gün hedef Rotorua. Burası hem Maorilerin yoğunlukta yaşadığı kültürel bir merkez, hem de yeryüzüne kaynar suların fışkırdığı gayzerlerin olduğu bir yer. Yolda kısa bir doğa yürüyüşü. Akabinde şehre varıp 28 Yeni Zelanda dolarını verip, bu paraya değip değmeyeceği tartışmalı parka girdik. Kaynayan çamur havuzları, kaynar su fışkırtan gayzerler vs. gerçekten çok güzel ama pahalı anasını satayım. Zaten kaptırmışız tura kolumuzu. Aktiviteler 80-200 dolar arası. Hostellere de veriyoruz 25 dolar ortalama. Yedik içtik derken, gidişat sakat. Sonrasında aktiviteciler ayrıldı. Akşama da Maori Köyü ziyareti var. Bu kadar gelmişken bari görelim bu adamlar ne yer ne içer diye bastırdım parayı tura yazıldım. Akşam oldu. Odada da bir iki tek atmıştık elemanlarla. Otobüse atladık çıktık köye doğru yola. Gerçekçi olacak diye her kabile (bu durumda bizim otobüs) bir reis seçiyormuş. Jim Beam kanda geziyor. Ne olduğunu anlamadan birileri bizi attı öne kabile reisi olduk. Anlattılar şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın diye. Gidince gördüm ki başka kabileler de varmış. Benim gibi üç reis daha var. Önce bir savaşçı çıkacakmış köyden. Bize meydan okuyacakmış. Biz de bekleyecekmişiz orada. İyi dedik. Cüsseli maori savaşçı geldi, silahıyla baya bir numara çekti. Biz saygıda kusur etmeden sakince, el pençe divan bekledik. Sonra barışçı olduğumuzu anladılar (hallice de bir rakam ödemiştik zaten), bizi köye davet ettiler. Kabilem arkamda, çakırkeyf kafam önde girdik köye. Burası orjinaline sadık yeniden yaratılmış bir Maori Köyü. Köy hayatını inceledik. Sonra borular öttü, tiyatro sahnesi gibi bir yerde toplandık. Reis olunca tuvalet molası yok tabi. Halk danslarını ve şarkılarını kıvranarak seyrettim. Tam arada kaçıyordum, Maorilerin lideri bir reis eksik deyince koşarak gittim yerime oturdum. Ayıp olmasın. Ufak tefek de değiller adamlar. Bu pasifikte proteinden yana eksik yok belli ki. Özellikle Maoriler kocaman. Sonra sıra yemeğe geldi. Bu vatandaşlar da tandırvari şekilde pişirdikleri Hangi isimli yemeklerinden açık büfe oluşturmuşlar. Üç tur döndüm. Ne zamandır bu kadar güzel yememiştim. Ayıldık, şarkılarla hostele döndük.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonraki bir iki gün sakin geçti. Ben pahalı aktivitelerden uzak durdum. Beleş doğa yürüyüşleri yaptık benim gibi fakir gezginlerle. Waitomo Caves kasabasında, mağaralarda keşif ve rafting yapılıyor. Bu kasaba zaten mağaraların üzerine kurulu. Bu işi merak ettim ama 200 Yeni Zelanda dolarına yakın bu meblağı ödemek istemedim. Kasabada bir tane hostel ve bir tane bar var. Küçücük yer. Dediğim gibi birkaç arkadaşla tepeye çıktık. Başka yapacak bir şey yok. Onda da yağmura tutulduk. Sakin geçirdik günü. Ertesi sabah Angora tavşanı nasıl traşlanır, onu öğrendik. Üç ayda bir traşı geliyormuş bunların. Bu durağımız bedava idi tabiki. Oradan da az biraz güneyde ki Taupo’ya geçtik. Buradaki olay ise Skydiving. 15,000 feet yükseklikten kendini gökyüzüne atmaca. Yaptığım Bungee’den sonra yüksekten çok hoşlanmadığımı söylemiştim. Bu sefer uzak durmaya karar verdim. Hem zaten asgari ücret kadar para istiyorlar. Bu kasabada fotoğraf makinesi bulmaktan ümidim vardı. 30,000 civarı nüfüslu olan bu kasaba için şöförümüz, Yeni Zelanda için şehir sayılabilir demişti. Bulduğum iki elektronik dükkanında da sadece kötü birer model vardı. Burada da şansıma küstüm. Nehir kenarına kurulmuş bu kasabaya kanım ısındı ama. İyi arkadaşlar vardı etrafta. Akşam da güzel geçti. İnsan daha ne ister. Ertesi sabah bir günlüğüne turdan koparak Başkent Wellington’a geçtim altı saatlik otobüs yolculuğundan sonra.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şansım pek yaver gitmiyor bu aralar. AC/DC müzik grubunu biliyorsunuzdur. Adamların Wellington konserine denk getirmişim şehre varacağım günü. Normalde yer bulmak zor olmayacakken şehirde bir tane yatak yok. İstesem denk getiremezdim böyle. İki saatlik yürüyüşten sonra Information Center’a gittim çaresizce. Fotoğraf makinesi bulacağım diye umut ederken, tren garında mı, otogarda mı yatarım diye hesap etmeye başladım. Turist infodaki kız çok yardımcı oldu allahtan. Son dakikada bir hostelde iptal olmuş. Şansa bir yatak buldum. Odama yerleştiğimde dükkanlar çoktan kapanmıştı. Makinesiz yola devam. Benim zaman sıkışıklığımdan dolayı Wellington’da da sadece bir gece kalabiliyorum. Ertesi sabah otobüsüme atlayıp Güney Ada’ya geçeceğim. Bilet de 56 dolar nakit paraymış. Bu da güzel geldi. Artık güneyde şansımın açılacağını umuyorum. Fotoğrafsız günler için de özür diliyorum. Kullan at makine almamı istemiyorsanız bağışlarınızı beklerim:) En kısa zamanda edineceğim bir makine, sözüm söz… &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-6819794960046351281?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/6819794960046351281/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/01/yeni-zelanda-kuzey-ada.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6819794960046351281'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6819794960046351281'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/01/yeni-zelanda-kuzey-ada.html' title='Yeni Zelanda - Kuzey Ada'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S2J-pQ0qGMI/AAAAAAAAAIU/Kp22wNJKGUo/s72-c/DSC05340.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-4569550286631652362</id><published>2010-01-25T07:16:00.001+02:00</published><updated>2010-01-25T07:17:29.130+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avustralya'/><title type='text'>Byron Bay</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S10oWMv-GlI/AAAAAAAAAIM/N0S-NNeieCc/s1600-h/DSC05040.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="428" mt="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S10oWMv-GlI/AAAAAAAAAIM/N0S-NNeieCc/s640/DSC05040.JPG" width="640" /&gt;&lt;/a&gt;Nerde Kalmıştık. Evet, Byron Bay’e gidiyordum. Otobüslerde ne zamandır bir şey olmamıştı. İnternetten biletimi almadan başka bir firmanın fiyatlarını kontrol etmiştim. Önceki kontrol ettiğim firmanın otobüsü gece 23:00’teydi. Benim aldığım firmanın otobüsü ise 22:30’da. Benim aklımda 23:00 kalınca, erken çıktığımı sanarak, gayet salına salına, ağar ağar vardım otobüsün kalktığı yere. Kaçırdım mı otobüsü? Tabiki hayır. Şanslı adamım ben. Ama vardığımda saat tam 22:30’du ve adamlar bagajı çoktan kapatmışlardı. Ben tabi bir sonraki ne zaman gelecek diye sordum. Manyak mısın sen, bu son, geliyorsan atla yoksa uza dedi. Binen son kişiydim. Ananemim sözünü dinlemem lazım artık sanırım. Erken gitmek lazım nereye gidiyorsam. Byron Bay’e tam 12 saat sürdü. İstanbul-Marmaris arası da bu civarda olduğu için alışkınım. Sıkıntı çekmeden vardım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gittim 100 metre aşağıdaki hosteli buldum. Hostel dememek lazım zaten. Devasa bir bina. Kaç yatak var bilmiyorum ama 400-500 arası olmalı. Zaten hosteller zinciri bu Nomads. Yer Byron Bay olunca gecesine de 42 Avustralya doları aldılar. İçim acıdı. Ama mekan kıyaktı, yalan yok.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yüksek sezon olmasından dolayı etraf tıklım tıklım. Burası bizim güney gibi. Ne yapılır diye sorarsanız, akşam hostelin avlusundaki aktivitelere katılınır, biraz demlenilir, sonra da piyasada ki barlara devam edilir. Gündüz de açık okyanus kıyısında güneşlenilir, yapanlar sörf falan yapar. Daha çok dinlence (dinlenen yok ya) ve eğlence yeri. Ben de üç gün kaldım. Yapılacak tek aktivite olan tepedeki fenere yürüdüm. Bu fener Avustralya’nın en doğu noktasındaymış. Öyle sıradan bir fenerle karıştırmamak lazım yani. Aşağıdan yakın yakın gözükmesine rağmen çık çık bitmedi o tepecik. Akşam yemeği kuru kuru gitmesin, boğazımda kalmasın diye aldığım biralar ağırlaştı elimde. Ama sonunda arkadaşlarla vardık tepeye. Manzara muhteşem. Bizim gibi pek çok insan da akşam yemeğini, şarabını, birasını alıp fenere gelmişler. Günbatımı da çok güzel olacak gibiydi. Son dakikada araya giren bulutlar işimize biraz taş koydularsa da harika bir akşamüstü oldu. Yemeğimizi yedik, biralarımızı içtik. Dönüş yolunu ise zifiri karanlıkta yaptık. Akabinde dışarıda biraz turladık.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cheeky Monkey’s diye bir bar var. Son akşamımda ıslak t-shirt yarışmasına denk geldim. Çeşit çeşit ülkeden kızlar malvarlıklarını cömertçe sergilediler. Biraz utandım. Kızların da utanma htimaline karşı başka tarafa bakmaya çalıştım. Arada gözüm kaydı. Kızlar benim kadar utanmamışlar belli ki. Islak ıslak hasta olma ihtimallerinden korkup üzerlerindekini tamamen çıkarmışlar, dans ediyorlardı. Son geceyi de böyle kapattım. Çıkışta canım kebap çekti. Girdim dönerciye. Lütfü’ymüş elemanın adı. Biraz geyik yapıp devam ettim. Gittim uyudum. Aslında bir gece daha kalacaktım ama bizim hostel doluymuş. Bir iki yere daha baktım ama onlar da doluydu. Boş olsa da pahalı. Ben de son dakikada bir otobüs ayarlayıp Sidney’e dönmeye karar verdim. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Döndükten sonra kalan birkaç günümü sakin geçirdim. Gerçi arada Sezgi dostumun aklına uyup birkaç delilik yaptık ama kayda değer şeyler değildi. Biraz daha Bondi Beach’te takıldık. Bir iki şehir turu. Arada bizim vize çıktı, gittim pasaportu ayarladım. Yeni Zelanda’ya geçme vakti geldi. Uçağımı ayarladım. Yeni istikamet Auckland. Kiwiler ne yiyor ne içiyor, yıllardır meraktayım. Ülke de güzel olsa gerek. Hem akabinde Brezilya’da karnaval bekliyor. Bir terslik olmazsa ona yetişeceğim. Avustralya’yı uzun uzadıya gezemedim doğrusu ama bunun acısını Yeni Zelanda’da çıkaracağım…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-4569550286631652362?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/4569550286631652362/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/01/byron-bay.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4569550286631652362'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4569550286631652362'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/01/byron-bay.html' title='Byron Bay'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S10oWMv-GlI/AAAAAAAAAIM/N0S-NNeieCc/s72-c/DSC05040.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-8442944329375551174</id><published>2010-01-14T02:59:00.000+02:00</published><updated>2010-01-14T02:59:03.024+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avustralya'/><title type='text'>Sidney</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S05rqhJzIII/AAAAAAAAAH8/TL4tXhe-x6w/s1600-h/xxx+Blog.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S05rqhJzIII/AAAAAAAAAH8/TL4tXhe-x6w/s640/xxx+Blog.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hayatımda ilk defa güney yarımküreye geçtim. Uçaktan da salimen çıktım. Pasaport kuyruğuna girdim. Sıra bana geldi. Yanyana, erken yirmili yaşlarda bir erkek bir kadın memur yanyana oturuyorlar. Konuyu bilmesemde şakalaşıyorlardı. Benim olduğum sıradaki memur kız öbür eleman için çok salaktır diyip kahkaha atıyor. Adam da yok vallaha gerçek salak bu diyor gülüyor. E ben de güldüm azcık. Damgayı vurdu, tam tebessümle çıkarken “immigrationdan bu bayan seni görmek istiyor” dedi. Bizim tebessüm gitti. Lacivert Türk pasaportunun sizi her seferinde yana yatırabilmesi ne ilginç. Elin oğlu bir senelik çalışma vizesini internetten beş dakikada alırken, ben pasaportumdaki vizeyle bir daha kenara çekiliyorum. Çıkış biletime baktı, ne kadar kalacaksın, ne zaman gideceksin diye sordu. Sonra da aldı pasaportu bir on dakika ofis tarafına geçip kayboldu. Ben terledim. O geldi. Hadi uza gibilerinden teşekkür etti, verdi bizim evrağı. Ne milletmişiz yahu. 500 kişi arasından sen gel bakalım dedikleri zaman garip oluyor insan. Herneyse, bir ülkeye daha girmeyi becerebildiğim için sevindim çıktım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Benim liseden arkadaşım Sezgi uzun zamandır bu diyarlarda. Güya gelip bizi alacaktı. Çıktım dışarı, Japonya’nın soğuğundan sonra iyi geldi sıcak hava. Ama bizim arkadaş piyasada yok. Telefonun da şarjı bitmiş, açamıyorum. Allaha emanet bekledim biraz. Az daha duty free’den aldığım viskiyi açıyordum kahvaltılık. Yarım saat sonra sırıta sırıta geldi. Yine yırttık. Atladık taksiye, yaşadığı Bondi Beach’e doğru yollandık. Yalnız bana ufak bir detayı söylemeyi unutmuş, kardeşi ve onun kız arkadaşıyla yaşadığını. Valla madem öyle dedim Sezgi’ye, benimle yaşayacaklarsa belli kurallara uymaları lazım. Akıllı çocuklardır, uyarlar dedi. O zaman gidelim arkadaşım dedim. Hakkaten de çok kral çocuklarmış. Saygıda hiç kusur etmediler. Sezgi’nin kardeşi Seren’i de görmeyeli belki 12 sene olmuş. En son Marmaris’te bir tekila içirmiştim ona ufakken (gerçi ben de ufaktım). Tekila içtik ayrı düştük ondan sonra. Kısmet dünyanın öbür ucunda görüşmekmiş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ayın 31’inde vardık. Akşama yılbaşı olduğu için uyumam gerekirken heyecandan uyuyamadım. Yeni bir yıla garip diyarlarda başlama düşüncesi kalbimin minik bir serçe gibi çırpınmasına sebebiyet verdi. Biraz takılıp yayıldık eve. Beş aydır ev görmemişiz. Herşeyi bir yere savurabilmek ne güzelmiş. Kahve falan da beleş. Sonra alıp beni biraz gezdirdiler dışarıda. Sahile indik. Tam benlik ülke. Gevşek, havası güzel, herkes sokaklarda. Eğleniyorlar, gülüyorlar… Oyalanıp eski günleri yadederken akşam oldu. Coolerlara doldurduk biraları, votkaları, viskileri, yemekleri. İndik Bondi sahiline. Tam elde bira salına salına yürürken agresif bir bayan polis kaptı benim birayı, döktü, burada yasak dedi. Halbuki bir önceki sadece uyarmıştı. Evde gereken sevgiyi bulamıyor diye fesat fesat düşünürken çimenlere vardık. Bir önceki sene burda müsaade varken bu sene içki içmeye müsaade etmiyorlarmış. Haydaa falan dedik. Bizimkiler de o sırada bir iki arkadaşlarıyla konuştular, başka bir parka gitmeye karar verdik. Oradan havai fişekleri falan da görmek mümkünmüş. Bir tane minivan tarzı bir taksi çevirdik. Zaten karaborsa olmuş taksiler. Şöför de ordulu çıktı. Biraz geyik yapıp az para verdik, yoksa yolacak bizi ordulu. Gittik parkı bulduk. İğne atsan yere düşmez. Adeta bir mesire yeri. Herkes sermiş yere örtüsünü, piknik havasında yılbaşını bekliyor. Biz de o arkadaşları bulup onların örtüsünden ve mekanından sebeplendik. Hafiften de demleniyoruz. Saatler 12’yi gösterirken ve havai fişekler atılırken benim kafa dönmeye başladı. Zaten kaç zamandır adam gibi dinlenmedim, bir de uçaktan inip başladık mazotu çekmeye. Yeni yıla girdiğimi hatırlıyorum ama sonrası biraz bulanık. Şaka bir yana havai fişeklerde havai fişekti hani. Kızkaçıran ve mantar tabancası değil. Ben diyeyim beş, sen de on milyon dolar harcamışlardır bu işe (rakamların gerçeklikle alakası yok tabi, mübalağ ediyorum). Ama çok güzeldi, o kafayla hatırlıyorum. 2009’u da yedik gitti. 2000’ler de tümden bitti. Herkesle beraber kendime de iyi seneler dilerim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Neyse, bir şekilde dönmüşüz eve. Öğlen gibi kalktım. Herkes ayaktaydı. Ayın biri ve devamındaki birkaç gün bu şekilde gerçekleşti zaten. Öğlen kalk. Öğle yemeği saatinde kahvaltı, plaja in, yat yuvarlan, akşam da yemek ye dışarı çık. Kaç ay sonra ev ortamına girmişiz. Evde herkes tatilde. Onların hayatına hemen uyum sağladım. İlk şehir turum gece oldu. Side Bar’a giderken yol üstünde bak bu budur, şu şudur dedi Sezgi. Adam olana çok bile, al sana şehir turu diye de ekledi. Ben ikna olmadım tabi. Bir akşam da Scubar mıydı neydi, oraya giderken gösterdi birkaç yer. Velhasıl, ilk birkaç gün yılbaşı partisinin devamı gibiydi. İlk denize girişim de harikaydı. Türklük genlerde olduğu için gel bak gidelim şurdaki kayalardan atlayalım denize dedi sevgili dostum. Neyimize lazım ama sonunda ikna oldum. Güneydoğu Asya’dan gelmişim, sular termal sanki. Bu atladı, beş kere soğuk mu diye sordum. Ilık oğlum ne soğuğu, atla bak dedi. Bayılacaksın. Nazı bırakıp atladım. Su buz gibi, başladım sövmeye. Soğuk sudan nefret ettiğimi daha önce de yazmıştım. Bir taraftan söverken bir taraftan da yüzmeye başladım. Bu arada Avustralya’da köpekbalıklarının çokluğunu anlatmaya başladı. Geçenlerde asker bir çocuğu mu ne kapmışlar, bacağını kesmişler çocuğun. Ben biraz daha hızlı yüzmeye başladım tabi. Kıyıya da adımı atınca derin bir nefes aldım. İlerleyen günleri sahilde geçirmeye özen gösterdim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Müteakip günlerin birinde indik şehir turu yaptık. Zaten benle beraber kapalı hava da geldi. İlk birkaç gün hep bulutluydu. Açtığı ilk gün de şehre indik. Masmavi gökyüzünün altında Sidney gerçekten harikaydı. Deniz parlıyor. Harbor Bridge, Opera House, şehir merkezi, Botanical Gardens derken etraflıca gezdik. Heryer park bahçe zaten. İnsanlar eve boşa kira veriyorlar. Mevsimlerden de yaz, herkes sokakta. Baya bir yürüdük ama değdi. Sadece manzarası, görülecek yerleri için değil, genel anlamda Sidney’i çok beğendim. İnsanları da ortamı da sıcak buldum. Sırtçantası ile gezmek için ucuz bir ülke değil. O yüzden arkadaşlara yamanacaksınız. Yerli kadar yabancı da çok burada. Avrupalılar bir senelik hem çalış hem gez vizesini çok kolay aldıkları için (internetten beş dakikada) heryerde Alman, İsveçli vs. çalışıyor. Saatine aldıkları paralarla da hep yaşayıp hem para biriktirebiliyorlar. Seyahatim sırasında çok rastladım Avustralya’da çalışıp, para biriktirip, bu parayla Asya’yı gezenlere. Ne güzel imkanlar var lacivert pasaportlu türk olmayanlara. Bazen imreniyor insan, keşke biz de vakti zamanında bunların yapabildiklerini yapabilseymişiz diyorum. Ama Oxford vardı da gitmedik mi?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Avustralya pahalı ülke demiştim değil mi. Makul bir öğün 8-10 Avustralya doları. Restoranlara giderseniz bu rakam ikiye üçe katlanıyor tabiki. Barlarda bira 5-6 dolar. Ama insanlar dışarıda çok takıldığı için bu masraflardan kaçınmak mümkün. Plajlarda barbeque köşeleri var. Kendi nevalenizi götürdükten sonra Bu elektrikli ızgaraların başına geçip süpermarketten aldığınız ucuz gıdalarla, 24’lük kasasını da 40 küsur dolara aldığınız biranızı yudumlayabiliyorsunuz. Bir sürü insan yemeğini fast foodculardan bile alsa sahile gidip çimenlerin üzerinde tadını çıkarıyor. Şehre indiğimizde de öğle yemeğini parklarda yiyen, yerken kitabını okuyan pek çok çalışan insan da gördüm. Hayat tarzı böyle olunca adam işten çıkıp sörf yapmaya gidiyor, koşuyor. Herkes bir şekilde hareket ediyor. Alakalı alakasız her yerde ipod kulağında koşuya çıkmış insanlar görüyorsunuz. Çimenlere yayılıp güneşleniyorlar, hayatın tadını çıkartıyorlar. Sidney’i beğendiğimi söylemiş miydim?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu ara durak benim için Güney Amerika’dan önce biraz da dinlence yer olacaktı. Dinlendim mi, daha mı çok yoruldum, tartışılır tabi. Birkaç gün de takıldık. Arada iki gün üstüste yürüyüş yaptık. Okyanus kenarında yürüdüğümüz her yer muhteşemdi. Yüksek yüksek kayalardan okyanusu seyrediyorsun. Yelkenliler heryerde. Millet sörfünün üzerinde. Heryere yürüyüş yolları yapmışlar. Bu yollar da parklar bahçeler içinden geçiyor gidiyor, devam edip başka ferah yerlere çıkıyor. Küçük koylarda da insanlar denizin tadını çıkarıyor. Dev dalgalardan hoşlanmayalara başka sakin bir koy yaratılmış, biraz önü kapatılmış, sakin denizde de biraz daha yaşlı olanlar keyiflerine bakıyorlar. Yol üzerinde okyanusa bakan evlere insan imreniyor ayrıca. Büyük teraslı güzel evler. Lotoyu vurursak edinmek lazım bunlardan bir tane. Havası da çok güzel Sidney’in. Sanki hükümetlerinden para almışım gibi övdüm bu şehri. Ama sevdim gerçekten. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu arada da Yeni Zelanda vizesine başvurdum. Yılbaşı üstü biraz yoğunlarmış.19 ocaktan önce veremem vizeni dedi. Benim tarihler bir kez daha kaydı. Güney Amerika planını bir kez daha yapmam gerekecek. Rio’da karnavala yetişmek istiyorsam bir çözüm üretmem lazım. Fazladan kalmam gerekince 3-5 günlüğüne Sidney’den çıkayım dedim. Byron Bay için arkadaşlar git gör dedi. Yüksek sezon. İlk baktığımda yer bulamadım hiçbir hostelde. Sonra bir daha deneyip Nomads adlı hostelde yer ayırtmayı becerdim üç gün için. Gecesi 42 Avustralya Doları. Otobüs bileti de tek yön 90 Avustralya Doları. Hindistan’ı Tayland’ı özledim ucuzluk konusunda. Bu gelişmiş ülkeler iyi hoş ama adamı çok fena yoluyorlar. Hiç çıkmasa mıydım Sidney’den? En azından beleşe yatacak yerimiz vardı. Gerçi yine geleceğim…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-8442944329375551174?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/8442944329375551174/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/01/sidney.html#comment-form' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8442944329375551174'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8442944329375551174'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/01/sidney.html' title='Sidney'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S05rqhJzIII/AAAAAAAAAH8/TL4tXhe-x6w/s72-c/xxx+Blog.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-6230438561359464554</id><published>2010-01-06T07:41:00.001+02:00</published><updated>2010-01-06T14:32:03.298+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><title type='text'>Kyoto</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S0QcWuxSs2I/AAAAAAAAAH0/44UmS8_6Zdw/s1600-h/DSC03834.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S0QcWuxSs2I/AAAAAAAAAH0/44UmS8_6Zdw/s640/DSC03834.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;En kısa zamanda yazacağım demiştim. En kısa zaman biraz uzun oldu. Ama mazaretim var. Oraya da geleceğim. Akşam binip metroya gittim otobüsün kalkacağı yere. Elimde Japonca bilet. Sora sora buldum nerden binmem gerektiğini. Vakit de var daha, turlayıp yemek aradım. Lunch Box tarzı kutuda hazır yemeklerde %50 indirim yapmışlar kalmasın diye. Malum vakit geç. Pilavlı balıklı bir kutu seçtim kendime. 1000 Yen yerine 500 verip mideye indirdim bir köşede. Tokyo Station’da otobüs bekleyenler doluşmuşlar. Ben de çöktüm yere. Dışarıda hava soğuk zaten. Otobüsler saati gelince kalkacağı durak gibi yere geliyor, sen de atlıyorsun içine. Verdik çantayı, bindik. 6C benimmiş, arkada dedi, git otur dedi şöför abi. Bindim yerimi buldum. Japon kızın biri çökmüş benim yerime. Eskiden bizim otobüslerde olduğu gibi iki kişiye satmışlar yeri diye korktum. İndik, şöförü bulduk kızla. Kızımız saftirik çıktı, arkadaki otobüste olması gerekiyormuş. Onu yolladık. Ben de yerime kavuştuğum için sevindim. Otobüsün bütün perdeleri kapalı. Dışarısı gözükmüyor. Biraz kıllandım. Alışık değilim etrafı görmeden gitmeye. Otobüsün kalkmasına yakın şöför ön taraftaki perdeleri de kapattı. Kapalı kutu gibi oldu mu? Oldu. Heryeri kapatma işini anlayamadım. Yolu görmüyorsun. Şöför efendi hatalı falan sollasa haberin yok. Gerçi Japon bu, yapmaz da, neme lazım. Kaderimi kabullenip koydum kafayı. Yarım yamalak uyudum. 23:00 otobüsü de sabah 06:20 de vardı Kyoto Garı’na. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Otobüsler Tren Garı’nın arkasında, kuzey tarafında duruyor. Benim Güney tarafına geçmem lazım. Normal şartlarda önceden yer ayırtan biri değilim. Sürprizlere açığım. Ama noel ve yılbaşı üstü ülke kalabalık. Ben de sakata gelmeyeyim diye internetten bir yer ayarlamıştım. Bu sebepten tarife sadık kalarak hosteli bulmam gerekti. İlk hedef güney tarafa geçmek. Kolay mı? Değil. Nasıl bir gar burası anlatamam. Herşeyden önce devasa. Benim zaten gözler daha açılmamış. Sabahın körü. Hava soğuk, esti mi kulaklar düşecek gibi oluyor. Yüklendim çantaları. Şurda geçerim herhalde diye yürümeye başladım. Git git bulamıyorum öbür tarafa geçecek yer. Ortadaki ara geçişi de kaçırmışım tabi. Başka yerlerden sırtta çantayla birsürü katlar inerek çıkarak nefes nefese varmayı başardım güney tarafına. Sonra da tarife uyarak dolanarak çok da uzak olmayan hostelimi buldum. İnternetten ayırtırken hostele varış saatini sordukları bir opsiyon da var. Ben de altı yedi arası diye seçmiştim. Varınca anladım ki bu opsiyonun benim kalacağım yer için bir geçerliliği yokmuş. Sekizde açıyorlarmış. Kapıda kaldım. Yolun karşısında açık bir yer gördüm. Baktım içeride insanlar bira içiyor. Gittim barmene “şurda biraz takılsam olur mu?” dedim. Tam anlaşamadık adamla. Bira var burada sadece dedi. O saatte de içilmez. Biraz ısınmak istediğimi kavrayamadı. Ben de pes ettim, çıktım otelin önüne geri döndüm. Sekize kadar asker olduk. Çorum’da nöbet tuttuğum günler geldi aklıma. Kaldırımda karoları sayıyordum. Burada da gelen geçen insanları seyrettim. Yan dükkandaki teyze çıktı, tertemiz kaldırımları süpürdü (demek ki bu yüzden tertemiz), sonra girdi dükkanına geri. Günlerden de Pazar. Millet köpeğiyle, bisikletiyle çıkmaya başladı sokaklara. Uzun lafı kısası, bir saat bekledim girmek için otele. Bu sefer de ikinci keleği yedim. Japonya’da hemen hemen her yerde check-in saati 15:00 ya da 16:00. İki yatak örtüsü değiştirmek nasıl 4-5 saat sürüyor hala anlamış değilim. Ama bütün tatlı dilime rağmen sokmadı bizi odaya. Bir duş aldım. Azcık ayıldım. İlk gün için attım kendimi dışarı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şehri gezerken, kaybolmuş kediler gibi küçük daireler çizerek ve daireleri büyüterek devam etmeye karar verdim. En yakın Tapınak olan Toji’ye yürüdüm. Japonya’nın 57 metre yüksekliğindeki en yüksek pagodası burada. Ahşaptan yapılmış bir bina için oldukça haşmetli ve güzel yapı. Geniş de alana da yayılmış. Güzel güzel yürüdüm içinde. Japonya’da hoşuma giden şeylerden biri de, o modernitenin içinde tarihi yapılara girdiğin zaman kendini dışarıdan soyutluyorsun. Belki sadece ben böyle hissettim ama gezerken zaman yolculuğu gibi oluyor tarihi mekanları. Zaman yolcuğunundan tekrar şehre dönüp otelime yakın olan Tofukuji Tapınağına devam ettim. Harika bir muhitten yürüdüm. Daracık sokaklar, en fazla iki katlı, küçük ama şirin evler. Alt katlarda çeşit çeşit sevimli dükkanlar. Temizlikten ve düzenden yine bahsetmiyorum. Herkes her yere çiçek koymuş. Hava da açmaya başladı. Keyiflendim. Aralardan girişi bulup yine başka bir dünyaya geçtim. Bu zen tapınağı da haşmetli ahşap yapıları ve bahçeleriyle derin derin nefes aldırdı. Dolandım, baktım, fotoğraf çektim. Arka taraftaki tapınağa geçiş için yanılmıyorsam 400 Yen verdim. Önceki tapınakta da bu civarda bir para ödemiştim. Japonya’da tapınak gezmek ucuz bir uğraş değilmiş. Kaderime razı oldum. Elimde biletime bakıp yürürken köprüye geldim. Derin vadinin üzerinden sağa sola bakıp ağaçların kış manzarasını seyrettim. Parayı helal ettim. Her haftasonu Kyoto’ya gelmiyorum nasıl olsa. Geçtiğim tarafta da şirin bahçeli tapınağı turladım. Kış mevsimi olmasından dolayı ziyaretçi sayısı az. Japonlar da çoğunluktaydı gittiğim yerlerde. Burdan çıkıp genişten alarak, baştan gezdiğim yerleri bir daha alıcı gözüyle seyrederek çıktım. Aynı güzel muhitten yürüyerek hemen yakındaki Fushimiinari Shrine’a vardım. Pazar günü olmasından dolayı burası çok insan çekmiş. Girişte biraz oyalanıp kızıl kolonların arasından geçerek yürüdüm. Her kolonlu yol başka düzlüğe çıktı. Bir yerde baktım iki gönüllü genç ellerinde kova ve bezlerle parlatıyorlar etrafı. Gönüllü dedim, zira bu iş para karşılığı yapılacak iş değil. Zaten renklerin canlılığından sürekli temizlendikleri belli. Kolonlu yollardan devam ederek çıkışımı buldum. Beş dakikada yürümüşüm gibi gelebilir ama ayaklarda derman kalmamıştı. Zaten vakit dar. Gittim tren istasyonuna trene atladım. Kaç paralık bilet almalıyım kısmını çözene kadar tren kaçıyordu az daha. Allahtan rehber bir Japon hanfendi 200 Yenlik alcan sen yiğidim deyip bana makinede yardımcı oldu. Trenden inince de iş bitmedi tabi. Kiyomizudera Tapınağı dağın yamacında oldu için doğu istikametinde yürümeye başladım. Yokuş yukarı bolca ter atıp 20 dakikada vardım. Burası da ana baba günü olmuş. Baştaki sakinlik buralarda yok. Araya kaynayıp ben de insanlarla yol almaya başladım. Bu tapınak yamaçta ve fotoğraflarda da görebileceğiniz üzere, yüzlerce ahşap kolonun üzerine inşa edilmiş. Havada asılı bir yapı. Ormanın dibinde, dağın yamacında. Doğa yine muhteşem. İnsanlar keyifli. Buradan da çıkmam vakit aldı. Dönüşte yokuş aşağı ecevit vitesi yaptım. Boşta indim. Zaten daha yatak görmemişim. Son bir hamle Gion’a gittim. Gerek gece hayatı, gerek Geyşaları görme ihtimali. Etrafta çok klas tatlıcılar, restoranlar, dükkanlar mevcut. Ama detaylı gezemedim. Çok yorulmuştum. Can vermek üzereyken otobüse atlayıp hostelime döndüm.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akşam biraz oyalanıp yatmışım. Akşam 23:00’de odaya girdik, ertesi akşam otobüs yolcusu olduğum için de sabah 11:00’den önce check-out etmem gerekiyor. Bu mekanda kaldım mı, kalmadım mı anlayamadım. Sabaha kalktım ama son günlerşn temposundan dolayı hala dinlenmiş değildim. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ama akıllı adamım ben. İkinci gün için günübirlik otobüs pass’ı aldım. 500 Yen veriyorsun, bütün gün sanki babanın otobüs ağıymış gibi, ordan oraya atlıyorsun. Tek biniş zaten 220 yen. Zevk için, manasız otobüslere binsen binilir yani. Ama ben kesinlikle kötüye kullanmadım bu bileti. Kyoto’nun otobüs ağının hastası oldum. Haritada nerden hangi hatların geçtiği, nerde inip binip değiştirmen gerektiği, numaraları, herşey çok net. Tokyo’nun Metro ağı mı, Kyoto’nun otobüs ağı mı deseler, ikisi de benim öz evladım gibi, ayıramıyorum. Şu İstanbul’u Japonlara devretsek olmaz mı yahu bu arada? 15 sene sonra yine fethederiz, bir üçkağıt açarız olur biter. Alırız geri. Ulaşımı adam ederse ancak bu millet edebilir bence. Methiyeleri burada kesip Kinkakuji Tapınağına dönelim. Otobüs durağının hemen arkasındaki Seven Eleven’dan ucuz ve absürd ürünlerle tıkındıktan sonra otobüse atlayıp, bir aktarma yapıp Altın Tapınak da denen mekana vardım. Tabi burada da paramızı verip girdik. Oldukça meşhur olan bu tapınak ta kalabalıktı. Harika göletin içinde mini mini adacıklar, üzerlerinde ağaçlar, arkada da benle beraber gelen güneşin parlattığı altın renkli tapınak tam kartpostallık görünüyordu. Kalabalıkla beraber burayı turlayıp parlayan tapınağın fotoğraflarını çektim. Sırada Ryoanji Tapınağı. Burada da muhteşem bir gölet karşıladı beni. Yeşilli kahverengili renklerde ağaçlar bitkiler, hafif bulutlu mavi gökyüzü tam tabloluk. Göle doğru eğilmiş ağaçlara destekler yapılmış, her yere güzel bakılmış. Rengarenk. Göletin etrafından dolaşıp tapınağa girdim. Burada çok meşhur bir taş bahçesi var. Düzenlenmiş kumların çeşitli yerlerine yerleştirilmiş kayalar mevcut. Derin manaları olduğuna emin olsam da ben o kadar derin değilim sanırım. Hala ağaçlı bitkili bahçeler daha çok ilgimi çekiyor. Oturup bu kayalara bakan insanların suratından da anladığım kadarıyla da onlar da pek mana veremiyor gibiydiler. Gerçi oturup uzun uzun bakmayı salık veriyorlar. Ama ben de o kadar sabır da vakit de yok. Ben de göletin ters tarafından dolanarak buraya veda ettim. İki ayrı otobüse binerek Daitokuji Tapınağını buldum. Buranın da bahçeleri güzelmiş. Her bahçe halka açık değildi. Üç tanesini ziyaret etmek mümkün oldu. Her birinin girişi ayrı, ayrı ayrı bilet alarak girdim. Klasik Japon evleri ve huzur veren bahçeleri gezdim. Bazı Japonlar gelip verandada oturup uzun uzun bahçeleri seyrediyordu. Adamların dinginliğine özenmemek elde değildi. Gezdiğim son bahçe ise insanın hayatının akışını, olgunlaşma sürecini ve hayattan sonra aktığı okyanusu sembolize eden Zen bahçesiydi. Elinize ingilizce açıklamaları olan bir dosya veriyorlar. Burada her taşın, düzenlenmiş kumların neyi sembolize ettiğini anlatan metinler var. Sadece taş, bitki diye baktığımız şeylerin ne amaçlı orada olduğunu anlayınca daha bir keyif veriyor. Bütün bu tapınakları gezerken akşamı ettim. Her giriş çıkışta ayakkabıyı çıkar giy derken ayakları soğuktan hissetmez oldum. Sanırım ilkbaharda gezmek en az üç kat daha zevkli olurmuş Kyoto’yu. İkinci günü otobüse atlayıp şehir merkezini ziyaret ederek bitirdim. Işıklı caddeler, alışveriş merkezleri de bütün bu ruhani yerlerin yanısıra hayatın içinde, şehrin göbeğinde. Japonlar modernlik ve gelenekselliği iyi harmanlamış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kyoto’yu elimden geldiğimce anlatmaya çalıştım. Ama burası da Hindistan’da, Varanasi’de ölülerin yakıldığı anı anlatmak gibi zor bence. Metro’yu, otobüsü, teknolojiyi, insan davranışlarını betimlemek, gezdiğim gördüğüm bahçeleri, tapınakları anlatmaktan daha kolay. Böyle yerler görülmeli, koklanmalı, yaşanmalı, yürünmeli. Hepsi bir bütün. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonunda otele döndüm. Otobüse de iki saat var. Azcık zaman öldürüp yollara düştük yine. Otobüsle Tokyo’ya. Sabah metroyla kalacağım diğer kapsül otele gittim. Check-in öğleden sonra dörtmüş. Adam halimi görüp acıdı herhalde. Bir battaniye verdi, çık yukarı ortak alanda koltuğun birinde devril dedi. Çıktım. Tam içim geçmişti, geldi aynı amca. Sessiz olursan al senin tabutun anahtarları bu dedi. Git yat. Çok kral adammış. Bir yattım kalkamadım. Uyanınca az biraz daha Tokyo turu attım. Akşama da hosteldeki otomattan üç adet büyük Asahi birası yuvarlayıp yamuldum. Son gün az biraz daha gezdim. Havaalanı trenle iki saat çekiyor. Uçak akşamüstü. Trenime atlayıp Narita Havaalanına yollandım. Son yenlerle bir sashimi tabağı aldım. Wasabinin hepsini kattım soya sosuma. Gözüm yaşarsa, burnumdan gelse de hepsini yedim. Hastasıyım wasabinin. Uçak kalktı. Acaip bir türbülansa girdik. Seyahat buraya kadarmış dedim. Sonra çıktık. Yemekle bir şarap, akabinde de bir jim beam yuvarladım. Japonya’yı düşündüm. Buraya zengin olup uzun uzun gelmek lazım. Çok kendisine özgü bir kültür. Harika insanları (çantamı arayan iki memur hariç), doğası, gelişmişliği ile hayatın bir döneminde burada yaşamak lazım dedirtiyor insana. Kimbilir, belki birgün tekrar gelir daha etraflı gezerim. Yorgunlukla viski kana karıştı. Ben de bayıldım. Yarın da yılbaşı. 2000’li yılları da yedik neredeyse. Bakalım Avustralya’da nasıl kutluyorlar yılbaşını. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-6230438561359464554?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/6230438561359464554/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/01/kyoto.html#comment-form' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6230438561359464554'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6230438561359464554'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2010/01/kyoto.html' title='Kyoto'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/S0QcWuxSs2I/AAAAAAAAAH0/44UmS8_6Zdw/s72-c/DSC03834.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-3835190466747660495</id><published>2009-12-27T17:32:00.000+02:00</published><updated>2009-12-27T17:32:18.575+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Malezya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Singapur'/><title type='text'>Tokyo</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Szd4nX7xc3I/AAAAAAAAAHs/bC5K7ZAO1uo/s1600-h/DSC03230.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Szd4nX7xc3I/AAAAAAAAAHs/bC5K7ZAO1uo/s640/DSC03230.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;Evet, sonunda Japonya’dayım. Ama Buraya nasıl geldim? En son Kuala Lumpur’a gidip ayarlarım herşeyi diye düşünmüştüm ve yazmıştım. Netekim de öyle yaptım. Pazartesi yolda geçti. Bir gece öncesinde de adaya veda niteliğinde bir gece olduğu için uyumadım. Sabah 06:30’da atladık araca ve akabinde diğer araçlara. Akşam Kuala Lumpur’a vardım. Gittim aynı yere (Bedz KL), bir yatak buldum. Ertesi öğlen aradım konsolosluğu umutsuzca. Aaaa dedi hanfendi, sana iyi haberlerim var, yarın pasaportunu al gel. E madem iyi haberin vardı, niye vermedin??? Öyle demedim tabi, sevindim. Tam alternatifleri düşünürken (ki bunların içinde Bali de vardı ve görmem için çok neden sıralanmıştı) vize çıkınca ikilemde kaldım. Bilet fiyatları da el yakıyordu zaten Bali için. Ben de rotadan şaşmayayım bari dedim. Kazara vizeyi alırsam diye Çiğdem Hanım’ın yardımıyla iki gün sonraya yerim hazırdı zaten Tokyo uçuşu için. Madem öyle kaçırmayayım dedim bu şansı. Hem yılbaşına Sydney’de olmak da var. Liseden arkadaşım Sezgi var orada. Yılbaşında orada olmak zaten ilk plandı. Yatak yemek içki bedava zaten. Sanki kendi evim gibi. Madem öyle dedim, acele et oğlum Efe. Malum, uçuş Singapur’dan. Koşturmam gerek. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi sabah erkenden kalktım, gittim konsolosluğa, yapıştırttım vizeyi. Çıktım hostele geldim. Çantayı hazırladım, kalanlarla helalleştim, yürüdüm Puduraya otobüs garına. 10:30 otobüsüne bilet aldım. 11:30’da otobüs dolunca kalktık tabi. Singapur sınırı dört saat kadar ama yine de geriliyor insan yetişemezsem diye. Ama yetiştik. Malezya’dan çıkışımı aldım. Singapur’a giriyordum ki bana sigara var mı diye sordular. Kendim kullanmıyorum ama Avustralyada ki arkadaşlar tutturdular Malezya’dan sigara getir diye. Kıramadım çoçukları. Attım çantaya üç paket. Onlar sorunca sigara durumunu, üç paket var ne olcak ki dedim. Ne mi olacak, sen şimdi şu arkadaki odaya geçeceksin kaçakçı dedi (öyle demedi ama ima etti). Geçtim, evrak falan doldurdular, ben bekledim. Ben bir kartondan fazla olursa sıkıntı olur diye hesap etmiştim. Yanlış düşünmüşüm. Evrak işi tamamlanınca gel peşimden dedi bir memur. Otobüs beni bekliyor. Otobüs kaçacak, uçak kaçacak, şimdi içeri de alırlar bunlar beni diye geçiriyorum içinden. Gümrük yetkilisi olduğunu düşündüğüm adamın yanına girdik. Sigara paketleri elinde. Sanki iki kilo eroin anasını satayım. Bilmiyor musun sen yasaları dedi. Bir paket bile olsa beyan etmen lazım. Vallahi bilmiyordum beyefendi dedim. Daha önce hiç suç işledin mi dedi. Kesinlikle hayır dedim. Biraz daha lüzümsuzca konuştu, ben de gülümseyip haklısınız dedim. Otobüs gitti gidecek. Aslında bunun cezası paket başına 200 Singapur Doları dedi. Ama sen saf birine benziyorsun, yanlışlıkla yaptığına eminim dedi. Gerçekten de öyle efendim dedim. Bu seferlik sadece vergisini alıyorum senden ama bir dahakine acımam keserim dedi. Ben de bir daha kesinlikle olmayacak diye yanıtladım ama içimden bir daha geleni öpsünler diye geçirdim tabiki. Ülkeye bak ya, üç paket sigara için bıdı bıdı ediyorlar. Sanki pahalı diye kaçak sokmaya çalıştık, çocuklar Malezya sigarası istedi diye attık ki çantaya. Ödedim 23 Singapur Doları vergiyi kredi kartıyla, çıktım, otobüs hala oradaydı allahtan. Singapur’a salimen vardım. Önceden kaldığım Inn Crowd’da dört beş saat kadar oyalandım. Gece kalmak hem pahalı hem de uçak erken diye gittim havaalanında yattım. Belim hala tutuk. Çok boşluk var sandalyeler arasında. Sabah kalktım bindim uçağa. Jumbo Jet çıktı uçak. Ne büyük uçakmış bunlar yahu. Hiç binmemiştim bunlardan birine daha önce. Ama konuyu dağıtmayalım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Japonya ve Japonlar hep sempatik ve sevimli gelmiştir bana. Narita’ya kazasız belasız indik. Uçakta gerekli formları zaten doldurmuştum. Girişte vizesiz tak diye aldık 90 günü. Buraya kadar herşey iyi. Gümrük sırasına girdim. Elimde gümrük beyanı. Sütten dilim yanmış, yazdım 60 adet sigara var diye çantada. Başka da bir şey yok zaten. Sırada yorgun yorgun bekliyorum. Önümde iki kişi var. O sırada görevli memur bana doğru yürümeye başladı. Oh dedim, beni boşuna bekletmeyecek, o Singapurlu canilerden sonra bu çocuk çok kral çıkacak, sen geç, beklemene gerek yok diyecek diye bekledim. Beni hakkaten sıradan aldı, ama başka bir odaya götürdü. Sonra bir memur daha geldi. Gümrük beyan kartını aldı. İyice okudun mu dedi. Okudum dedim. Sonra bir dosya çıkardı. Bir daha oku dedi. Okudum, aynısıydı. Sonra okuduğum şeylerin resmini göstermeye başladı. Silah vs. var mı? Yok. Pornografi var mı? Yok, sabit diskte yeteri kadar yer olmadığı için evde bıraktım. Sonra uyuşturucu kısmında her birini vurgulayarak afyonundan girdi, eroininden çıktı. Marijuanasından ecstacy’ye devam etti. E yok kardeşim, napayım, gidip geri alıp mı geleyim. Hem zaten Singapur’dan uçmuşum, orada üç paket sigara için adamı öttürüyorlar, o saydıklarına kelle alıyorlar. Manyak mıyım ben? Sıra üst aramaya geldi. Önce pabuçlar çıktı. İki günlük yoldan sonra o ayakkabılar, çoraplar ellenmezdi ya, elledi saftirik. Ben de içimden beter ol falan diye sayıyorum tabi. Üst baş sağlam arandı. İki çantamın tamamını boşalttılar. Ben arada Barış Manço demeye çalıştım. Bir iki şarkı mırıldandım. Oralı bile olmadılar. Barış Manço’ya bile bu kadar tepkisizlerse birazdan plastik eldiveni de alır gelir bunlar diye gerildim. Ama çantalarım temiz çıkınca işbirliğim için teşekkür edip yolladılar. Japonlara – 5 yazdım girişte. Sanırım benim tip de günden güne kayıyor. Bir de Bangkok’tan aldığım şapkadan kurtulmam gerekecek. Herkes o şapkayla Kolombiyalıya benzediğimi söyleyip duruyordu zaten. Komutan Logar’ın “Pudra şekeri ha, alın götürün bu köpeği, bunu da mutfağa verin” dediği aklıma geliyor sürekli. Uzatmayayım, geç de olsa çıkmaya başardım. Trene 13-14 dolar gibi bir rakam ödedim. Laos’ta o paraya bir günümü kral gibi geçirdiğim aklıma geldi. Hayıflandım. Ama bura Japonya, hamama giren terler. Gerçi girişte sağlam terledik. Ben tabi kalacağım yerin detaylarını falan tam yazmadığım için iyi yürüdüm vardıktan sonra şehre. Sonunda bulup yerleştim oetlimi. Çağlayan da burada kalmış vakt-i zamanında. Ben de bir bildiği vardır deyip geldim aynı yere. Dorm seçtik ucuz (!) diye. Gecesi $30. Ahşap kutu ile kapalı yatağın etrafı. Çağlayan’ın dediği gibi, aynı tabut. Kapağı ne zaman açıp kalbime ahşap kazık çakacaklar diye bekledim elleri sarmısaklı, haçlı adamları. Gerçi sarmısağa bayılırım, ordan bir sıkıntı olmaz ama kalbe kazık, sakat iş. Üç günlük uykusuzluktan ve gerginlikten sonra kapağı hiç açmasalar diye iç geçirirken uyuyakaldım. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Üç paragraf yazdım, daha Japonya’ya gelemedim. Nereden başlasam. -5 yazmıştım ya başta. İnsanlarla muhattap oldukça, soru sordukça, konuştukça +1, +2 olarak puanlar geri gelmeye başladı. İlk trene binişte, metrodan çıkışta, sokakta kime ne zaman bir şey sorduysam işi gücü bırakıp yardım ettiler. Çoğu güleryüzlü. Başlamışken devam edeyim. Çoğunun elinde sürekli bir kitap. Saygıda hiçbir zaman kusur yok. O soğuk havada bile yaşlısı genci hareket halinde. Yürüyorlar, bisiklete biniyorlar, köpek gezdiriyorlar. Bir huzur havası hakim. Hengame olması gereken Tokyo bile huzurlu (12 milyonluk bir başkente göre bence). Öyle korna çalan, yürüsene hemşerim diyenine rastlamadım. Kurallara uyduklarını söylememe gerek yok sanırım. Temizlik desen, böyle temiz yer görmedim. Hayat tarzına gelince… Arada diyetisyenin biri çıkıp Japonlar şunu bunu yedikleri için uzun yaşıyorlar diyor ya. Güzel yemek yiyorlar, o apayrı. Ama herşey bir bütün. Bizim danalara hergün pilav, taze balık, yosun yedirsen ne olur ki? Stresten, millete sinirlenmekten yine geberir 50 yaşında. Anlayacağınız üzere puanlar toplana toplana baya bir artıya geçti. İnsanları gerçekten çok canayakın. Keşke daha uzun gelebilsem, daha çok tanıyabilsem bu kültürü diye düşündürtüyor insana. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tokyo’dan bahsedeyim biraz. Havaalanından otele tonla para ödemiştim trene. Bu başlangıçmış, başıma geleceklerin habercisiymiş. Öyle çok da hissetmiyorsun. Üfleyerek öptüğü için Japonya, anlamıyorsun ne olduğunu. Günün sonunda bir bakıyorsun cepte 215 yen kalmış. Ancak son metroya yeter. 4-5 dolara da yemek var. Üç öğün yesen, iki de gazoz içsen, gitti 20-25 dolar. Ve tabiki metrosu Tokyo’nun. Yediği para çok ama her kuruşu helal olsun. Ne metro yapmış adamlar. İlk günün yarısını yerin altında geçirdim nereden nereye ve nasıl gideceğim diye. Ama bağlantılarla aktarmalarla her yere gitmek mümkün. Kaç hat var, tahmin bile edemiyorum. Bizim Türkiye tanıtım reklamında semazenler, Boğaz köprüsünün üstünden atlayan atlı ve Kız Kulesi’nin yanında Taksim - 4.Levent metrosunun da kısa bir görüntüsü var ya. O görüntüyü oraya ekleyenlerin (muhtemelen hükümetle alakalayı ya) gelip Tokyo Metrosunu bir görmelerini çok isterdim. Yeraltında restoranlar cafeler dükkanlar. Ayrı bir hayat sürüyor aşağıda. Kazara şehre bir şey olsa yer altında üç sene daha yaşanır rahatlıkla.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şehir çok büyük. İlk iki gün yeteri kadar gezemedim. Arada iki günlüğüne Kyoto’ya gidip geleceğim. Dönüşte bir buçuk günüm daha olacak Tokyo’da. Biraz daha fazla görme şansım olacak. Şu ana kadar Akhabara’yı (Electric City de deniyor) gördüm. Bir sürü elektronik dükkanının yanında bilgisayar oyunları, slot makineleri, çizgi roman mağazaları, maid cafe dedikleri cafeler de mevcut. Şu maid cafeleri tam çözemedim. Hizmetçi kıyafetleri giymiş kızlar size efendisiymişsiniz gibi davranıyorlarmış. Lonely Planet’ta gördüm, @home cafe diye meşhur bir tane varmış. Gittim. Bir apartmanın en üst dört katı bunların. Kapıda sıra var. Gittim vatandaşa sordum ne iş diye. Sadece oturmak için 700 Yenmiş ($8). Artı yediğin içtiğin. Hem hizmetçimin resmini de çekemiyormuşum. Ben de sahip – hizmetçi ilişkisini çözemeden ayrıldım buradan. Bir dahaki sefere. Akabinde gittim Asaka’da tapınak gezdim. Akşamüstü cıvıl cıvıldı. Tapınağın etrafında konuşlanmış çeşit çeşit dükkan. Işıklar, insanlar. Noel ve yılbaşı zamanı olması daha da kalabalıklaştırmış sanırım şehri. İlk günü kısa kestim. Dört buçuk aylık tropikal ülkelerden sonra kış da çarptı beni. İçeri dışarı, sıcak soğuk derken biraz salladı bünyeyi soğuk. Otele girmeden Seven Eleven’dan bir küçük Sake, bir kalıp beyaz peynir aldım. İçim ısınınca da gidip erkenden girdim tabutuma. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi sabah en çok merak ettiğim yerlerden biri olan Tsukiji Balık Pazarına gittim. Dünyanın en büyük deniz ürünleri pazarıymış. Eskiden pazarlıkların yapıldığı soğuk oda kısmı da açıkmış herkese ama artık değil. Birkaç kendini bilmezin “o balığa o para verilmez kardeş” deyip müdahele ettiğini tahmin ediyorum. Ben de ayakaltında istemezdim bir sürü adam. Asıl pazarda bile kötü hissediyor insan kendini. Tam bir kare çekeceksin, adam elinde kasayla geçip omuz atıyor. Gözleri ise, görmüyor musun iş yapıyoruz burada, kıracam makineni şimdi ha gibilerinden bakıyor. Sorry sorry diye diye aralarda geziyorsun. Ama ne Pazar arkadaş. Ne balıklar, ne yengeçler, ne kabuklular, ne kalamarlar, ne ahtapotlar. Donmuş dev ton balıkları, kılıçbalıkları. Donmuşları, sanki kalasmış gibi, marangozların kullandığı elektrikli testere benzeri aletlerle kesiyorlar. Çözülmüşleri kılıç gibi buçaklarla doğruyorlar. Ayrıca hayatımda belgesellerde görmediğim envai çeşit şey var bu pazarda. Biz denizden babam çıksa yeriz diyoruz. Atıyoruz. Japon babasını tutsa, getirip mezata satacak. Akşama da yiyecek gerçekten. Ben saygıyla eğiliyorum bu ırkın karşısında, denizle ilgili olan şeylerde.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burayı baya bir gezip çıktım. Karnım da acıktı. Baktım ilerde sıra var. Orada Singapurlu olduğunu sonradan öğrendiğim elemana ne iş dedim. Vallaha benim rehber kitap en uzun sıra neredeyse, git bekle, orada ye diyor dedi. Ben de girdim sıraya. Sırada beklerken resimlerden seçebiliyorsun ne yiyeceğini. Numarasını söylüyorsun. İçerisi bar gibi. İnsanlar otururken arkalarından zor geçecek kadar dar. Ama kapıda bir kuyruk, akıllara ziyan. Ben resimden pilavüstü çiğ ton, havyar, ve bişey daha olan tabağı seçtim. Biraz pahalıydı ama ne kahvaltıydı. Mide bayram etti. Hergün yerim ben bu yemeği. Bu pazarın sokak kedisi olmak varmış dünyada. Tabiki Japon yemeklerini öğrenmeye karar verdim bugün.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Karnı doyurup Ginza’ya gittim. Burası New York 5. Cadde, Bağdat Caddesi arası bir yer. Haftasonu ve tatil zamanı olması itibariyle tıklım tıklımdı. Güzel giyimli insanlar pahalı dükkanlardan alışveriş edip kaliteli mekanlarda yemek yiyorlardı. Ben ne güzel giyimliydim, ne de alışveriş edecek param vardı. Uzatmadım burayı gezmeyi, Harakuju’ya devam ettim. Burası kendini kaybetmiş gençlerin absürd kıyafetler giyip takıldığı, bu kıyafetleri temin ettiği, daha çok batılı tarzda yemekler yiyip eğlendiği bölge. İlginç olabilir dedim. Oldu. Orta lise çağında ne kadar genç varsa kostümümtırak kıyafetlerle geziyordu ortalıkta. Ananız babanız yok mu sizin diyesim geldi. Sonra baktım bazıları anaları ve babaları ile de geziyor o kılıkta. Vallaha hoşgörülü millet bu Japonlar. Bu gençlerin harçlığı bol olduğu için misket ya da İtalya 90 Dünya Kupası’nın (19 sene oldu mu ya) futbolcularının stickerlerinin beşlik paketlerinden alacak halleri yok ya (5 futbolcum kalmıştı, tamamlayamamıştım kitabı). Bunlar da parayı kostümlerine harcıyor. Para onların hayat onların. Neyse, burayı da böyle kapattık. Akşama Kyoto yolcusuyum. Daha otele gidip çantayı alıp, Tokyo istasyonuna devam edip, iki saat orada takılıp, otobüsle Kyoto’ya geçeceğim. Yedi saatmiş, kötü değil. En ucuz otobüstü. Otobüsün de en ucuzunu aldım ama gidiş dönüş 10,000 Yen vallaha. 100 dolardan fazla. Belki kazara da olsa planladığımdan kısa olması iyi oldu Japonya’nın. Yoksa batacaktım. Kyoto’da da tempo yoğun olacak. Çok güzel şeyler okudum duydum bu kent hakkında. Yorgunluktan gözlerimi açabilirsem güzelce gezip göreceğim. En kısa zamanda yazacağım. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-3835190466747660495?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/3835190466747660495/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/tokyo.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3835190466747660495'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3835190466747660495'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/tokyo.html' title='Tokyo'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Szd4nX7xc3I/AAAAAAAAAHs/bC5K7ZAO1uo/s72-c/DSC03230.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-4648710390488101257</id><published>2009-12-22T08:19:00.001+02:00</published><updated>2009-12-22T08:20:48.005+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Malezya'/><title type='text'>Penang ve Langkawi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SzBSJCf53WI/AAAAAAAAAHk/akvCY3RJwUY/s1600-h/DSC03162.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SzBSJCf53WI/AAAAAAAAAHk/akvCY3RJwUY/s640/DSC03162.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu kentte de biraz şehir turu yapıldı haliyle. Little India ve Chinatown burada da mevcut, ama yazmaya gerek bile yok zaten. Her zaman ki gibi renkli mahalleler buralar. Yemeklerden de bahsetmiştim. Hint Lokantalarını çok başarılı buldum şahsen. Ama öncelikle kaldığımız yerde çalışan Eddie isimli, Çin kökenli, ellili yaşlarda olan abiden bahsetmem gerekecek. Bu güleryüzlü abi herşeyi bilen tiplerden. Canayakın da olunca gittik ilk gün sorduk kendisine, nerede iyi yemek yeriz diye. Kısık sesle, sır veriyormuş gibi “ok, bak şimdi, burdan aşağı doğru kaptırın gidin, şu sokaktan sola dönün, Kapitan’da yemek yiyin, hem lezzetli hem ucuz” dedi. Dinledik kendisini, pişman olmadık. Ertesi sabah Kahvaltı için tabiki Eddie’yi bulduk. “ok, hiç uzağa gitmeye gerek yok, ilk sokaktan sağ, adını hatırlamıyorum ama bilmemne cafesinin yanında çin lolantası var, direk oraya gidin” dedi. Gittik, yerel insanlar afiyetle tıkınıyor. Biz de aynısını yaptık, yine pişman olmadık. Alşamüstü Eddie’yi bulduk. Bu sefer güzel kızlar nerede Eddie Baba diye sorduk. Yaklaştı ve her zamankinden daha kısık sesle “Bu iş Penang’da illegal, ama çok iyi bir biliyorum” dedi ve sırıttı. Biz de Eddie’ye yanlış anladın abi, biz bar / mekan anlamında sormuştuk dedik. Tabiki yine bir yerler tarif etti bize. Gittik, ve eğlendik. Çok yaşa Eddie diyorum, başka bir şey demiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu kentte olduğum sıralarda hala vize peşinde olduğum için, ve işler de ağırdan ilerlediği için oldukça acelesiz takıldım Penang’da. İkinci ya da üçüncü gün de arkadaş gel gidip Ulusal Parkı gezelim dedi, bu kadar şehir yeter. İyi dedim, atladık otobüse. Biraz aksiyon lazım. Vardık baktık, yürüyecek pek çok yol var. Biz Monkey Beach isimli plaja yürümekte karar kıldık. Üç km mesafede olması ve çok tırmanışlı olmaması makul gözüktü. Gerçi parka girmeden de bize maymunlara dikkat edin uyarısı yaptılar. Anlayamadım. Bu sevimli hayvanlardan ne zarar gelir ki? Elalemin yemeğine falan dalıp, kapıp kaçıyorlarmışmış, biraz agresiflermişmiş. Ben kulak asmadım. Uzak akrabalarımızdan bize zarar gelmez diye düşündüm. Başladık yürümeye ama cillop gibi pabuçlar otelde çantada tabi. Ben yine terliklerle tropikal orman yürüyüşü yapıyorum. Tam doğa tipi biri değilim sanırım. Fena gitmedik ama, ve sonunda plaja vardık. Çok fazla maymun da yoktu ortalıkta. Birkaç haşarı yemek var mı gibilerinden yaklaştı. Baktılar yemek yok, gittiler. Plajın en sonunda biraz daha kalabalık bir grup vardı. Onlara yanaştık. Benim Avustralyalı arkadaş zaten maymunları sevmediğini yineleyip duruyor. Manyak mısın olum, bak ne sevimli yaratıklar bunlar diye ikna etmeye çalışıyorum elemanı. O durdu geride, ben biraz daha ilerledim sevimli dostlara doğru. Ama kalabalık oldukları için ben de bir yerden sonra geri döndüm. Rahatsız etmek olmaz aile yemeğinde. Dönüşte üç dört tane tane daha vardı sahilde. Bunlar gayet masum oturuyorlardı. Ben de fırsat bu fırsat deyip bir iki kare fotoğraf çekmeye karar verdim. Bir fotoğraf, iki fotoğraf falan derken ve makineden bakıp üçüncü fotoğraf için ayar çekerken, o sevimli çitanın suratı virüslü filmlerde ki salgını başlatan maymunun suratına döndü, bir hışımla kalktı ayağa, dişleri göstererek beni kovalamaya başladı. Elde kamera, ayakta terlikler, bir taraftan da popoyu ne zaman ısıracak diye geriye bakarak, kuma bata çıkarak 30 metre kadar kaçtım. Bungee yaparken bile bu kadar korkmamıştım. Neyse ki durdu şerefsiz maymun bir yerden sonra. Bırakın sülalesini, belki ortak atalarımızı kapsayacak kadar, 5-6 milyon yıl gerilere kadar giderek sövdüm sülalesine bu maymunun. Tavuğuna kış dedik sanki. İki fotoğraf çektik sadece. Maymunla maymun olmamak lazım dedim kendi kendime ve artık maymunları sevmediğime karar verdim. Terlikleri geçirip ayağa geri döndük. Sinirimi bozdu pis maymun. Yine de doğa yürüyüşü oldukça iyi geldi ayaklara bacaklara ciğerlere. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şimdi sizlere Penang seyahatime damgasını vuran BH’den bahsedeceğim. Bizim Avustralyalı arkadaş, memleketinde tur rehberliği yaparken BH denen Malezyalı abiyle tanışıyor. Kaynaşıyorlar. BH de gelince ara beni diyor. Arkadaş da aradı. Ben tabi adamla ilgili tamamen fikirsizim. Bir sabah geldi aldı bizi arabasıyla. Hadi bizim arkadaş tanıyor, ben tam dış kapının dış mandalı. Merhaba dedik tanıştık. BH 60 yaşında, çin kökenli Malezyalı bir abi. Ama cin gibi. Her halinden akıllı adam olduğu belli. Bizi rehber kitapla gezen turistin haberinin olmadığı, olsa bile kendi başına gidemeyeceği yerlere götürdü. Önce Arkeoloji müzesini ziyaret ettik. Çok büyük bir müze olmasa da ilginçti. Müzenin bulunduğu bölgeye ilk yerleşenler Hintlilermiş. Resmi tarihte pek bahsedilen bir şey de değilmiş bu. Ama kalıntılar, sanat eserleri vs. hep bu doğrultudaymış. Gezdirirken de bildiklerini paylaştı bizimle BH. Arabada yemek muhabbetleri başladı. Bizim arkadaş mideye düşkün, ben zaten öyle, BH de en az bizim kadar meraklı. Bir lokantaya götürdü bizi. Çin yemekleri yapıyormuş burası. Herkesin bilmediği fakat lezzeti harika olan bir yermiş. Masayı donattı hemen. Bir tür yosun, bir çeşit tofu, acaip soslu bir balık, domuz rosto geldi. Yarım saat sonra tabaklar boş gitti. Balığın kellesini beynine gözüne kadar yedim. Adam baktı biz zaten yemek dışında başka bir şey konuşmuyoruz. Bunları susturmanın en iyi yolu budur diyerek ve eşini de alarak bizi üç gece harika yerlerde yemeğe davet ettiler alıp götürdüler. Her akşam başka bir mutfak seçmeye de özen gösterdiler. Bir akşam hint, bir akşam malezya, bir akşam deniz ürünleri derken en az üç kilo koydum göbeğe. Nasıl yediysem, her akşam gidip erkenden uyudum çünkü kıpırdayacak hal kalmamıştı. Her yediğimi yazmaya kalksam vakit yetmez vallahi. BH ve eşi Ivy ile böyle dost olduk. Her türlü konuyla ilgili sohbet ettik ve çok şey paylaştık. İlginç hayat. Aklıma hiç altmış yaşında Malezyalı bir dostum olacağı gelmezdi. Ama tanıştığıma bir o kadar memnunum bu aileyle. Ben de bir gün sizi gezdireceğim, yedirip içireceğim dedim onlara. Hakkaten de tutacağım sözümü bir gün.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Penang kültürel seyahatten çok ziyafet havasında geçti. BH bizi doyurmadığı zamanlarda sokak lezzetlerini denedik. Penang’ın yemekleri ile ilgili çok ve pozitif şeyler duymuştuk. Çoğu doğruymuş. Daha önce de söylemiştim, beklemede olduğum için acelem yoktu. Burada uzun uzun takıldım, tadını çıkardım. Baktım bazı arkadaşlar Langkawi isimli duty free adaya devam ediyor. İyi dedim, ben de geleyim. Nasıl olsa bizim plan badem oldu. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Atladık feribota, otobüse ve bir feribota daha, vardık Langkawi’ye. İner inmez feribottan girdik duty free dükkana. Baktık fiyatlar makul, bir şişe Captain Morgan Spiced Rum alıp attık çantaya. Feribotta tanıştığımız çiftle taksiyi paylaşıp Pantai Cenang plajına yollandık. Gecko Guesthouse’ı bulduk. Gecelik 15 ringgitmiş. Ortam da güzel. Yerleştik buraya. Unutmadan şunu da söylemem lazım; Malezya’da enterasan insanlarla tanışmakta sınır yok sanırım. Feribot sırasında da yaşlı bir Malezyalı abiyle sohbet etmeye başladık. Adam meşhur bir mimar çıktı. 1959-1965 arası Oxford’da okumuş. Öğrenciliği sırasında 250 dolara Avrupa’yı gezmiş. Malezya’da Camilerden tutun da hapishanelere kadar pek çok meşhur yerin mimarlığını yapmış. Hatta hayatını anlatan bir kitap da yayımlanmak üzereymiş. Şanslı adamım herhalde. Feribotta da yanyana oturduk. Uzun uzun sohbet ettik. Hatta kitabını imzalayıp hediye etti bana. Birkaç imla hatası varmış, tek tek bulup kalemle düzeltti. Yakında Türkiye’ye gidecekmiş bir haftalığına. Ben de biraz fikir vermeye çalıştım. Adaya varınca helalleştik. Zaten iş için gelmiş, acelesi vardı. Bu abiyi de tanıdığıma oldukça memnun oldum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adaya dönersek, burası lokaller arasında da popüler. Malezya’nın pek çok yerinden insanlar geliyor. Tayland sınırına da yakın. Malezya ve Tayland arasında gidip gelenler de uğruyor birkaç günlüğüne. Turistlerin yarısı İsveçli olmalı bu arada. Hükümetleri para falan ödüyor herhalde vatandaşlarına buraya gelmeleri için. Bu kadar İsveçli İsveç de yoktur. Finlilerde mevcuttu tabi. İskandinavlar seviyor olsa gerek burayı. Neden sevmesinler ki? Plajı güzeldi bu adanın. Denizi sıcak. Gelgitlerle genişliyor daralıyor gün içinde kumsal. Güneşi de sağlam yakıyor adamı. Burnum hala soyuluyor buranın güneşinden sonra. Sahilde bir de Babylon var. Akşamları canlı reggae çalıyorlar. Güneydoğu Asya’da reggae sevmeyen ülke yok herhalde. Bu kanaate vardım bir kez daha. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adada yapılacaklar haliyle gündüz deniz kum, akşam sahilde bir iki bira. Sonra Babylon Bar. Bakkaldan alınca bira iki ringgit. Bir iki tane edinip sahilde yuvarlıyorsunuz. Tuvalet ihtiyacı çok ciddi bastırınca gidip Babylon’a oturuyorsunuz. Burada da bira beş ringgit. Adada günler böyle geçti. Şansıma kaldığımız yerde de iyi insanlar vardı. İyi kadro olunca baya eğlendik. Benim vize işi belli olmadığı için gidecek yerim de yoktu henüz. Görmek istediğim yerlerin çoğunu gördüm zaten. Doğu kıyısının da mevsimi değil. Ben de burada beklemeye aldım kendimi. Konsolosluktaki bayan da çok ilgili sağolsun. Bana mail atmıştı Salı günü. Hemen cevapladım. Cuma günü de aradım durum nedir diye. Almadım attığın maili, bir daha atar mısın dedi. Ne diyeceksin? Attım bir daha. Durumumu bir kez daha anlattım. Gün içinde sana mail atacağım dedi. Akşamüstü baktım, yollamamış. Araya da haftasonu girdi. Kaderde üzülmek varmış dedik. Yapacak bir şey yok. Haliyle şu anda plansız bir halde ne yapsam diye karar vermeye çalışıyorum. Noel ve Yılbaşı da gelmek üzere. Tümden mi çıkarsak plandan Avustralya ve Yeni Zelanda’yı. Gidip biraz Endonezya mı görsek… Bakalım. O hanfendiye bir şans daha vereceğim sanırım. Ama yanıt alamayacağıma da eminim. En iyisi gidip Kuala Lumpur’da duruma bir göz atmak. Olmazsa da ordan devam edecek bir yer bulunur. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-4648710390488101257?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/4648710390488101257/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/penang-ve-langkawi.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4648710390488101257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4648710390488101257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/penang-ve-langkawi.html' title='Penang ve Langkawi'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SzBSJCf53WI/AAAAAAAAAHk/akvCY3RJwUY/s72-c/DSC03162.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-6369852572968858260</id><published>2009-12-14T09:46:00.002+02:00</published><updated>2009-12-14T09:46:41.831+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Malezya'/><title type='text'>Pangkor Island</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adaya yolculuk oldukça rahat oldu. İlk önce otobüse atlıyorsun, iki saatte Ipoh kasabasına varıyorsun. Sonra biraz sağa sola sorup Lumut otobüsünü buluyorsun. İki saat sonra da oraya varıyorsun. Otogar adaya kalkan feribot iskelesinin hemen arkasında zaten. Yarım saatte bir feribotlarda var. 10 Ringgit verip gidiş dönüş feribot biletini alıyorsun, biniyorsun araca. İkinci iskelede iniyorsun. Taksiler minivan şeklinde. Hepsi pembe. Ve başka ulaşım imkanı olmadığı için bu araçlara mahkumsunuz. Biz de adanın batı kıyısındaki Teluk Nipah tarafına gideceğimiz için atladık bir taksiye. Birkaç yer bakındıktan sonra Nani adlı dünya tatlısı Hanfendi ve birsürü yeğeninin idare ettiği otele yerleştik.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kaldığımız yerden beş dakika kuzeye yürüdüğünüz taktirde sakin ve huzur dolu plaja ulaşabiliyorsunuz. Adada yapılabileceklere gelince… Pek bir şey yok. Ama aradığınız buysa 2-3 gün gayet güzel geçiyor. Gündüz ılık deniz ve plaj. Akşamları da otelin piknik tipi masalarında oturup muhabbet, gitar ve bira. Zaten bir tane market var bira satan. Biz iki gece Sakhara adlı birayı denedik. %10 alkol oranı, garip tadı ile adam başı ikişer büyük kutu herkesi yamultmaya yetti. Ben böyle bira hayatımda içmedim. Zaten uzak durmak lazım böyle şeylerden. Bir akşam da taze balıklara daldık. Oldukça makul fiyata ızgara balıkları yuvarladık. Bol sarmısaklı sosuyla ve çok taze olmasından dolayı harikaydı balıklarımız. İki gün anlamadan geçti gitti. Deniz güneş oldukça iyi geldi. Buradan da Penang’a geçme vakti geldi. Sabahtan feribot, sonra iki saat otobüs bekleme. Üç buçuk saat otobüs. Bir feribot daha derken Georgetown’a vardık. Banana New Guesthouse’a yerleştik. Penang’da yemekler çok lezizmiş diye okudum, duydum. Bu kentte sadece tıkınmaya karar verdim. Biraz kilo alalım. Göbekten çok kaybettik… &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-6369852572968858260?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/6369852572968858260/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/pangkor-island.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6369852572968858260'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6369852572968858260'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/pangkor-island.html' title='Pangkor Island'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-4426924224204609144</id><published>2009-12-10T08:06:00.001+02:00</published><updated>2009-12-10T08:08:00.358+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Malezya'/><title type='text'>Cameron Highlands</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SyCNg2qObPI/AAAAAAAAAGc/dLV939z3e2Q/s1600-h/DSC02246.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" ps="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SyCNg2qObPI/AAAAAAAAAGc/dLV939z3e2Q/s640/DSC02246.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Otogara gittik, biraz bilet bakındık. Her kafadan bir ses çıkıyor. Birine soruyorsun, bir dakika diyor, telsizle birşeyler konuşuyor. 35 Ringgit ama hemen kalkacak, yoksa diğer otobüse daha çok var diyor. Biz biraz turlayıp hem ucuz (23 Ringgit) hem de hemen kalkacak otobüs bulduk. Otogar katlı bina. Biz en alt katta otobüslerin kalkacağı yerden bineriz diye hesaplarken, bileti satan kadın beni takip edin dedi. İyi dedik, düştük peşine. Otogardan çıkıp baya bir yürüdük. Sonra bize eliyle biraz ilerideki Hint Lokantasını gösterdi. Aha dedi, oranın önünde bekleyeceksiniz. Beş dakika sonra beyazlı yeşilli otobüs gelip sizi alacak. Yapacak birşey yok, iyi dedik gittik lokantanın önüne. Bekleyen başkaları da var, bir sakatlık çıkmaz herhalde dedik. On dakika sonra tarif edilen renkteki otobüs geldi ama durmadı. Uzaklarda nokta büyüklüğünde görülebilecek hala geldiği zaman sola yanaştı. Bekleyen diğer insanlara ve lokantaya sorduk. Evet, sizin otobüs o dediler. Çantaları sırtlanıp otobüse doğru ilerlemeye başladık. Bir daha hareket eder gibi oldu. Panikledik, ama durdu tekrar. Kan ter içinde vardık. Verdik biletleri. Ben tam sırt çantamla çıkıyordum otobüse, vatandaş tuttu bizim çantayı, yerimde saydım. Yasakmış, bagaja koydum. Antika şöför bize denk geldi tabiki. Varmamız gereken yere az kalmıştı, adam otobüsü araba mezarlığı gibi bir yere çekti, otobüs değiştirdik. Bozuldu mu, yoksa başka bir üçkağıt mı var çözemedik. Tam oradan çıktık gidiyoruz artık derken, çekti sola durdu bir daha. Malezyalı bir genç gitti, kendine yiyecek birşeyler alıp döndü. Kırk kişi bekliyor otobüste. Sonra şöförümüz ev alışverişini de yolda yaptı. 3-4 ayrı yerde durduk, otobüsten inmeden satıcılarla pazarlık etti. Anlaşamayınca yürüdü, anlaşınca satın aldı. Ama sonunda varmayı becerdik Tanah Rata adlı kasabamıza. Gitmeyi planladığımız Father’s Guesthouse da otogarda minibüs bekletiyormuş gelenleri karşılamak için. Atladık minibüse, hem beleş, hem yokuşu da tırmanmadık. Dorm odası 10 Ringgit, Beer Chang 5. Cennet gibi mekan. Kuala Lumpur’un havasından sonra 1400 metre rakım lokum gibi geldi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akşam hava baya serinledi. Kaldığımız mekanın da restoran gibi bir bölümü var. Benim avustralyalı arkadaş Adam da isveçli genç bir çiftle tanışmış. Kaynaştık hemen. Adam’ın gitarı vardı. Gitarı eline alan kerkes çalabiliyor. Kıskandım. Ben ıslık çalarken zorlanıyorum. Muhabbet baya koyulaştı. Sonra İngiliz Dan ve Çek eşi Jana da katıldılar. Dan de sanırım vakti zamanında kullandığı uyuşturucuların etkisiyle enterasan boş bir bakışa sahip. Ama dünyadaki en absürd anılar da bu vatandaşta. Hayatının hatırı sayılır bir kısmı gezerek geçmiş. Bol hikayelerle ilk geceyi böyle kapattık. Ertesi gün yürüyüş yapmaya karar verdik.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Cameron Highlands’de bir sürü yürüyüş yolu var trekking severler için. Ben sevmem:) ama yeni pabuçları deneyeyim dedim. Orta zorlukta ki 9A – 9B patikasını keşfetmeye karar verdik. Sabah kahvaltıda roti (Hint hamur işi) yemeye indik şehre. Burada Bir başka muhteşem şahıs olan Liz’le tanıştık. Bizim yediğimiz yerde yardım ediyormuş. Oturdu bizim masaya. Konuşmaya başladık. O anlattıkça bizim ağızlar daha da açıldı. Yaş 76, sene 56’da fransızca öğrenmek için çıkmış evden. Bir daha da geri dönmemiş. 2-3 senede bir annemi görmeye gittim dedi. Siz nerdensiniz diye sordu. Ben türküm dedim. Sene 65’de 3 hafta gezmiş. Arkadaşlar İsveçli olduklarını söyleyince İsveçce konuştu biraz. Hatta onların yaşadıkları kentte de yaşamış zamanında. İsveçli ressam bir sevgilisi varmış. Biz sordukça anlattı. Yedi yıl Hindistan’da, on yıl Endonezya’da, onbeş yıl Avustralya’da, beş yıl Ibiza’da, iki sene Japonya’da yaşamış. Bunlar hatırlayabildiklerim. Afrika’yı gördün mü diye sordum. Land Rover’la 13 ülke gezdik zamanında dedi. Arkadaşlardan biri Güney Amerika dedi. Bir buçuk sene de oralarda gezinmiş. Galapagos’a da donanma gemisiyle gitmiş her nasıl becermişse. Uzun lafın kısası, (fotoğrafını da göreceksiniz flickr’da) Liz bize hayatta hiçbirşey yapmamışız gibi hissettirdi. Söyledik bunu da kendisine. Kaç yaşındasın? 30. Daha önünde 46 yıl var, sen de yaparsın dedi. Yeter ki kendini o boktan şehir hayatının içine sokm??? Bu hatun hala günde üç saat kaldığı otelin köpeklerini falan gezdiriyor. Hayran hayran ayrıldık Liz’in yanından, o köpeklerine gitti, biz ormanımıza yollandık.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yolda yokuş yukarı engelli koşu yapan okul çocuklarına takıldık biraz. Onları seyrederken ben yoruldum. Sonra bizimle toplu fotoğraf çektirmek istediler. Çektirdik. Devam edip ormana daldık. Orman harikaydı. Salına salına gezdik. Bol bol çiçek böcek fotoğrafları çektik. Biraz ter attık. Dönüşte de sağlam bir tırmanışla bitirdik. Bayılıyorduk neredeyse. Herkes kurt gibi acıktı. Bir önceki akşam yediğimiz Kumar’ın yerine koştuk. Lezzet mükemmel. Dana gibi yedik. Sonra da üç kilo meyve alıp otele döndük. Bol Beer Chang, bol meyve, kalabalık grup, muhabbet ve gitarla akşamı geçirdik. Hava da serin serin, çok güzel. Ertesi gün de bu bölgenin meşhur çay bahçelerinden birini ziyaret etmeye karar verdik masada.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sabah tarife aynıydı. Liz’in mekanına gidip kahvaltı ettik. Liz’le muhabbet ettik. Gözlerin ne güzel dedim. Eskiden daha güzellerdi dedi, güldü. Sen biraz genç ben de azcık daha yaşlı olsaydım senin peşini bırakmazdım dedim. O da, sen de benden kurtulamazdın dedi. Sonra bir öpücük aldım kendisinden. Liz’le kahvaltıdan sonra otobüse atlayıp Çay bahçesine giden yolun sapağında indik. Hava kapalı, sisli ve puslu idi. Ama yoldaki manzara şahaneydi. Çay bahçeleri o kadar geniş bir alana yayılmış ki, ucu bucağı gözükmüyor. Çay yapraklarını toplayan Endonezyalı işçilerle biraz muhabbet ettim, şakalaştım. Fotoğraflarını çektim. Poh marka ünlü çayı üretip satan firma burada bir de cafe açmış. Cafede demli bir çay götürdüm. Üretim alanını ziyaret edip geri dönüş yoluna koyulduk. Üç saattir yürüyoruz zaten. Otostopa yeltendik. Bir kamyonet bizi azaptan kurtardı. Yokuş yukarı olan yolun sonuna, yani otobüsten indiğimiz sapağa kadar götürdü bizi. Otobüs için dönüş biletimiz vardı fakat otobüsün geleceği yoktu. İlk otostoptan cesaret alıp bir daha denedik. Sonunda bir kamyonet ve bir araba durdu. Beraberlermiş. Kamyonetin arkasına atladık. İçerideki sevimli çocukla şakalaşa şakalaşa yolu bitirdik. İndiğimiz yerde hatıra fotoğrafları çektirdik. Gerçekten çok canayakın bir aileydi. Vedalaşıp Kumar’ın yerine yollandık. Mutton (kuzu), pilav ve sebzelere daldım. Yemekten başım döndü. Dönüşte yine üç kilo meyve alıp ufak bir tepenin üstünde yer alan ve uzaktan Pysco filmindeki evi andıra Father’s Guesthouse’a yollandık. Gitar, muhabbet ve Beer Chang üçlüsünden şaşmadık. Aslında istikamet Penang’dı ama İsveçli dostlar Pangkor adasında Avustralya’da tanıştıkları iki İsveçli arkadaşlarıyla buluşacaklarmış. İyi dedik, biz de geliriz o zaman, acelemiz yok. Zaten bizim vizeden haber de yok. Son akşamdı malum, tanıştığımız insanlarla helalleşip ertesi gün adaya yollanmak üzere gidip uyuduk. Küçük ve sakin bir adaymış. Balık felan da yeriz. Ayağımızı suya sokarız. İyi olur. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-4426924224204609144?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/4426924224204609144/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/cameron-highlands.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4426924224204609144'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4426924224204609144'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/cameron-highlands.html' title='Cameron Highlands'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SyCNg2qObPI/AAAAAAAAAGc/dLV939z3e2Q/s72-c/DSC02246.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-3719975655659886936</id><published>2009-12-07T07:14:00.001+02:00</published><updated>2009-12-07T07:15:08.616+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Malezya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Singapur'/><title type='text'>Kuala Lumpur</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SxyJTDXxgAI/AAAAAAAAAGU/SWVW1at-eF0/s1600-h/DSC01521.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" er="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SxyJTDXxgAI/AAAAAAAAAGU/SWVW1at-eF0/s640/DSC01521.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Birkaç arkadaşla sabahtan kalktık, kaldığımız hostele yakın otobüs durağına gittik. Buradan Malezya’da, yarımadanın güneyindeki Johor Bahru kentine gitmek mümkün. Bu kentten de Kuala Lumpur’a otobüs bulmak kolaymış. Fiyatlarda Singapur’dan alacağınız direk biletin yarı parasına geliyor. Johor Bahru Bileti 2,5 Singapur doları gibi bir rakam. Yalnız biz bir ayrıntıyı atlamışız, bayram tatilinde yola çıkmışız. Durakta bir baktık sıranın sonu yok. İpini koparan (biz dahil) Malezya’ya gitmeye çalışıyor. Bir ingiliz, bir alman, bir ispanyol bir de ben girdik sıraya. Biraz ilerleyince anladık ki biz yanlış sıradayız. Diğer sıra daha çabuk giden ekspres otobüslerin sırası. Uyanık İspanyol kızla alman eleman hafiften geçişi yaptılar öbür sıraya. İngiliz ve benden oluşan odun ekip paldır küldür dalmaya çalışınca bilinçli bir Singapurlu bayan işimize taş koydu. Burası farklı bir sıra bayım, geçiş yok maalesef dedi. Biz de mecburen “oooh, kusura bakmayın” dedik. Sonra ingilizle biraz safa yatıp napsak diye tartıştık. Mecburen öbür sıranın arkasına geçip tekrar beklemeye koyulduk. Ama sıra çabuk ilerledi. Benim derdim İspanyol kızın bir önceki akşam pişirdiği İspanyol omletinin kalanlarının kahvaltı olarak mideye indirilmesiydi açıkçası. Kız poşete koyup gelmişti sabahtan. Ama onları kaybettik. Aç aç bindik otobüse. Çıkışa gelince indik otobüsten, çıkış damgasını vurdurduk. Sonra tekrar otobüs sırasına girdik. Baktık bizim arkadaşlar sırada ilerdeler. Bu sefer yumuşak geçişle yanlarına kaydık. Omlete kavuştuğum için mutlu oldum. Otobüse atladık, Malezya sınır kapısında tekrar inip binaya girdik. Buradaki binada konser salonu gibi bir yer. Kocaman ve modern. Uzun bekleyişten sonra 90 günlük girişimizi alıp bir daha otobüs.Bu sefer İspanyol kız tam kayboldu. Sıraya önceden girmişti. Omletle birlikte sırra kadem bastı. Hala da açım. Trafikle cebelleşip Otogara vardık. Bir yemek, sonra Efendi adlı garın efendisi arkadaşla biraz geyik ve sıkı pazarlıktan sonra 27 Ringgit’e (1$ = 3,2 Ringgit civarıydı yanlış hatırlamıyorsam) kıyak bir otobüsten bilet aldık. Dört saatlik rahat yolculuktan sonra Puduraya otogarına vardık. Burası şehrin göbeğinde. Chinatown beş dakika, Golden Triangle adlı bölgedeki Guesthouselara 10 dakika yürüyüş mesafesinde. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;İlk önce arkadaşların bize tavsiye ettikleri Dragon Inn adlı guesthouse baktık. Eski bir sinema olan bu binanın yatakhanesi hastaneyi andırıyordu. Sevmedik, çıktık. Sonra Alaattin’in cini kılıklı, uzun boylu, iki kulağı küpeli bir vatandaş makul bir fiyata oda var deyince düştük peşine. Basit bir oda gösterdi, adam başı 15 ringgit olunca ve yorgun olunca kabul ettik ilk gece için. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonra sokağa çıkıp yemek yedik. Alman çocuk içki içmiyormuş. Garip geldi. İçmeyen alman. Hayra alamet değil. İngiliz ve ben hafif bir tebessümle baktık şanssız çocuğa. Yemekte bir bira kırışmıştık İngilizle. Sonra yine Singapur’da ki arkadaşların tavsiyesine uyup Reggae Bar’a bakalım dedik. Alman gitti yattı, biz de gittik bara. Burdan sonra yalan yok, bira viskiden pahalı olunca ve viskiyi de cömertçe katıverince arkadaşlar bardağımıza, viski kolaya dadandık. İki de komik hollandalı kız vardı. Muhabbet ettik biraz. Saat sabah üç gibi bizi bardan attılar. Attılar derken, bar kapandı, yanlış anlaşılmasın. Baktık ingiliz arkadaş kaybolmuş. Ben de kızlarla 1-2 bira daha içtim sokaktaki mekanlardan birinde. Sonra otele gittim. Sabah olunca duydum ki bizim ingiliz arkadaş otele giriş kodunu (bize kağıda yazıp vermişlerdi, kağıt bendeydi, kağıdı bulamasam ben de giremiyordum) hatırlayamadığı için sokakta uyuyakalmış. Birileri görüp otele haber vermiş de kapıyı açmışlar. Ben türk olduğum için bana birşey olmadı ama. Sonraki gün daha iyi bir yere gidip yerleştik. Bedz Kuala Lumpur isimli mekan azıcık pahalı olsa da (30 ringgit) baya güzel Hostel. Kullanıma açık mutfak, free wi-fi vs. var. Oldukça temiz ve çok acaip duşları var. Duvardan değil tavandan şelale gibi geliyor vallaha su. Hem de sıcak. Burada da iki İrlandalı kız vardı. İngiliz arkadaş, ben ve iki İrlandalı yine Reggae Bar’a gittik. Birkaç viski kola içtiğimi itiraf etmeliyim sanırım. Yine bar kapanana kadar ordaydık. Uzun lafın kısası iki günü böyle yedim. Singapur’da pahalılıktan hiçbir yere gidemeyince acısı Malezya’da çıktı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tam anlamıyla doğru mevsim olmadığı için Kuala Lumpur’da hava hep kapalıydı. Ara ara yağmur yağdı. Ama hava hiç açmadı. Petronas Kulelerine çıkmaya niyetlendim. Sabahın kör karanlığında kalkıp sıraya girmek gerekiyordu. Bir iki gün denedim. Kalkamadım. Sonra dedim ki kendi kendime, boşver Petronas Kulelerini, git Kuala Lumpur Kulesine çık (Menara Tower). 270 metreden manzara çok daha baba olur. Sonuçta Petronas’ta tepeye çıkmıyorsun. Aradaki köprüye çıkıyorsun. Hem kulede 360 derece manzara var. 270 metreden şehre daha da hakim olursun. Ben de dolana dolana gittim kuleyi buldum. 38 Ringgit ödedim yanlış hatırlamıyorsam. Yanında bir de şişesi kule şeklinde bir su veriyorlar. Mana veremedim. Kendi suyum olmasına rağmen bu suyu bitirip şişeyi de çöpe salladım. Hatıra diye bir sene yanımda su şişesi gezdirecek halim yok. Asansör bir dakikadan kısa sürede çıkarttı bizi tepeye. Mide kulak bir garip oldu. Kuleden manzara güzel gerçekten. Bir tur atıyorsun her yeri görüyorsun. Ama camlı olmasından dolayı biraz bulanık. Camlar da pırıl pırıl değildi. Güzel fotoğraf çakmeme engel oldu. Uzun uzun bakındım şehre. Oturdum biraz da insanlara baktım. Sonra bir arap geldi. Eşiyle bir fotoğraf çekmemi istedi. Hatunun sadece gözleri açıktı. Fotoğrafı napacaksın ki dedim kendi kendime. Ayrıca Petronas kuleleriyle aynı karede olmak istiyordu. İçerisi karanlık, dışarısı aydınlık, dedim güzel çıkmaz. Anlamayınca iki kere bastım düğmeye, verdim makineyi kaçtım. Sonra sıkılıp aşağı indim. Girişte diğer bir iki yere de beleş bilet veriyorlardı. Bunlardan biri de minyatür hayvanat bahçesi. Nedenini tam çözemedim, ama madem beleş gidip bir bakayım dedim. Çoğunluk yılanlardan oluşuyordu. Örümcek, kertenkele, iguana falan vardı. Fena bir yer değil. Sonra adamlardan biri geldi elinde papağanla. Bana vermeye çalıştı papağanı. İstemem dedim, al al diye ısrar etti. Herhalde herkes papağanı tutabilir miyim diye soruyor. Adama anlatamadık papağanı tutmak istemediğimi. Hindistan’da da kobracı zararsız bu al bak diye yılanla peşimden kovalamıştı. Masum papağan kobrayla kıyaslanmaz ama ne lüzumu var ki bu hayvanları mıncıklamanın.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Başka bir gün de gittim şehri turladım. Küçük Cami’ye girdim. Adamın biri koştu geldi. Dedi giriş yok bu saatte (öğlen iki saat kadar giriş yok gayrimüslimlere). Elimi omzuna koydum. Dedim relax brother, elhamdülillah müslümanız. Vay abi dedi, buyur geç, istediğin kadar da fotoğraf çek. Namaz da kılacak mısın diye sordu sonra. Tam alakası var mı yok mu bilemedim ama seferiyim dedim. Anlamadı sanırım. Şimdi biraz işim var, yatsıya gelirim dedim. İnanmadı. Neyse, adama allah razı olsun dedim ve turladım camide biraz. Çıkıp şehir turuna devam ettim. Çıkarken de ellerinde fotoğraf makinesiyle bekleyen bazı beyaz adamlar bana bu nasıl girmiş ki gibilerinden baktılar. Muhattap olmadım. Yanlış dine mensup olduklarını, bunun cezasını zaten cehennemde çekeceklerini anlatmak, arkadaşları üzmek istemedim. Akabinde Merdeka Meydanı’nda biraz takıldım. Sonra gittim büyük camiye. Mimari bizim bildiğimizden çok değişik tabi. Fotoğraflarda da göreceksiniz. İlginç geldi. Ön tarafta büyük giriş olduğunu çıktıktan sonra anladım. Ama arka taraftan girerken de camiye, Selamın Aleyküm brother cümlem görevlinin buyur kardeş demesine ve bana yolu göstermesine yardımcı oldu. Terliği arkada bırakıp biraz kıllandım ama yapacak bir şey yok. Camilerde çalınan pabuç hikayeleri çok yabancı değil bizim millete. Neyse, milletin giremediği, namaz kılınan kubbealtına da aynı şekilde girdim. Kubbe güzeldi. Aslında tam kubbe değil. 18 köşeli köşegen diyelim. Biraz da açık alanda turladım, küçük müslüman kardeşlerimizle şakalaşıp fotofraflarını çektim. Çocuklar her yerde çocuk. Hala temizler. Dil din ırk ıvır zıvır farketmiyor onlara. Biraz şakalaş, azcık soytarılık yap, senden kralı yok.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Camiden sonra da hemen arka taraftaki parklara doğru yürüdüm. Burada bir kuş parkı, devamında kelebek parkı, çiçek bahçesi vs. vs. baya bir yer var. Ben kuş parkına geldiğimde zaten bitap vaziyetteydim. Kaç para dedim bu iş. 42 Ringgitmiş. Yuh dedim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ama hemen şöyle bir şey söyleyeyim ara paragrafta. Kuala Lumpur’da çok fazla görecek bir şey yok. Heryerde olduğu gibi bir Little India, bir Chinatown var. İlk gün zaten Chinatown’da kalmıştım. Sokakta kıyamet gibi tezgah var. Ivır zıvır satıyorlar. Kalabalık. En büyük aktivite Petronas kuleleri ve Menara kulesi. Bunlar da benim daha sonra kaldığım şehir merkezindeler. Burada baya yürüme fırsatım oldu. Gayet yüksek ve modern binalar, alışveriş merkezleri bu alana yayılmış durumda. Starbucks, KFC vs. her yerde. Burası da ziyadesiyle batılı bir havada. Bu bölgede sağlam eğlence mekanları da var. Özellikle Beach Bar Club mı ne var. Giriş 30 papel. Ben de paraya kıyıp girmedim. Reggae Bar’da üç tane viski kola içilebilir o paraya. Hem de geceyi kurtarırsın (Araya yine eğlence mekanı bilgisi kattım, farkındayım). Kuala Lumpur’a geri dönersek, dediğim gibi, 2-3 gün kafi bu şehre. Kiminle konuştuysam da onlar da hemfikirdiler. Görecek çok fazla orijinal yer yok. Zaten buradan Malezya’nın diğer noktalarına devam ediyor insanlar çarcabuk.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kuş parkına döneyim, Kuala Lumpur’da durum böyle olunca 42 papeli verip girmeye karar verdim. Ekstradan bir aktivite ve belki de dehşetengiz kuşlar vardır. Giriş biletini alırken çocuktan sayamaz mısınız diye şaka yaptım (veletlere baya ucuz), anlamadı, kazık kadar adamsın, yaşından utan dedi. Moralim bozuldu. Ben de gidip papağanlarla biraz konuşurum dertleşirim diye düşündüm. Hava yine kapalıydı ve karanlıktı. Ama park güzel. Türlü türlü kuş uçuyor, yürüyor. Ben yarısını ilk defa gördüm. Tavuskuşunu daha önce Gülhane Park’ında görmüştüm zaten Gerçi ben çocukken Gülhane Park’ında 10-15 taneden fazla hayvan yoktu herhalde. Bir ayı (ursus muydu?), birkaç tavuk, bir aslan, bir kartal falan vardı diye hatırlıyorum. Neyse, flamingoları da Miami Vice’dan çıkardım. Sevdiğim kuşlar olan papağanları kafeslemişler. Kızdım. İlerledim. En güzel kuşları fotoğraf bölümü diye açık bir bölüme koymuşlar. Baykuşlar, kartallar, papağanlar. Acaip güzel hayvanlar. Gerçi ayaklarından zincirliler. Ama yapacak bir şey yok. Hoppaaa, bir baktım fotoğraf için 8 ringgit yazmışlar. Yine sinirlendim. Çekmedim fotoğraf falan. Biraz da deve kuşlarına baktım devamında. Sonra çıktım parktan. 42 ringgitime değmediğini farkettim. Öyle dehşetengiz kuşlar da yoktu. Kuala Lumpur’da da nem %98’e sabitlenmiş. İki litre su içip beş litre terledim gün boyunca. Başım dönmüş vaziyette geri döndüm, klimalı hostele attım kendimi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonuçta 5-6 gün harcadım Kuala Lumpur’da. Madem o kadar matah bir yer değildi, ne halt yemeye kaldın diyeceksiniz. Şöyle ki ben biraz rahat adamım, Avustralya’ya gitmeyi planlıyorum 2 haftaya, daha elimde vize yok. Kuala Lumpur’da hallederim demiştim kendi kendime. Öyle kek gibi 2-3 gün git gel yaptım konsolosluğa. Hergün bir şey eksik ben de. Sürekli git gel. Kapıdaki güvenliklerle ahbap oldum. Benim bütün seyahat planını detaylarıyla biliyorlar. Ama asıl vizeyi verecekleri ikna etmek lazım. Sizin orda kalmaya niyetim yok abla diye derdimi anlatmam gerekti bu görevlilere. Daha Güney Amerika var, aha bak bilet burada falan dedim. Aslında bekleme süresi uzun. Ben biraz şirinlik yaptım, çabuk vermezseniz Menara Kule’nizden atlarım diye tehdit ettim. Umarım anlamıştır durumun ehemmiyetini oradaki bayan. Sen şimdi git biraz Malezya’yı gez dedi, biz sana e-mail atacağız dedi. Yapabileceğim tek şey beklemek. Ben de çuvalla parayı verip (allahtan kredi kartı alıyorlardı), başvuru formunu ve evrakları teslim ettim. Sonra da boyundan büyük gitarıyla yola yeni çıkmış Avustralyalı arkadaş Adam’la Cameron Highlands bölgesine doğru yola çıktım. Yüksek ve serin bölge iyi gelir, zihnim açılır diye hesapladım. Çay bahçeleri de varmış. Şöyle bir davşan kanı içerim. Her giden övüyor burayı. Father's Guesthouse da kıyak yermiş diye duyduk.&amp;nbsp;Oradan da Penang’a geçmeyi planlıyorum. Otobüs mü? Bunda da boş yok. Ama öbür yazıya anlatırım artık… &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-3719975655659886936?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/3719975655659886936/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/kuala-lumpur.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3719975655659886936'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3719975655659886936'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/12/kuala-lumpur.html' title='Kuala Lumpur'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SxyJTDXxgAI/AAAAAAAAAGU/SWVW1at-eF0/s72-c/DSC01521.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-2828454328968220859</id><published>2009-11-30T09:02:00.001+02:00</published><updated>2009-11-30T09:03:44.297+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tayland'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Singapur'/><title type='text'>Singapur</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SxNtZ1rO1lI/AAAAAAAAAGM/IDiI9F2eQ3c/s1600/DSC01263.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SxNtZ1rO1lI/AAAAAAAAAGM/IDiI9F2eQ3c/s640/DSC01263.JPG" yr="true" /&gt;&lt;/a&gt;Adada gevşediğim için uçağı ayarlama işini biraz geçe bırakmıştım. Bu sefer tam mantarladım derken Çiğdem Hanım imdadıma yetişti, beni yedekten yazdırdı Singapur uçağına. Ama yapacak birşey yok, uçuş garanti değil, gidip beklemek lazım havalimanında. Ben de bu stresi nasıl atarım diye düşünürken şöyle kralından bir Tayland masajı yaptırayım dedim son gün. Herşey sağlık için sloganıyla yola çıkmış olan Health Land Spa’yı arayıp iki saatlik masaj için randevu aldım. Gittim kendimi teslim ettim oradaki kuvvetli ablaya. İki saat nasıl geçti anlamadım. Heryerim kütür kütür olmuş. Başladı bizim kulunçları ezmeye. Parmak sırt boyun kol bacak derken çıtlattı kütletti. Çıktığımda zor yürüyordum. Gittim otele. 30 saniyede uyuyakaldım. Baya bir uyumama rağmen sabah kalkmakta güçlük çektim. Bu masaj çok faydalı bir şey olsa gerek. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bangkok’a veda etme vakti geldi ama daha uçacağımın garantisi de yok. Topladım çantayı, gittim havaalanına. Gittim yazdırdım adımı. Sen biraz turla gel dediler. Turladım gittim. Uçuşa bir saat var. Gerginlik arttı. Sen bir 15 dakika daha bekle dediler. Huzursuzlandım, oturamadım. Uçak 12:45 de kalkacak, saat oldu 12. Beş dakika daha dedi. Abi yapma, gitmem lazım bugün dedim. Vakitlice düşünecektin onu, hamakta yatarken iyiydi di mi dedi. Aslında öyle demedi ama ben kendi kendime böyle düşündüm. 12:03 de bir daha yanaştım ama bu sefer direndim, tezgahın önünde bekledim. Dakikalar geçmedi. Uçamazsak tekrar şehre dön, otel bul falan. Ölme eşeğim ölme… Vakit gelince artık kıvrandırma da ver şu bileti dedim. Verdi. Koşturarak gittim, sıraları aştım, damgayı vurdurduk pasaporta. Uçağa varınca bir baktım uçuş kartına: Business Class. Oğlum Efe, akıllı adamsın sen dedim. Ne o öyle önceden yerini ekonomi classtan ayarlayıp halktan insanlarla uçacaksın ki. Belediye otobüsü gibi bir şey zaten uçağın arkası. Geniş koltuğuma yerleşip uzatılan tepsiden hemen bir şampanya kaptım. Uçak kalkınca da Fransız şarabı, karidesli salata, steak ve cheese cake’den oluşan menüyü geride hiçbirşey bırakmayak yedim. Bir şarap daha, üstüne bir de kahve derken uçak indi zaten. Bundan sonra hep yedekten yazılacağım uçağa.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sorunsuzca ve çabukça girişimi yaptım. Sonra raylı sistemi bulup gideceğim Little India bölgesine doğru yol çıktım. Trenler güzel. Bir iki aktarmadan sonra büyüğünü önceden gördüğüm Küçük Hindistan’a vardım. Gittim Inn Crowd adlı hostele. Dorm odasına 14 doları bayıldım. Evlat acısı gibi. Kahvaltı ve beleş Wi-fi tesellim oldu. Ama mekan güzel mekandı allah için. Ama Singapur’un parasal anlamda beni öttüreceği de gün gibi aşikar. Hamama giren terler deyip kaderime razı oldum. Zaten geç vardığım için ilk gün dinlendim. Bira da ateş pahası olunca otelin beleş çay ve kahvesine yüklendim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Unutmadan, Singapur’la ilgili bütün sırları, taktikleri, restoranları pek detaylı biçimde açıklayarak hayatımı kolaylaştıran Korcan arkadaşıma teşekkürü bir borç bilirim. Tavsiye ettiği yerleri gezip, restoranlarda leziz yemekleri mideye indirdim. İlk gün küçük hindistan’da gezdim biraz. Ülke Singapur gibi gelişmiş olunca Hint bölümü de büyüğüne göre oldukça temiz ve düzenli. Hint yemeklerini de özlemiştim zaten. İyi geldi. Burada bir Mustafa Center var, alış veriş merkezi. 24 saat açık. Bir girince kayboluyorsunuz. Hakan Günday’ın “malafa” kitabındaki Topaz Center’ı hatırlattı bana. Her katta başka numara. Sıkış tepiş ama herşey var. Enterasan bir yer. Bir ara kaybolur gibi oldum. Ama çıkışı buldum. İlginç bir konsept. Görmekte fayda var. Burdan Kampong Glam bölgesine geçtim. Müslümanların yoğunlukta olduğu bu bölgede biraz turladım. Havanın sıcaklığı ve rutubeti insanın başını hafiften döndürüyor gündüz saatlerinde. Arab Street ve Haji Lane isimli sokakları gezdim. Kargaşaya fazla alışmışım herhalde, buralar çok sakin gözüktü gözüme.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Singapur düzayak ve küçük olduğu için yürüyerek gezmesi rahat. Ulaşım araçlarını kullanmak isterseniz de oldukça konforlu ve düzenli. Sıcaktan bunalınca atla otobüse, atla metroya. Ben çoğunlukla yürümeyi seçtim. Dev dönmedolaba doğru ilerledim. Aslında binmeyi planlıyordum ama 20 dolar gibi bir para ödemek gerekiyormuş, ben de teşekkür edip şehrin merkezine doğru ilerledim. Gökdelenlere yanaştım. Adamların şakası yok, dikmişler binaları. Geçmiş zaman kullandığıma bakmayın. Kafayı nereye çevirseniz çevirin vinçlerin harıl harıl çalıştığını, inşaatların devam ettiğini görebilirsiniz. Nehir kenarı fiyakalı mekanlarla dolu. Ben yürüyüp devasa yengeçlere bakmakla yetindim. Buralar bizim bütçeyi yamultacak yerler. Ağzım sulandıysa da bana yengeç satmaya çalışanlara “dinime aykırı” diyerek direndim. Bir dahaki sefer acımayacağım ama o eli kolu bağlanmış sefil yengeçlere. Dediğim gibi, barlar, restoranlar baya fiyakalı, ben de gittim seven eleven’dan tam 7,65 Singapur doları ödeyerek büyük bir Guinness Bira kaptım. Hintli abiye biramı gösterip “bu bebeği nerde öldürebilirim” dedim. Bir de yorulduğum için binmem gereken otobüsün numarasını sordum. Yukarı doğru kaptır git, bebeği öldür, sonra da 147 numaralı otobüse bin, evine dön evladım, akıllı ol dedi. Aynen dediği gibi yaptım babacan Hintlinin. Poşetin içindeki biramı, akşamcılar gibi kısık gözlerle yudumladım. Guinness ekmek gibi zaten. Yoğun. İyi geldi. Gittim, otobüse bindim. Küçük Hindistan’da Tekka Center adlı, çeşit çeşit yemek satan, büfevari dükkanların olduğu yerde dört Singapur dolarına karnımı doyurup, klimalı lobiye attım kendimi. Bu memlekette klimasız ölür insan. Nefes alıp kendime gelince, kitabımı okurken ya susarsam diye, gittim hemen yandaki seven eleven’dan iki adet Singha adlı Tayland birasından aldım. Hem kitabı hem biraları bitirip yattım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi gün gidip Orchard Caddesini ziyaret edeyim dedim. Bu taraf alışveriş merkezlerinin bulunduğu, lüks hayatın hüküm sürdüğü bölge. Görüntü olarak Bağdat Caddedi’sinin sağlı sollu AVM’lerle donatılmış hali. Ben, bana söyleyen birkaç insanın yalancısı olayım (yalanı doğru hatırlayabilirsem), bu memlekette 150-170 arası AVM olduğunu söylediler. 4,5 milyonluk ülke için fena sayılmaz, ne dersiniz. Ama kelle başı gelirin de 30,000 USD civarı (2006 yılı verileri) olduğunu da hatırlatmak lazım. Benim amacım alışveriş manyaklığı değildi. Yoksa haftasonu Fransa’ya ya da İtalya’ya uçardım, di mi? Roma’ya gittiğim zaman, açık hava müzesine geldiğini unutup Outlet turunun detaylarını almaya çalışan aklıevvellerden değilim allahtan. Benim amacım, don atlet çıktığımız seyahatte, Japonya’da denk geleceğimiz kara kışa karşı popomu ve ayaklarımı sıcak tutacak bir iki malzeme edinmekti. Bir de fotoğraf makinesinin bir parçasını kırmıştım. Fiyakalı bir pantolon (öbüründe şimdiden üç delik var), bir çift pabuç, makinenin parçasını, ve de son okuduğumdan beri uzun yıllar geçtiği için, kocaman Borders’dan Salinger’ın “the catcher in the rye” kitabını edindim. Sıcaktan yine yamuldum. Gittim otelde duş aldım. Sonra da dışarı çıkamadım, ne yalan söyleyeyim. Holden’ın nasıl delirdiğini okumaya başladım tekrardan.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son gün kalkıp Chinatown’a gittim. 147 numaralı otobüs ne mübarek bir otobüsmüş, benim gideceğim her yere gidiyor. Adeta şahsıma tahsis edilmiş bir özel araç gibi. İndim Chinatown’da. Gittiğim her yerde bir Chinatown ya da Little India olduğu için birbirlerine benzemeye başlıyorlar bir süre sonra. Burada da turist işi dükkanlar çoğunlukta. Arada girip yakın tarihte inşa edilmiş tapınağı ziyaret ettim. Ne detaylar ama ne detaylar. Heryer Buda. Bir de ayin sürüyordu. Biraz gözlemleyip çıktım. Korcan Hoca’nın tavsiyesini dinleyip Horfuncu da horfun yedim. O ne demeyin. Açıklayamam. Oldukça lezzetliydi. Sonra Raffles Place’e doğru ilerlerken özellikle Club Street üzerinde çok kaliteli eğlence mekanlarıyla karşılaştım. Lotoyu vurunca bir daha gelmeye karar verdim. Gökdelenlerin arasına dalıp azcık kayboldum. Gidip Asya Uygarlıkları Müzesini gezdim. Tam gün harcasan harcarsın burada. Oldukça sevimli bir müzeydi. Tavsiye ederim. Çıktığımda akşam olmuştu. Gittim 147 numaralı otobüse bindim. İki gün daha takılsam işe gidip işten dönenlerle arkadaş olacaktım neredeyse. Hergün aynı otobüse binilir mi seyahatte. Kerizlik işte. Otele gidip ertesi gün Malezya’ya geçiş için hazırlıklara başladım. Hazırlık yanıltmasın lütfen. Çok karışık bir şey değil. Yatağın üzerindekileri çantaya tıktım. Sonra da seven eleven’a gidip üç büyük Anchor birasını 8,60 singapur dolarına alıp bizim otelin önünde içen gençlere takıldım. Kuala Lumpur’a giden tek ben değilmişim. Diğer elemanlarla beraber gitmeye karar verdik. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Singapur’la ilgili genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, tam anlayamadım burayı. Asya’nın ortasında Asya’dan başka bir yer. Çoğunluk Çin kökenli olsa da her yerden insan var. Kültürler paralel biçimde yaşanıyor, yaşatılıyor. İnsanlar yüksek hayat standartlarının keyfini sürdürüyor gibi. Batılı yapılaşma, sıkı kanunlar, temizlik ve düzen ve bütün bunlarla beraber pahalı yaşam. Hep duymuştum burayı, gördüğüme de memnunun. Ama fikrimi sorarsanız, beni dehşete düşürmedi. Kaldığım üç gün bu ülke için idealdi. Zaten gidip Hintli kuyumcuda parayı bozduruyorsunuz, yarım saat sonra cepte bir şey kalmıyor. Batmadan gitmekte fayda var. Japonya’ya geçmeden gidip iki hafta kadar da Malezya’yı ziyaret edeceğim. Bakalım reklamını yaptıkları gibi gerçekten Asya mıymış? Singapur gerçekten Asya değildi çünkü.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir de ufak dipnot: blog sitemde tebrik etmeye söz verip de unuttuğum, Barış ve Beyhan dostlarımın tahminen evlilik çağına yaklaşan yavruları Beren’in doğumunu kutlarım. Allah analı babalı büyütsün… &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-2828454328968220859?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/2828454328968220859/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/singapur.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2828454328968220859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/2828454328968220859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/singapur.html' title='Singapur'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SxNtZ1rO1lI/AAAAAAAAAGM/IDiI9F2eQ3c/s72-c/DSC01263.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-7914213091023674820</id><published>2009-11-21T11:18:00.000+02:00</published><updated>2009-11-21T11:18:38.722+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tayland'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Swermq640gI/AAAAAAAAAGE/v_mjO8-7GUM/s1600/DSC00883.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Swermq640gI/AAAAAAAAAGE/v_mjO8-7GUM/s640/DSC00883.JPG" yr="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Bangkok’tan sonra güneye ineceğim demiştim. Kararsızlık zor iş. Ben de Koh Phi Phi mi yoksa Koh Lanta mı diye düşünürken yolda karar veririm diye Krabi’ye gitmeye karar verdim. Krabi bu iki adaya da bağlantı yeri olan şehir. Biraz daha dışına çıkarsanız da başarılı plajları varmış. Krabi’de de kalırım belki deyip bilet soruşturdum. Birkaç yere sorup farklı fiyatlar alınca, dedim fark niye? Biri direk gidiyormuş, biri Surat Thani’de beklemeli, aktarmalı gidiyormuş. Fark az bir meblağ olunca direk otobüse alayım bari bileti dedim (Bunun Kaf Dağı gibi hayali bir şey olduğunu yolda anladım). Direk di mi abla diye iki kere sordum. Direk direk, bekleme yok, tasa yok dedi. Akşam olunca otobüse atladım. Sabah bir yerde durduk. Geldik mi diye sorunca, yok kardeş buradan aktarma yapacaksın, Krabi’ye geçeceksin dediler. Haydaaaa, direk bilet, bekleme yok, çile yok, noldu? Saat sabahın altısı. Şikayet edeceğim sizi dedim. İyi dedi, dönüşte edersin, geç şuraya bekle, alacaklar sizi. Bilet diye bir şey zaten yok. Tayland’da her araç değiştiğirdinizde renkli, yapışkanlı bir kağıda gideceğiniz yeri yazıyorlar, üstünüze yapıştırıyorlar. Sonra, atla bakalım bu araca diyorlar. Siz de seve seve biniyorsunuz. Tezgah mükemmel işliyor. İki saat sonra Krabi’de garip bir yere vardım. Tezgah devam. Burada adalara bilet satıyorlar. Şehre nasıl ineceğiz. Şu saatte gidebilirsiniz, ama beklemek lazım. Son dakikada tuzaktan kaçış olmadığını anlayıp Koh Lanta’ya bileti alayım bari dedim. 45 dakka bekledikten sonra bir araç geldi aldı beni. Başka bir acentenin önünde bıraktı. Buradaki agresif kadın bir buçuk saat sonra gideceksiniz deyince artık kan beynime sıçradı. Filmlerde kahramanın bu noktaya nasıl geldiğini görüp empati kurarsınız da, elmasını yiyip iplemeyen ilgisiz kişiye kötü gözle bakarsınız hani. O elma yiyenler gerçekten kötüler. Son araca da atladım, iki saat, iki feribot sonra Koh Lanta’ya vardım. Ben sahil şeridinden aşağı devam edecektim. Adam rezervasyon yaptırmadım diye beni merkezde indirmeye kalktı. Bana önceden gideceğin yere kadar abi, dert yok dediklerini söylememe gerek yok herhalde. Efendice bir kez daha anlatmaya çalıştım. Derdi 100 Baht tabi şerefsizin. Baktım nuh diyor peygamber demiyor …’nın evladı, ben de yüzüne gülümseyerek (gençliğinde mahallede Thai Boxing falan yapmış olabilir, sinirime rağmen riskleri hesapladım), yedi ecdadındaki kimseyi atlamayarak biraz söylendim iblis kılıklı vatandaşa. Zenon Paradoksu gibi seyahat. Son noktaya asla varamıyorum. En son fransız bir çiftle tuktuk paylaşıp, artık buralar iyidir herhalde deyip indim bir yerde. Birkaç pahalı yere baktıktan sonra sonraki günlerimi geçireceğim (henüz bilmiyordum) Sea Culture House adlı bungalovlara yerleştim. İlk sorum hamağınız var mı oldu. Daha sonra çok güldük ilk sorumun bu olmasına. Ama ömrümü yediler yolda bu son sefer. Haksız mıydım hamak sormakla?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Bir iki gün daha bir iki gün daha derken aynı yerde bitirdim ada tatilini. Gerçi bunda bitmiş olması gereken yağmur sezonunun devam etmekteki ısrarı da büyük etken. Hemen hemen hergün yağdı. İki İrlandalı hatun bir seneliğine kiralamışlar burayı. Patrondan çok müşteri gibi geziyorlar ortada. Tadını o kadar içtenlikle çıkarıyorlar ki müşteri olarak siz imreniyorsunuz. Aşçıları da fena değil. Servis başarılı. Ada olmasından dolayı fiyatlar normalin biraz üstünde ama rakı masası gibi donatmazsanız masayı, insan gibi iki bira içerseniz o kadar da beter değil. Sakinlik arayan insanlar için kesinlikle aranan yer. İster hamakta takılın, ister günbatımını minderlerden seyredin, ister ılık denizde yüzün, ister kumsalda yürüyün. Sea Culture House sizin mekanınız (buraları yazmak için iki gece oda ücretini düşürttüm hesaptan). Şaka bir yana ortamın rahat olması, havaların kötü olması ve hafif tropik bir adada hayat nasıldır merakım beklediğimden uzun kalmaya itti beni bu adada ve mekanda. Pişman mısın evladım? Değilim hakim bey. Bir daha vaktim olsa bir daha yaparım. Ama bu paragrafın altına da bir dipnot düşmem lazım. Fareleri de sevmeniz lazım bu adada. Başta tıkırtılara kıllanıyordum. Daha sonra görmeye de alıştım bambu kolonların üstlerinde. Sesi çok abarttıkları zaman sağa sola vurup 3-5 dakikalığına susturuyordum. Yiyecek içecekleri ulaşamayacakları yüksekliğe asıyordum. Ama son gün beklediğim oldu. Küçük çantanın ön gözünde unuttuğum çikolata parçası çantamdaki geniş delikle sonlandı. Ne çikolata merakıymış arkadaş, anlayamadım. En azından üfleyerek bizim kulağı, ayak parmağını yemediler diye minnet duydum. Herşey güzel ama bu küçük dostlardan bahsetmek de gerekiyordu. Bir gün ballandıra ballandıra yazmışsın, ama bu yaratıkları yazmayı unutmuşsun demeyin diye bana. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geri dönersek, birkaç gün tembellik deniz hamak ve kitapla geçti. Sonra ara ara şehre inip kalamarların, yengeçlerin, midyelerin, balıkların tadına baktım. Adlarını hatırlamadığım sıradışı meyvelerden alıp alıp bungalova geri döndüm. Akşamları happy hour saatini bekleyip ikişer bira içtim (yerseniz). Böyle yerlerde zamanın günlerin izini kaybetmek çok kolay. Bir gün de bu mekanda beş haftayı aşkındır ikamet eden, sonra motorla kaza yapıp yamulan Fransız Ferid’in , hasarlı ama halen gitmekte olan motorunu ödünç alıp ada turu yaptım. Dönüşte yağmur bir yağdı tam yağdı. Eski Lanta kasabasını ziyaret ettim, daha sonra Gypsy Village dedikleri, vaktinde deniz göçebeleri olan ama daha sonra buraya yerleştirilip adada balıkçılık falan yapan çingenelerin kasabasını ziyaret ettim. Evler denizin üstüne doğru kurulmuş barakalar. Balkonda gazete okurken balık tutabilirsiniz. Ama gelgitlere dikkat. Suların bu kadar çok yükselip alçalabileceğini hiç hayal etmemiştim doğrusu. Coğrafya dersleri hayalgücünü arzulandığı düzeyde tetiklemiyormuş meğer. Sular çekildiği zaman teknelerin hepsi karaya oturuyor. Enteresan gözüküyorlar. Gelgitler aynı zamanda kayaları da çok iyi saklıyorlar. İlk gün deniz yüksek olunca kayaları görmeyip denize girmeye kalkmıştım. Çok akıllıca değilmiş. Halbuki 50 metre yürünce Sedir Adası gibi yerden giriyorsunuz denize. Tatilin devamında bu taraftan girmeye devam ettim. Ben soğuk denizden ve soğuk duştan hiç hoşlanmam. Deniz suyunun soğukluğundan şikayet etmeden ilk defa denize girdim uzun yıllar sonra. Arada pek sevgili dostlarım olan fillere bir ziyaret daha gerçekleştirdim. Ama bu fil Chiang Mai’da ki gibi çalışkan çıkmadı. Bunun binicisi köyün delisi çıktı. At da sahibine göre kişniyor demek ki. Öyle dura kalka turladık. Ama yine de muhteşem hayvanlar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Adada böyle böyle geçti günler. Sonra beni tembellikle itham eden mailler almaya başladım. Blog ikinci plandaymış, hamak birinci plandaymış gibi iğneleyen, kalbimi bir bıçak gibi delen mailler. Hamakta huzurla uzanamaz oldum. Günbatımı benim için güneş tutulması gibi karanlık gözükmeye başladı. Yediğim herşey kireç tadı verdi. Bira kafa bile yapmadı. Ben de o dakika anladım ki Bangkok’a dönme vakti geldi. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu sefer adada gevşemiş olduğumdan hiç sormadım otobüs direk mi, aktarması, derdi var mı diye. Hayır abi deyip aynı otobüse tıkacaklar bizi nasıl olsa. Öyle de oldu zaten. İlk önce beni almaya, geldiğim gün güneye götürmek için ekstra 100 Baht isteyen şöför geldi. Ben pek iyi işaret olarak yorumlamadım bunu. Allahtan çok gitmeden başka bir minivana attı bizi. Ordan sonra iki saat yol, sonra bekleme, başka bir minivanla 2 saat daha, sonra otobüs. Asıl bomba ben ve arkadaşım gece yarısı mola yerinde yemek yerken otobüsün bizim çantalarla beraber bizi bırakıp gitmesi oldu. 30 dakika deyip 15 dakika içinde gitmeleri bana biraz kötü niyet varmış gibi düşündürdü. Mola yerindeki amcanın yardımcı olmaması bunun geleneksel olabileceğini de pekiştirdi. Biraz polisi arıyoruz, biraz sert çıkış derken başka bir şöför aradı o otobüsün şöförünü. Yarım saat sonra geri döndü sıfatsız. Üzgünmüş bilmemneymiş. Çantaya kavuştuğum için sevindim tabi. Ama Bangkok’a dönünce yeni aldığım kokumun, en üstteki banyo çantamdan aşırıldığı farkettim. En azından daha beteri olmadı. Yoksa 8-9 ay daha aynı terlik, don ve atletle gezecektik. Sırf otobüslerle ilgili blogu açsan açılır arkadaş. Bundan sonra daha dikkatli olmak lazım. Boşluğa gelmiyor bu işler. Bangkok’a geldim yeniden. Ev gibi oldu burası zaten. Aynı tuktukçuyla şakalaşıyorum, önceden anımsadıklarıma selam veriyorum. Ama artık Singapur’a geçme vakti geldi. Biletimi teyit eder etmez güneye uçuyorum. Ordan da ver elini Malezya. Sonra da Caponya… &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-7914213091023674820?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/7914213091023674820/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/bangkoktan-sonra-guneye-inecegim.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7914213091023674820'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7914213091023674820'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/bangkoktan-sonra-guneye-inecegim.html' title=''/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Swermq640gI/AAAAAAAAAGE/v_mjO8-7GUM/s72-c/DSC00883.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-4497063597908508063</id><published>2009-11-09T09:12:00.001+02:00</published><updated>2009-11-09T09:13:46.796+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kamboçya'/><title type='text'>Siem Reap - Angkor</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Sve5m6uZPNI/AAAAAAAAAF8/B4QthaCnONI/s1600-h/DSC09879.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" sr="true" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Sve5m6uZPNI/AAAAAAAAAF8/B4QthaCnONI/s640/DSC09879.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Siem Reap’e varınca otobüs etrafı kapalı tarla gibi garip bir yerde durdu. Bizden önce giden arkadaşlar orada kalacak diye biz de Garden Village adlı guesthouse’a gitmeye karar verdik. Hem şehirden 4 km kadar uzaktaki otobüsten aldıracaklardı bizi. İndik, vatandaşın biri kartona adımı yazmış ama soyadın uzaktan yakından alakası yoktu. Bir tek ilk harf tutuyordu. Ama adamımızı bulduk. Tam çıkalım derken kıytırık gardan kapıları kilitlediler. Haydaaa… Ne iş dedik, içerde çok eşya varmış, millet hücum etmesin diye kilitlemişler. 10 dakika güneşin altında dikildikten sonra açtılar. Biz de kaçtık, otele yerleştik. Saat geç olduğu için biraz şehir turuyla geçirdim vakti. Şehir merkezinde yollar savaş meydanı gibi, delik deşik, toz toprak. Ben Angkor’a gelen insanlar için altyapı çalışmalarına yordum ama o kadar da emin değilim. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi gün için, Angkor Wat’da çok güzel olduğu söylenen gündoğumunu seyretmek için saat beşte buluşmaya karar verdik arkadaşlarla. Sabah kalktık, ama hava maalesef hem kapalı hem yağmurluydu. İki saate kalmaz kesin açar dedim ben arkadaşlara. Bu sefer de yedide buluşmaya karar verdik. Gidip biraz kestirip tekrar kalktık. Lobide buluştuk, baktık yağmur şiddetini arttırmış. Çatıdaki restoranda bişeyler atıştıralım, yağmur diner birazdan dedim. Çıktık kahvaltı ettik. Kahveyi içtik. Hava aynı. Eşek ölecek, ters dönecek de karnı güneş görecek… Sonra bir akıllı internette hava durumuna baktı. Bütün gün yağmurlu olacakmış. Bana değil de meteorolojiye inandıkları için biraz bozuldum. Halbuki pozitif enerjiyle çözecektim hava durumunu. Moralim bozuldu. Sonra gittim beleş internet olan bir cafe buldum. Pahalısından bir dolara kahve söyledim. İyice yayıldım. Bir kahveyle beş saat oturdum aynı yerde. E-maillere baktım, cevap falan yazdım (Aloo, mail attıklarım, niye cevap yazmıyorsunuz?). Liseden arkadaşım Çağatay da mail atanlar arasındaydı. Bana Siem Reap’de bir mekan tavsiye etmiş. Açtım linki baktım. Mekan çok tanıdık. Masalar sandalyeler falan. Sonra ismine baktım, etrafa baktım. Zaten o mekana gelmişim. Hemen mail attım Çağatay’a. Dedim ki, olum sen giderken biz geliyorduk, ben o mekanın müdaviyim zaten. Dünya küçük. Bu arada şehirde baya fiyakalı yerler de mevcut. Angkor’dan beslenen bu kente turcu zengin turistlerde geliyor tabi. Kaliteli oteller, alımlı cafeler ve restoranlar her yerde. Ama ben Barış arkadaşımın tavsiyesiyle barlar sokağının girişinde akşam kurulan yemekçilerde tıkındım daha çok. Diğer elemanları da alıştırdım. Komisyon alsan alınır yani. Bir dolara tepeleme pilav ve güzel yemek yenebiliyor. Çok güzel meyveli shake de yapıyorlar, rendelenmiş buzla. Hava muhalefeti dolayısıyla ilk gün maalesef böyle geçti. Ertesi gün kıyamet de kopsa beşte buluşmaya karar verdik. Müslüman tuktukçu Ali kardeşimizle akşamdan 10 dolara anlaştık ertesi gün bizi gezdirmesi için.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ali sözünün eri çıktı (müslüman çocuk tabi), sabah beşte kapıdaydı. Üç kişi atladık tuktuğa. Portekizli kız uyuyakalıp gelemedi, bizim tuktuk payımız bir anda 83 cent arttı. Küfrettim kıza. Sabah ayazında hafiften titretti bizi tuktuk. Kapıya vardık, girişte üç günlük 40$ olan ücreti verdik, fotoğramızı çekip biletimizi verdiler. Kaybetmeyin diye de tembihlediler. Yoksa bir daha para alırlarmış. Haklılar. Yola devam ettik. Bu alan öyle bizim tarihi yarımada gibi değil. Bir keresinde İstanbul’da Avcılar dolmuşu şöförünün köylüsüne şehrin büyüklüğünü tarif etmesine şahit olmuştum. “Bizim köyden 20 tane düşün” diyordu. Büyük köymüş. Dışarda kalan tapınaklarıyla oldukça geniş bir alana yayılmış. Bizim tarihi yarımadadan en az 40 tane derim.Yürüyerek gezmek falan mümkün değil. Motosiklet kiralanabilse harika olur. Özgürce gezilebilir. Ama sanırım tuktukçular odası (ya da mafyası) bu işe taş koyuyor. Herneyse…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Angkor Wat’a yaklaşırken içimden sabah sabah kimse yoktur orda dedim. Varınca gördük ki bütün Siem Reap orada. Özellikle Japonlar çoktan tezgahı açmışlar, üçayakları falan kurup, beş metrelik fotoğraf makineleriyle güneşi bekliyorlar. Önemli olan bunu tecrübe etmek, öyle üçayakla beklemek değil dedim kendi kendime. Sonra iyi bir nokta bulup ben de makineyi çıkarttım. Şansımıza o sabah hava güzeldi. Güneş de kızıl renkli ufukta belirdi. Devasa yapının silüeti sabah güneşiyle harikuladeydi. Bu manzaradan sonra hazır tuktuk ayarlamışken uzak yerlerden başlayalım diye karar verdik ilk gün için. 2-3 günde her yeri görmek mümkün değil, eğer ki önünden tuktukla hızla geçerken fotoğraf çekip şöyle bir bakarım demiyorsanız. Tercihlerde bulunmak zorundasınız. Biz ilk gün big loop dedikleri geniş daireyi gezdik. Her yeri de tek tek anlatmak mümkün değil. O kadar çok tapınak ve yapı var ki. Ben ne hissettiğimi ve genel izlenimlerimi yazmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tarihiyle ilgili çok kısa da özet geçelim. 9. yüzyılın başlarında Khmerlerce kurulup, 12. yüzyılda altın çağını yaşayıp, 14. yüzyıldan sonra diğer etkenler ve savaşlarla zayıflamaya başlayıp, 16. yüzyıl sonlarına doğru da terkedilen Angkor, 19. yüzyıl ortalarında keşfedilmiş. Uzun zaman, inanç sistemi olarak Hinduizm hüküm sürmüş ama 12. yüzyıldan sonra Budizm de işin içine giriyor. İkisi de Hindistan menşeili olan bu inanç sistemlerinin yanında kendi eski tanrılarına da paralel inanış sürmüş. Biz Türkler atlar, avratlar, silahlar ile Anadolu’ya kök salarken Khmerler de Angkor’u inşa ediyorlarmış anlayacağınız. Bizim her padişahın kendi adına cami yaptırdığı gibi Khmer kralları da az ileriye kendi şehrini / tapınağını inşa etmiş. Angkor da genişledikçe genişlemiş ve bugün görebildiğimiz (kalanları tabi) muhteşem halini almış. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Angkor’a dönersek. İlk olarak doğası bir çarpıyor insanı. Muhammed Ali’nin Zaire’de George Foreman’ı nakavt ettiği artarda iki yumruk var ya. Doğa ilk yumruk, sonra bu doğanın içindeki tapınaklar-yapılar düşüren ikinci yumruk. Biz ilk Preah Khan’dan başladık. Ormanın içindeki bu tapınağa girince bilgisayardaki macera oyunlarında gibi hissediyor insan. Belki de ziyaret ettiğim ilk yer olduğu için baya sevdim burayı. Duvar kabartmaları, heykeller, mimari, yer yer çökmüş olduğu için labirent gibi sizi dolandıran koridorlar, cinsini bilemediğim ama yapıların içinden çıkıp büyümüş, enterasan kökleriyle taşlara tutunan ağaçlar zamanın kaybolmasına, mekanın gerçekliğini kaybetmesine yol açıyor. Demedi demeyin!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akabinde irili ufaklı tapınakları gezdikten sonra Ta Prohm’a geldik. Bu yapı Angkor’un keşfedildiği zaman ki halinin tasavvur edebilmesi amacıyla olduğu gibi bırakılmış. Ağaçlar ve bitkiler haliyle burayı ele geçirmiş, ve hüküm sürüyorlar. Tapınakların içinde, üstünde büyüyen ağaçlar da fotoğraf çekmek için oldukça etkileyici görüntüler yaratmış. Hatta belli noktalarda platformlar koymuşlar. Turistlerde sıraya girip, sıradan çıkıp, platforma geçip, düğün fotoğraflarında nasıl 32 diş gösterilerek sırıtılıyorsa o şekilde poz veriyorlar. Baya eğlenceli görüntüler çıkıyor ortaya. Tomb Raider filminin bir kısmı da burada çekilmiş (Bilgisayar oyunundan esinlenilen filmlerden hiç hazzetmem, o yüzden bilmiyordum). Bu sebeplerden ötürü en popüler ziyaret noktalarından biri Ta Prohm. Kalabalığa rağmen içiçe geçmiş tarih ve doğa ağızları açık bırakıyor. Buradan sonra da gezmeye devam ettik. İlk gün sabah beşte kalkmanın verdiği yorgunlukla sonlara doğru biraz bitap düştük. Günbatımı için Angkor Wat’a geri döndük fakat hava bulutlanmıştı ve ekipçe sallanıyorduk. Biz de günbatımını ertesi güne bırakıp otele yollandık. Akşam dokuzda uyudum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hergün tuktukçu Ali’ye çalışacak halimiz yok. 40$’ı vermişiz, belimiz bükülmüş zaten. İkinci gün, günlüğü bir dolardan pinokyonun irisi bir bisiklet kiraladım. En kıytırığı benimkisiydi ama su kaynatmadı yolda. Erkenden yola koyulduk. Daha şehirden Angkor’a varmadan, keşke Ali’nin tuktuğunu tutsaydık diye düşünmeye başladım. Çok da kral elemandı ayrıca. Ama yılmadım ve pedalları çevirmeye devam ettim. İlk durak Angkor Thom’un göbeğindeki Bayon’du. Şahsen beni en çok Bayon etkiledi bütün Angkor sınırları çerçevesinde. Kulelerdeki yüzler bir garip bakıyorlar. Yapının tamamı zaten muhteşem bir yapı. Ama detaylara girdiğiniz zaman başınızı daha da döndürüyor. Yürüdükçe, dolandıkça yeni bir şey çıkıyor karşınıza. Baya bir fotoğraf ekledim burayla alakalı olarak. Umarım beğenirsiniz. Bayon’da saatler geçirilebilir. Ben de baya bir dalıp arkadaşları dışarıda bekletmişim. Ne yapayım, onlar da daha çok gezselermiş…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Buranın devamında Angkor Wat’ın kuzeyindeki Angkor Thom’u dolaşmaya devam ettik. Elephant Terrace duvar kabartmalarıyla geniş ve ihtişamlı. Arka tarafına devam edip sağa doğru daire çizerek ormanın içinde etkileyici yapıları görebiliyorsunuz. Buraları da keyifle gezip öğle yemeğini yedik. Zaten her yer lokanta. Her tapınağın çıkışında, içinde dışında milyonlarcası var. Menü fiyatları da olması gereken rakamların 3-4 katı. Siz bir şey demeden kendi kendilerine yarı fiyatına iniyorlar. Neyse biz de yemeği yedik, bisikletlerle genişten alıp Angkor Wat’a gidelim dedik. Fazla genişten almışız, biraz geç gittik. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Günbatımını da bu sefer yakalamayı umut ediyorduk. Girip gezmeye başladık Angkor’u. Dünyanın en büyük dinsel yapısıymış diye yazıyor kitaplar. Alansal olarak olsa gerek. Doğrudur çünkü kapıdan girip tapınağın kendisine yürümek bile hallice vakit alıyor. Duvar kabartmalarını inceleyerek arka tarafa doğru devam ettik. Sonra bizim Katalan elemanı kaybettik. Saat de iyice geç olmuştu. Ben ve isveçli arkadaş üst avluya çıktık. Buradan sonra bir üst kademe daha var fakat buraya çıkış yasak. Hep mi böyleydi, geçici olarak böyle bilemiyorum. Ben de avluda dolanıp fotoğraf çekiyordum. Sonra baktım görevlinin biri bana doğru yaklaşıyor. Saat de geç. Aha dedim, adam bizi güzelce gezemeden atacak buradan. Son ra bilin bakalım ne oldu. Adam kulağıma üst katı görmek ister misin dedi. O kadar adamın arasından niye beni seçti hala anlamış değilim. Potansiyel bir şeytan görünümüm mü var ki? Resimlerde görebildiğiniz üzere gayet kendi halinde, sessiz sakin, masum bir tipim var. Ben de kendisine “Bayım, tabelalarda okuyabildiğim kadarıyla yukarıya çıkış yasak. Rica ederim beni bu yasadışı işlerinize alet etmeyin” dedim. Şaka tabiki, hemen ne kadar istiyorsun diye sordum abiye. O an neden beni seçtiğini kavradım hemen. Adam kaşarlanmış, gözünden tanıyor rüşvetçileri. 10 papel dostum dedi. Ooo çokmuş abi, gel bu işi beşe çözelim dedim. Baktım tuzu kuru, döndü gidiyor. Abi bir dakika bir dakika, yanlış anladın dedim. Uzaklarda dolanan isveçli kızı buldum, tosla beş papeli, günbatımını çatıdan seyredelim dedim. Sorgusuz ok dedi. İsveç gibi modern ve gelişmiş ülkeden gelen bu hanfendinin rüşvete hemen evet demesini içimden ayıpladım. Ama beş papeli kurtardığım için de sevindim. Abiye on papel tamam ama iki kişi dedim. Geçin şurada fotoğraf çekiyormuş gibi yapın, oyalanın dedi. Sonra kalan ecnebileri kapattık diye çıkarttılar. Geldi bizi aldı, çıkarttı yukarı. Rehberlik bile yaptı, anlattı. Günbatımı hakikaten şahaneydi. Rüşvetin her kuruşunu helal ettim. Seneye gelsek bedava olur mu dedim. Ciddiye aldı, arkadaşların da payı var, olmaz dedi. Saat de geç olunca yasadışı çatı turumuz biraz aceleye geldi tabi. Ama kimsenin gezemediği yerleri gezmek de oldukça keyif verdi. Osmanlı’dan genetik mirasımız olan rüşvetin önemini bir kez daha Kamboçya’da kavradım. Rüşvetçi abiyle helalleştik, teşekkür ettik ve ayrıldık. Zaten karanlık çökmüştü. Lambasız bisikletlerle, çukurlu yollarda yolumuzu bulduk ve geri döndük.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Angkor en az üç gün gezilmesi gereken bir yer. Tamamını sindirerek görmek için ise ben en az beş gün derim. Ben iki gün gezdim. Laos’ta da planladığımdan uzun kaldığım için Kamboçya biraz kısa oldu. Hem Kamboçya’nın diğer bölgeleri, hem de Angkor’un detayları için bir daha gelmeye söz verdim kendime. Olur mu bakalım. Yazıda belki heyecanı tam aktaramadım ama imkanı ve fırsatı olan herkes buraya gelmesini tavsiye ederim. Yaşamak görmek, koklamak gerek bu tarihi mekanı. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Siem Reap’de son geceyi Laos’tan beri tanıdığım arkadaşlarla helalleşerek geçirdim. Kimisi vietnam’a (Başharfi bilerek büyük yazmadım. Vize vermediler, bu da benim intikamım olsun), kimisi ülkesine, kimisi Tayland’ın adalarına devam edecekler. Ben de Bankok’a döndüm. Şaka maka 2,5 aydan beri yollardayım. Düşündüm de, bir tatili haketmişim. Singapur ve Malezya’ya gezmeden önce biraz da Tayland’ın adalarını göreyim. Başta kuzeye devam edip sahilleri sonraya saklamıştım zaten. Henüz nereye ya da nerelere gideceğime karar vermedim. Bakalım… &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-4497063597908508063?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/4497063597908508063/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/siem-reap-angkor.html#comment-form' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4497063597908508063'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4497063597908508063'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/siem-reap-angkor.html' title='Siem Reap - Angkor'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Sve5m6uZPNI/AAAAAAAAAF8/B4QthaCnONI/s72-c/DSC09879.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-3354967421450751837</id><published>2009-11-03T09:47:00.001+02:00</published><updated>2009-11-03T09:49:42.908+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kamboçya'/><title type='text'>Phnom Penh</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Su_fk9XlE7I/AAAAAAAAAF0/CGyheJONw60/s1600-h/DSC09640.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Su_fk9XlE7I/AAAAAAAAAF0/CGyheJONw60/s640/DSC09640.JPG" vr="true" /&gt;&lt;/a&gt;Festival - Yarışçılar&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;Otobüslerle ilgili yazmadan edemiyorum maalesef. Son yazımda atladığım bir detayı hemen yazıp rahatlayayım. Otobüs kıyaktı allah için. Yazmak istediğim başka bir şey. İyi otobüslerde tuvalet ve televizyon var. Laos’ta tv olan otobüslerde genelde karaoke videoları oynatılıyor. Genelde doğada çekilen bu kliplerde bir grup gitarlarıyla şarkı söylüyor, siz de altta yerel dilde takip etme şansını yakalıyorsunuz. Gerçi şans kısmı tartışılabilir. Laos’tan Phnom Penh’e giderken ise Laos’tan değişik olarak Rambo II’yi koydular. Kmerce anlamakta biraz güçlük çektiysem de uzun süre takip edebildim. Sonlara doğru uyuyakalmışım. Uyandım. Tv’ye baktım. Rambo ucunda patlayıcı olan oklarıyla rus helikopterlerine saldırıyor. Vietnam’ın yağmur ormanları çöle dönmüş. Hindistan’da dediğim gibi tekrardan “ne içirdiniz lan bana?” dedim kendi kendime. Film bitmiş, adamlar üçüncüsünü koyup devam etmişler meğer. Uyku sersemi tam idrak edememişim başta. Bence süper hareket. 12 saati bulan yolculuklarda Baba serisini koysalar, bütün yolu kurtarabilir insan…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Phnom Penh’de ise şöyle bir şans / şanssızlık oldu. Yağmur mevsiminin bitimine tekabül eden günlerde “Water Festival” dedikleri su festivali kutlanıyor. Üç gün süren bu festivalde ülkenin her yerinden gelen insanlar ve şehrin sakinleri Tonle Sap Nehri’nin kıyısına akıyor. Ülkede hayat duruyor. Kürekli kayıklara doluşan yarışçılar nehirde üç gün boyunca yarışıyorlar. Havai Fişekler atılıyor, eğlence, yeme içme devam ediyor festival boyunca. Nehir kenarı seyyar satıcılar, her türlü ama her türlü (yılan, hamamböceği, çekirge, meyveler, tatlılar vs.) gıda ürününü satan insanlar, yarış sırasını bekleyen kürekçiler tarafından dolup taşıyor. Çocuklar koşturuyor oynuyor, insanlar gülüyor. Bu festivali kıyısından da yakalamak şans kısmı idi. Şanssızlık ise üç gün boyunca duran hayat sebebiyle, zaten kısıtlı olan vaktimde şehri istediğim kadar gezememiş olmak. Pek çok gezilecek yer ve dükkanlar kapalıydı. Başka zaman rahat vermeyen tuktukçular bile ortadan kayboldular. Muhtemelen nehir kenarında kafa çekiyorlardı. Makul fiyatlara satılan Angkor Beer (Ülke’nin bayrağı dahil herşey Angkor’la bağlantılı) de içilir hani. Hele de mevsimlerden festival mevsimi ise. Kızmadım kimseye. Üç gün de doya doya eğlenmek, dinlenmek herkesin hakkı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şehre dönelim. İlk günün sabahı Tuol Sleng Soykırım Müzesi’ni ziyaret ettim önceden tanıdığım birkaç arkadaşla beraber. Burası önceden lise olan, fakat Kızıl Kmerler’in yönetiminde, 1975-1979 yılları arasında hapishaneye çevrilmiş. Sınıflar küçük hücrelere ve işkence odalarına dönüştürülmüş. Doktorundan rahibine, sanatçısından kendi parti üyelerine kadar pek çok insan burada işkence görmüş, öldürülmüş. Müzede işkence odalarını, buradan geçen insanların fotoğraflarını, insanın içine girmekte zorlanacağı hücreleri, işkence aletlerini, kurşunlanmış kafataslarını görebiliyorsunuz. İnsan bir garip oluyor. Soykırım burada ne ilk defa olmuş, ne de dünyada son defa olacak. Her soykırımda artık bu zamanda bu nasıl olur diyor insanlar, ve soykırımlar yaşanmaya devam ediyor. Devam da edecektir mutlaka. Kızıl Kmerler’in lideri Pol Pot kendi görüşleri doğrultusunda ülke nüfusunun üçte birini katletmiş. Rakamlar farklılık gösterse de üç milyon civarında Kamboçyalının bu rejim sırasında öldürüldüğü düşünülüyor. İnsan diyecek bir şey bulamıyor, sadece kar gibi bir surat ve hafif bulanan bir mideyle gezebiliyor bu kanlı mekanı. İnsanın içindeki canavarın, kafasındaki fikirlerin, paranoyasının yapabileceklerinin bir üst sınırı yok. Ara ara unutsak da böyle yerler bize hatırlatıyor kötülük potansiyelimizi. Oldukça da büyük bir potansiyel maalesef. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kötülük kısmından ilginçliklere geçeyim biraz da. Burada türlü türlü yiyecek bulmak mümkün. Şehir turunda pazarlara da uğradım. Genel olarak Güneydoğu Asya pazarları birbirine benzese de burada hamamböceği, yılan ve örümceklere rastladım farklı olarak. Duymak başka ama görmek başka. Kızartılmış ya da ızgara olarak satılan bu hayvanlar bizim gözümüze biraz değişik gözüküyor tabi. Hamamböceği ve fare yiyebileceğimi sanmıyorum. Büyük konuşmak istemem gerçi. Ama şişteki yılanı denedim. Fena da değildi. Dünyanın en yumuşak eti sayılmaz ama çerez niyetine arada yenebilir. Çıtır çıtır gidiyor vallaha. Henüz örümcek yeme şansım olmadı ama bulursam bir dahaki sefere denemeyi planlıyorum. Farklı yerler, farklı kültürler, farklı ağız tatları. Bu arkadaşları bizim memlekete götürsek, onlar da masada gözleriyle bize bakan kelleye garip bakabilirler, bilemiyorum. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kamboçya’nın bir diğer enterasan tarafı ise para işleri. Ülkede dolarla harcama yapıyorsunuz. Kendi para birimleri riel pek rağbet görmüyor. ATM’lerden dolar çekiyorsunuz. Restoran ve marketlerde dolar harcıyorsunuz. Rielle de ödemek mümkün tabiki. Ama menüler halk pazarında bile dolarla. Dolar veriyorsunuz, bozuk parayı riel olarak alıyorsunuz. Bir doları da 4000 Riele sabitlemişler (gerçek kur 4200 civarı). Kafalarına göre oynuyorlar parayla. Para üstü verirken 4000’den, rielle ödemeye gelince 4200’den hesaplanıyor. Birileri bizi seviyor ama yapacak bir şey yok. Gülümseyip paraları harcamaya devam ediyoruz. Aç mı kalalım yani? &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son olarak, her yer kapalı olduğundan ben de Phnom Penh’i burada kapatayım. İstediğim kapsamda gezemedim açıkçası. Bir daha gelmeye bahane olsun diyelim. Ama sokakları arşınlayıp festival ortamını yaşadım. Toplu taşıma olmadığından motoruyla taşıma yapan insanların ulaşım araçlarını kullandım (arkaya oturup gidiyorsunuz). Lüks berberde kafayı kazıttım iki dolara, bir dolara saçımı yıkattım. Kafaya bir masaj yaptı abla, az daha temiz kafayı bir daha yıkatıyordum. Kollamam gereken çantam olmasa (bütün dünya bizim çantanın peşinde ya) uyuyabilirdim. Bir şişe Jim Beam’i 8 dolara aldım (içmek amaçlı değil, hatıra amaçlı). Ve Siem Reap’e doğru otobüse bindim. Şimdi sallıyorsunuz diyeceksiniz, bu otobüste de Rambo serisinin dördüncüsü olan “John Rambo” filmine denk geldim. Üç günde Rambo manyağı yaptılar vallahi. Seyretmemiş olanlara dördüncüsünü tavsiye etmiyorum, hele Kmercesini hiç. Dünyanın yeni yedi harikasından biri olan Angkor Wat sırada…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-3354967421450751837?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/3354967421450751837/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/phnom-penh.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3354967421450751837'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/3354967421450751837'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/phnom-penh.html' title='Phnom Penh'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Su_fk9XlE7I/AAAAAAAAAF0/CGyheJONw60/s72-c/DSC09640.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-4684785840973908214</id><published>2009-11-01T14:44:00.002+02:00</published><updated>2009-11-01T16:05:55.444+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kamboçya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Laos'/><title type='text'>Pakse - 4000 Islands</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: justify;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Su1-KAQoLtI/AAAAAAAAAFs/rr4SbUU5-xY/s1600-h/DSC09360.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Su1-KAQoLtI/AAAAAAAAAFs/rr4SbUU5-xY/s640/DSC09360.JPG" vr="true" /&gt;&lt;/a&gt;Otobüsten inip, haritada nerde olduğumu bulup, şehre doğru yürümeye başladım. Tuktukçular yine “nereye, şehre mi, yürünür mü o kadar yol, taa anasının nikahı…” gibi sataşmalara yeltendiler. Ama artık alıştığım için istifimi bozmayıp, sırt çantamla ahenk içinde, salınarak yürümeye başladım. 20 dakikalık yürüyüşten sonra (buna gitmem gereken caddeye paralel gidip kaybolmam da dahil), bu sefer, artık gözümdeki değeri gittikçe azalan lonely planet rehber kitabından makul gözüken bir guesthouse bulup yerleştim. Hakkını yemeyelim, güzel bahçesi, temiz odaları vardı. Bahçedeki tek sorun ise sadece bir tek hamak olmasıydı. Diğer beton banklar hiç rahat değil. Haliyle hamağa kim yerleşirse, diğer misafirler kitap okuyor kisvesi altında, göz ucuyla, bu şahsın gaflette bulunup kalkmasını kolluyorlar. Yalan yok, ben de bekledim, ve sonunda bir kerelik de olsa yerleştim hamağa. Çişim gelmesin diye, dehidrasyon riskini bile göze alarak su içmeden yattım, sallandım. Sonrasında da mesane artık dayanamayacak hale gelene kadar direndim. Ama kitabıma konsantre olamadım. Çünkü sırasını bekleyen insanlar beni husursuz ettiler iblis bakışlarıyla. Hamaktaki insana hiç saygı yoktu maalesef. Bazı otobüs yolculuklarında da aklıma sık sık gelen, pantolon / şort altından belli olmayan, yetişkinlere özel bebek bezi fikri bu noktadan sonra ciddi bir girişim planı olarak aklımın bir kenarına yerleşti…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pakse de güneye inenler için geçiş noktası. Şehirde görecek bir şey yok. Ama yakın mesafedeki Boulaven Platosu çok tavsiye ediliyordu. Şelaleleri, kahve yetiştirilen bölgeleriyle görülmeye değermiş. Oldukça geniş bir alana yayılan bu bölgeyi gezmek için en iyi yol 6$ verip motor kiralamak. Tam tur için 2-3 gerekiyor. Ben de guesthouse’da tanıştığım bir portekizli, bir isviçreli ile motor işine girmeye karar verdim. Tek sorun isviçreli arkadaşımızın daha önce hiç motor kullanmamış olmasıydı. Sabahtan gittik motorcuya. Tereddütsüz çıkardım verdim parayı, pasaportu da bıraktım. Sigortalı motorlar kiralanmış çoktan. Sigorta yok dedi. Ben de korkma dostum dedim, ve yanımdan hiç ayırmadığım muskamı tezgaha koydum, ve “benim sigortam bu” dedim. Anlamadı, ben de açıklamadım yardımcı olan arkadaşa. Aldık motorları, isviçreli çocuğa gazı, freni gösterdim. Viteslerde aşağı yukarı böyle değişiyor dedim (yaklaşık olarak anlamında değil, vitesler hakkaten aşağı ve yukarı hareketlerle değişiyor). Muskan var mı diye sordum. Anlamadı. İsviçreli dostumuzun sağlık sigortası sağlamdır, bir şey olursa helikopterle gelip alırlar, buna bişey olmaz diye düşündüm. Ve yola çıktık. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bizim vakit bir günle kısıtlı olduğu için şelaleri gezmeye karar verdik. Üç tane baba şelale var. Sırayla başladık gezmeye. Şelalelere anayoldan sonra toprak yola girerek gidiliyor. Yollar da kaygan. Arada isviçreliye de bakıyorum yapışmasın yere diye. Ama off road işini keyifle ve tek parça olarak bitirdik. Çağlayanlara varmakla bitmiyor iş. Her şelalede bir adam dikiliyor. Hem şelaleye giriş ücreti, hem park ücreti talep ediyor. Motoru yola koyayım diyorsun. Cııkk, olmaz diyor. Şimdi yola koysan, gidip tekmeyi basacak, ya da şelaleye falan almayacak. 40 kuruş için de kavgaya değmez. Her şelalede aynı hikaye. Ben de fazla uyuzluk yapmayıp verdim paraları. Pazarlığa da gelmiyor allahsızlar. İlk şelale küçük ve sevimli idi. Asıl baba şelale(ler) 2.siyidi. Sanırım 120-130 metre yüksekliğinde olan bu şelaleler acaip güzel ve derin bir vadiye doğru akıyor. Yukarıdan tamamı gözükmüyor. Baktım, isviçreli adrenalinin etkisiyle “buradan sonrası tehlikeli” yazısının arkasına doğru devam ediyor. Ben de devam ettim. Portekizli kız yüksekten hazzetmiyormuş, onu kelebeklerle oynasın diye bıraktık. Yokuş aşağı gidiyorsun ve rutubetli toprak aynı buz gibi kayıyor. Ağaç dallarına, köklerine tutunarak indik biraz. Burdan da güzel gözükmüyordu şelale. Yol da var aşağı. E biraz daha inelim dedik. Daha da dikleşti. Son durduğumuz noktadan manzara süper, ama eğimli toprakta ancak ağaca tutunarak fotoğraf mümkün. Çünkü aşağısı Bungee yaptığım yükseklikte. Tek fark, buradan aşağı uçarsan ip yok. Hafif başım döndü, azcık ayağım da kaydı ama ağaçlar yardımıma yetişti. Artık yüksek yerlerden sakınmaya karar verdim kendimi. Burdan da salimen ve nefes nefese çıktık. Son nokta ise etrafı mesire alanı gibi olan, yaklaşık 30 metre yüksekliğindeki şelale idi. Aktığı yerde öyle bir su kaldırıyor ki, beş dakikada sırılsıklam olduk. Biraz güneşte kuruyup karanlık basmadan geri yola çıktık. Yolda ananas ve tropik meyvelerden oluşan enerji desteği aldık. Günü kazasız belasız bitirdik. Ertesi gün de Laos’un en güneyi olan Si Phon Don’a (4000 Islands) geçtik.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Pakse’den tanıdığımız Oi Hanfendinin bungalovlarına yerleştik. Nehrin ortasında pek çok adacık bulunan bu bölgeye 4000 Islands deniyor. Rakam biraz şaibeli. Biz küçük olan Don Det’e geçtik. Mutluluğun soyut değil, somut bir kavram olduğu bu adada yapılacak en güzel iş, bütün gün hamakta yatmak, sıkılınca da tebdili mekanda ferahlık vardır deyip, yerde uzanmak, akşam olunca günbatımına karşı Beer Lao yudumlamak, sonunda da uyumak. Elektrik sadece akşamları beş saat kadar mevcut. Ben kaybettiğimi düşündüğüm kafa lambamı son gün bulduğum için geceleri tuvalete telefonla gittim. Son gece hariç, dört gün boyunca kaldığım mekanın 100 metre dışına çıkmadım. Bir sürü insanla tanışıp eğlendim, dinlendim. Kafa toplamak ya da kafa dağıtmak için ideal olan bu adaları her Güneydoğu Asya gezginine tavsiye ederim. Özellikle günbatımları, hamaklı dinlence ve gevşek hayat buranın cezbedici özellikleri. Kaldığınız yerlerin basitliğini yadırgamıyorsanız, bu adalar görülmeye değer.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dört günün sonunda Kamboçya’ya geçme vakti geldi. Sınırın dibindeyiz zaten. Benim vize hazırdı ama sınırdaki rüşvet döngüsünden dolayı strip kulübüne gider gibi birer dolarları hazırladım. Laos’dan çıkış damgası, bir dolar. Kamboçya’da sağlıktan sorumlu arkadaşın ateşinizi ölçmesinin bedeli, bir dolar. Giriş damgasının basıldığı noktadaki son rüşvet, iki dolar. Kamboçya’ya giriş, priceless… Aynı bizim gümrükler gibi: tarife belli! Sakin bir yolculuktan sonra Phnom Phen’e varıp göl kenarında bir guesthouse ayarladım. Burada enterasan şeyler yeniyormuş. Denemek lazım…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-4684785840973908214?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/4684785840973908214/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/pakse-4000-islands.html#comment-form' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4684785840973908214'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/4684785840973908214'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/11/pakse-4000-islands.html' title='Pakse - 4000 Islands'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Su1-KAQoLtI/AAAAAAAAAFs/rr4SbUU5-xY/s72-c/DSC09360.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-6834855905271490134</id><published>2009-10-28T11:14:00.001+02:00</published><updated>2009-10-28T11:17:18.041+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Laos'/><title type='text'>Vientiane</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SugKoXJzmVI/AAAAAAAAAFk/v753IzP9K98/s1600-h/DSC09170.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SugKoXJzmVI/AAAAAAAAAFk/v753IzP9K98/s640/DSC09170.JPG" vr="true" /&gt;&lt;/a&gt;Buddha Park&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Laos’un başkenti, şehir kavramına en yakın şehirdi bu ülkede gördüğüm. Mekong’un kıyısında, yarım milyondan az nüfusuyla, sakin ve sade bir şehir. Çok fazla özelliği olduğu söylenemez. Ama bir iki günlük ziyaret için de fena sayılmaz. Güzel cafeleri, kitapçıları, restoranları, marketleri burada bulmak mümkün. Güneyden kuzeye, kuzeyden güneye inenler için bir orta nokta aynı zamanda. Daha çok atlama noktası olarak düşünülüyor burası. Pek çok yerde olduğu gibi, turistlerin yoğunlaştığı bölge şehir merkezi. Pek çok otel ve guesthouse bulmak mümkün. Ama Luang Prabang’da aldığınız hizmeti, o fiyatlara burada bulmak mümkün değil. Çok fazla yer dolaştım. Ama sonunda pencereli ve banyolu bir odayı 60,000 Kip’e (7$) ayarladım. Çok ucuz sayılmaz ama temiz ve ferah bir odaydı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Akabinde biraz şehiri turladım. Bir adet Türk Restoranına denk gelip, ince belli bardaklarında çaylarını içtim. İsimlerini hatırlamasam da allah razı olsun. Yolda o kadar çok insanla tanışıyorsunuz ki, aynı insanlara defalarca isim sorduğunuz oluyor. Akşam olunca rakı var mı acaba diye bir daha uğradım. İki ayı geçti rakı içmediğim. Baya bir umutlanmıştım, fakat rakı yokmuş. Sağlık olsun dedim mecburen. Ben de gidip nehre karşı bir iki bira yuvarladım. Daha sonra öğrendim, burayı da bir amerikalı işletiyormuş. Laos’ta çok fazla mekan var yabancılar tarafından işletilen. Ülkenin resmi adı Lao People’s Democratic Republic, kısaca Lao PDR. Laoslu arkadaşların şöyle bir esprisi var: Lao PDR için: “Lao, Please Don’t Rush” diyorlar. Bu espri gerçeklere dayanıyor ama. Uydurulmuş bir şey değil. Kimsenin acelesi yok. Herşeyi ağırdan alıyorlar. Hindistan’da tuktukçular saldırırken, burada tuktukvari araçların arkasına astıkları hamaklarında sigara tellendirirken müşterileri bekliyorlar. Müsait misin gibilerinden yaklaşınca da öfff gibilerinden bakıyorlar. Belki ülkenin bu rahatlığı buraya çekiyor bu yabancıları. Kimbilir? Pazarlık bile etmek zor bu ülkede. Şu fiyata olmaz mı diyorsun, adam olmaz deyip dönüp gidiyor. Sen de peki dayıcım, niye hemen sinirleniyorsun ki deyip, istediği parayı veriyorsun. Ama genel anlamda sevilesi insanlar. Benim çok kanım ısındı. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şehre geri dönersek… Pha That Luang en önemli ulusal anıt. Altın renkli that (stupa), Budizmin ve Laos bağımsızlığının sembolü. Wat Si Saket, şehirdeki en eski tapınak. Bu tapınağın içindeki duvarların etrafında 300’den fazla Buda heykeli, ve duvarlardaki küçük oyuklarda 2000’den fazla gümüş ve seramik Buda figürü bulunmakta. Patuxai (zafer anıtı) ise Paris’tekini andıran büyük bir anıt / kapı. 1960’larda Amerika’nın havaalanı yapımında kullanmak üzere bağışladığı çimentoyla yapılmış. Bu sebepten ötürü (özellikle yabancılar), buraya dikine pist diye hitap ediyorlar. İkinci gün ise Xieng Khuan’a (Buddha Park), bir scooter kiralayarak gitmeye karar verdim. Şehrin 25 km dışında olduğu için, ve Nepal’den beri motora binemediğim için, bana çok mantıklı bir fikir gibi geldi. Altı dolar motora, iki dolar da benzine verdim. Kağıttan yapılmış kaskımı taktım (vallahi ağırlığı yoktu). Düştüm tozlu yollara. Sora sora buldum. 1950’lerde Luang Pu adlı kişi tarafından yapımı organize edilen Xieng Khuan (tam anlamı ruhlar şehri) pek çok Budist ve Hindu heykellerini barındırıyor. Sebebi ise bu enterasan kişinin Budist ve Hindu felsefesini harmanlamış olması. İrili ufaklı heykelleriyle gerçekten etkileyici bir yer (resimlerini flickr’da görebilirsiniz.). Güneşin altında kavrulup Buddha Park’ı gezdikten sonra, motora atlayıp şehre geri döndüm. Baktım çok fazla benzin artmış, ben de amaçsızca şehirde turlamaya başladım. O kadar para verdim benzin’e diye, sıkılsamda, sürmeye devam ettim. Gösterge kırmızıya yaklaşınca, götürdüm verdim motoru geri ve ehliyeti aldım. Evet, motoru kiralarken ehliyeti bırakmama müsaade ettiler. Pasaportu bırakmaktan iyidir diye düşündüm, ehliyeti verdim. Ehliyetsiz kullanmak mantıksız gelse de bu ülkede iki haneli yaşlarına basan herkes motor kullanabiliyor. Küçük yerlerde daha çok görüyorsunuz ama ülke genelinde çoluk çocuk doluşmuşlar motora, gezip duruyorlar. Ayakları yere yeten motora binebiliyor. Bence sakıncası yok. İçmedikleri sürece… Kuralları kim koyuyor ki sonuçta?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son olarak, nehir kenarına kurulan akşam pazarı, günbatımını seyredip, bir iki bira içip, yemek yemek için güzel bir yer demek istiyorum. Ama çoğunlukla turistlere hitap ediyor gibi gözüktü bana. Canlı nehir balıkları, jumbo karidesler, kurbağalar (bunu denemedim) leğenlerin içinde, son bulacakları midenin sahiplerini masum masum bekliyorlar. Ben son akşam taze bir balık yedim. Bolca tuzlayıp ızgaraya attılar. Masaya gelince bak böyle yiyeceksin dedi abla, biraz ayıklar gibi yaptı. Benim ayıklamakla ilgili sorunum yok ki. Abla gidince daldım balığa ve gözü beyni derken balıktan geriye bir kılçıklar kaldı. Benden bu performansı beklemiyordu sanırım. Biraz şaşırdı tabağı görünce. Yemeğimi yemeye çalışırken sineklerin tanrısı oluverdim. Kara sinekler saldırdı masaya ve yemeklere. Hem kovaladım hem yemek yedim. Belki bir iki tane de yutmuşumdur arada ama balıkla beraber iyi gittiler. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Vientiane defterini bu yemekle kapattım. Çünkü yemekten sonra otobüsü yakalamam gerekiyordu. Yataklı otobüsten bilet almıştım güneydeki Pakse kentine gitmek için. Gara gittik, yataklı otobüse girdim. Bir yer gösterdiler. Oldukça basık. Burda nasıl rahat edeceğim derken yanıma bir kişi daha geldi. Meğer yataklar iki kişilikmiş. Klima çalışmıyor. İçerisi 50 derece. Sonra insanları öldürmemek için indirdiler. Başka bir otobüs gelecekmiş. Bekle bekle geldiği yok. Soruyorsun, bekle işte geliyor diyorlar. Laoslu dostlarımızın gerçekten hiç mi hiç acelesi yok. İki saat sonra yataksız otobüs geldi. Kelle başı 20,000 kip geri aldık otobüs değişikliğinden dolayı. Bindik. Bunun kliması da nasıl çalışıyor arkadaş. Herkes nesi varsa giydi üzerinde. Benim herşey bagajda. Titreye titreye 10 saat gittik, vardık Pakse’ye. Ama bunu otobüslerden şikayet ediyorum anlamında algılamayın lütfen, sadece tecrübeyi paylaşmak istedim. Güneyin daha sakin, daha ucuz, ve daha rahat olduğu söyleniyor. Umarım öyledir…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dipnot: Derbi sonucunu iletenlere teşekkürler. 10 sene üstüste de yapılmaz ki bu…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-6834855905271490134?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/6834855905271490134/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/10/vientiane.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6834855905271490134'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/6834855905271490134'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/10/vientiane.html' title='Vientiane'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SugKoXJzmVI/AAAAAAAAAFk/v753IzP9K98/s72-c/DSC09170.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-8817947634140643638</id><published>2009-10-20T16:12:00.001+03:00</published><updated>2009-10-20T16:20:36.438+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Laos'/><title type='text'>Luang Prabang ve Vang Vieng</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/St22DCLsTZI/AAAAAAAAAFc/5I-oUFL8XfU/s1600-h/DSC08734.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/St22DCLsTZI/AAAAAAAAAFc/5I-oUFL8XfU/s640/DSC08734.JPG" vr="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sırt Çantamla şehri turladıktan sonra burasının güzelliğiyle doğru orantılı olacak şekilde pahalı olduğunu söylemek isterim. Ama yanlış anlaşılmasın, Laos için beklentilerimin biraz üstündeydi fiyatlar. Yiğidi öldür hakkını yeme, kaldığım otel 6$ idi gecelik. Önce biraz bıdı bıdı ettim para ile ilgili ama odayı görünce hemen sustum. Şu ana kadar kaldığım en güzel oteldi. Havlusu, örtüsü, bedava içecek suyu, tuvalet kağıdı, sıcak suyu, önünde balkonu ile verdiğim parayı haketti. Üstelik tertemizdi. Eminim benim iki katım para ödeyenler bu güzelliği bulamamışlardır. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Şehre gelince, şehir ufak bir şehir. Turistlerin kaldığı bölgede, şehrin merkezinde pek çok cafe, bar, restoran sıralanmış. Görüntü itibariyle batılı mekanlar bunlar. Zaten fransız mimarisi ve etkisi şehrin en belirgin özelliği. Şehir insanın gözüne hitap ediyor. Güneydoğu Asya’nın ortasında sürpriz bir şekilde karşınıza çıkıyor. Rehber kitapların da yazdığı gibi, bazen planlanandan uzun kalınabiliyor bu şehirde (Ben de planladığımdan bir gün fazla kaldım). Oldukça sakin, düzenli, huzur dolu bir kent. Belki çok fazla ziyaret edilecek noktası yok ama bu tarzda bir kent bulunca tadını çıkarmaya bakmak lazım sanırım. Ben de böyle yapmayı denedim. Bolca kitap okudum, cafeleri ve barları inceledim (Acaba buralarda bar işletmek kolay mıdır diye). İki gün planlarken üç gün kaldım. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şehrin gezilecek yerleri, biraz önce de yazdığım gibi, çok fazla değil. Merkezi yarımadanın kuzeyine doğru. Biraz daha kuzeye çıkınca birkaç tane tapınak var. Ama Tayland’ın tapınaklarından sonra o kadar etkileyici değiller (Belki de olması gereken buradaki gibi daha basit tapınma yerleri. Kimbilir?). Fotoğraflarda da görebileceğiniz üzere Phu Si’den akşam manzarası şahane. Şehrin tamamına hakim bir nokta, tam tur atarak heryeri görebiliyorsunuz. Günbatımında ise renkleri ve manzarasıyla herkesi mıknatıs gibi bu noktaya çekiyor. Ellerinde fotoğraf makineleriyle burada bekleşen turistler ilginç bir görüntü oluşturuyor. Benim ilgimi çeken şeylerden biri, tapınağın arka tarafında, sanırım komünist zamanlardan kalma&amp;nbsp;iricene bir&amp;nbsp;ateşli silah oldu. Budist tapınağında silah biraz garip dursa da, üstüne çıkıp da biri bu silahı döndürünce azcık eğlendiriyor insanı. Ama fotoğraf makinesiyle çıkmayın, az daha yapışıyordum yere. O namlu da kafaya çarparsa düştüğünüz yer mezarınız olur…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir diğer görülmesi gereken yer ise, akşamları kurulan ve her türlü eşyanın satıldığı bir Pazar yeri. Kıyafetten, biblolara, kobralı şaraplardan çantaya her şeyi bulmak mümkün. Çıplak ampullerle aydınlatılan bu pazarı her akşam kurup dağıtıyorlar. Zahmetli iş. Ama gece oldukça güzel bir görüntüsü var. Bizim yol uzun, alışveriş gözüyle bakamıyoruz tabiki. Doğal hayatı koruma derneği ne düşünür bilmem ama şu kobralı şaraptan bir tane alacaktım az daha. Bir dahaki sefere diyelim. Pazarın biraz güneyinde ise türlü türlü yemeklerin satıldığı tezgahlar var. Ben ucuz ve lezzetli olan bu bölgede karnımı doyurdum genellikle. Sonuç olarak bu kenti sevdim. Oldukça sevimli bir yer. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Luang Prabang’ı burada bitirip biraz Vang Vieng’den bahsetmek istiyorum. Burda tubing dedikleri bir aktivite var. Taa Ürdün’den beri insanlar buradan bahsedip duruyorlar. Boynumuzun borcu, gidip bir günlüğüne de olsa ziyaret edeyim dedim. Aktivite şöyle saçma bir aktivite: Şehirde bir mekan var. Gidip buradan bir tane şamrel (Kamyon lastiğinin içine böyle deniyordu, değil mi?) kiralıyorsun. Sonra 8-10 kişi ve şamreller bir tuktuğun içine ve üstüne doluşuyor. Nhrin yukarısına doğru yaklaşık 4 km yol alıyorsun. Sonra nehrin kenarında seni bırakıyorlar. Nehrin aşağısına doğru sağlı sollu bir sürü bar sıralanmış. Genellikle suya girmeden, ilk barda zihnin açılması için bir bira ısmarlıyorsun. Veeee yanında hediye olarak bir shot Tiger viski geliyor. Kahvaltının üzerine ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır (İnsanlar genelde öğle vakti başlıyorlar. Ben ilk biramı 12:30 sularında götürdüm), ama baktım herkes içiyor, herhalde bir sakıncası yoktur dedim. Akabinde şamrelimize binip 50 metre aşağıdaki bara doğru yol aldık. Ellerindeki iplerin ucunda pet şişeler olan abiler bunları size doğru fırlatıyorlar. Bu ipleri yakalayamazsan akıntıyla beraber başka barda, başka insanlarla içmek durumunda kalabiliyorsun. Ben bilinçli içtiğim için hiçbir ipi kaçırmadım. İkinci barda da bir bira ısmarladım. Yanında hediyesiyle birlikte geliverdi. Adamların nezaketini görmemezlikten gelme şansım yok. İkinci viskiyi de yuvarladım. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Burdan sonrası biraz bulanmaya başlıyor, ama hatırladığım kadarıyla aktarmaya çalışacağım. Ha bu arada bucket dedikleri bir içecek daha var. Ben kendimi sakındım, ama bazı gençler bu içkiden yuvarladı. Çocukların plaj kovasını düşünün. Bunun içine Tiger Viski, seven up, red bull falan karıştırıp veriyorlar. Fiyat makul. İç iç bitmiyor. Ama içenlerin biraz çarpıldıklarını gözlemledim. Ben bira ve viskiye devam ettim. Ne diyordum, sonra bir daha şamrele binip sonraki bara ilerledik. Burada çamurun içinde voleybol oynanabiliyor, sonra tahta bir iskeleden nehre doğru uzatılmış halatlara bağlı bir tahta parçasıyla nehre atlamak mümkün. Ben üzerime biraz çamur bulaştı diye, yıkanmak amaçlı bir kere atladım. Ama hepsi o. Sonrasında sanırım bir iki barda daha durduk. Bir tanesinden de kaydırakla nehre atladım. Bir amacı vardı ama aklımdan çıkıverdi. Çamurdu belki de ama ne önemi var. Akşama doğru, hafiften titreyerek şehre döndük. Şamrellerimizi teslim edip depozitolarımızı aldık. Etraf bir sürü sallanan insanla doluydu. Mana veremedim. Ağzınızla içeceksiniz diye bağırdım gençlere (Türkçe tabi). Sonra kendi kendime kahkaha attım. Baktım ben de yalpalıyorum. Bir daha güldüm. Tiger viski, kral viski dedim kendi kendime. Bir duş aldım, biraz yemek yedim. Sonra herkesin gittiği Q Bar’a gittim. Sade bir türk kahvesi söyledim. Yanında Tiger viski geldi. Anlamadım. Ertesi gün biraz geç kalktım. Biraz da başım ağrıdı. Ama sizlere aktarabilmek adına bu aktiviteyi yapmam lazımdı. Yoksa ne işin var şamrelle nehirden aşağı giderken bir sürü bikinili kızla içki içip dans ederek vakit geçirmekle. Zaman kaybı. Tam saçmalık…&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Buradan foto yok maalesef. Yanıma su geçirmez ufak çantada biraz para bir de anahtar alabildim… &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-8817947634140643638?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/8817947634140643638/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/10/luang-prabang-ve-vang-vieng.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8817947634140643638'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/8817947634140643638'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/10/luang-prabang-ve-vang-vieng.html' title='Luang Prabang ve Vang Vieng'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/St22DCLsTZI/AAAAAAAAAFc/5I-oUFL8XfU/s72-c/DSC08734.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-7723937515619839125</id><published>2009-10-14T10:10:00.002+03:00</published><updated>2009-10-14T10:12:11.540+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tayland'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Laos'/><title type='text'>Houay Xhi - Louang Prabang Yolu</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/StV4rwpx-AI/AAAAAAAAAFU/GCxESzFcDlA/s1600-h/DSC08396.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img $r="true" border="0" src="http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/StV4rwpx-AI/AAAAAAAAAFU/GCxESzFcDlA/s400/DSC08396.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Slow Boat...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Chieng Mai’den kuzeydeki şehir Chieng Rai’ye otobüs biletimi aldım. Otobüslerde yaşadığım hayalkırıklıklarını okuyup da üzülen dostlarımı bu sefer sevindirmek için biraz fazladan para ödeyip krallara layık otobüsü seçtim. İstanbul-Ankara çalışan, üç koltuklu VIP otobüslerden hiçbir farkı yoktu. Ben böyle otobüs görmedim desem yeridir. Su ve kek bile verdiler. Çantamdaki suyu daha sonraya saklayabileceğim için daha da sevindim. Kek ise, Saray’ın Tönbek Kek’inin biraz daha iyisiydi. Tatlı tatlı iyi gitti. Yol da rahat geçti. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bir geceyi Chiang Rai’de geçirdikten sonra ertesi sabah erkenden sınır kasabası olan Chiang Khong’a yola çıktım. İki buçuk saatlik yolculuktan sonra sınıra vardım. Tayland tarafında çıkışımı alıp karşıya geçmek için tekne biletimi aldım. 20 Baht olan biletin üzerinde “2” rakamı keçeli kalemle “4” yapılıyor. Turistlere bilet bir anda 40 Baht oluyor. Nehir olan sınırı geçmek için tek seçeneğiniz olan bu teknelerle pek kavga etmek istemiyorsunuz. Ben de kaderime boyun eğdim. Karşıya vardık. Tekneden zıplayıp, sınır binasına gidip formu doldurdum, Bir ay için 35$ lık vize ücretini verdim, haftasonu olduğu için (zaman meramını kaybetmişim, günü bilmiyordum) 1$ da ekstra ücret aldılar. Sonra bir form daha, damga, çıkışta bir vize kontrolü falan derken bir baktım Laos’tayım. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Benim gideceğim yer Luang Prabang. Buraya otobüsle gitmek mümküm ama en güzel yol nehirden gitmek. Slow Boat denen ve iki günde giden tekneler mevcut (gece nehir kenarında bir kasabada konaklayarak). Bir diğer seçenek de speed boat dedikleri küçük ve oldukça hızlı sürat motorları. Bunlar da 6-7 saatte gidiyorlar yanlış hatırlamıyorsam. İyi macera olur diye düşündüm ama çok tekin olmadıklarını hem okuyup hem duymuştum. Arada bu araçlar sayesinde hakkın rahmetine kavuşanlar bile oluyormuş. Ben şerbetliyim ama ıslanmaması gereken çok malzeme var yanımda. Onlara kıyamayınca slow boat ile gitmekte karar kıldım. Hani erkenden yola çıktım demiştim ya, o kadar erken yola çıkmamışım aslında. Son tekne sabah 11’deymiş. Ben de Laos tarafında ki sınır kasabası Huoay Xhi’de bir gün geçirmek zorunda kaldım. Gezginler burayı sadece geçiş noktası olarak kullandıkları için göreceli olarak biraz pahalı, ve fırsatçı satıcıların olduğu bir kasaba. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi gün için biletimi ve minderimi aldım. Koltuklar çok rahat değilmiş maalesef, bu yüzden bir dolardan biraz fazla ödeyerek minder edindim. Kanım çok ısındı bu mindere. O kadar para ödediğim için, minderimi bütün seyahatim boyunca yanımda taşıyıp, dönüşte maçlara da bu minderi götürüp, fahiş fiyattan incecik köpükleri satan, memleketin fırsatçılarına bir darbe indirmeyi planlıyorum. Ama bakalım minder dayanacak mı??? Ne diyordum, işlerimi halledip sakin bir gün geçirdim. Birkaç Beer Lao yuvarladım. Akşam oldu acıktım. Otelin sahibinin yeğeni olan genç dostum Ta’ya ne yenir buralarda dedim. Köşede ızgara tavuk yapan yeri gösterdi. Gittim. Zorlansak da anlaşmakta, iricene tavuk parçası 15000 kip, pilav 2000 kip dedi (1$ = 8500 Kip civarı). Biraz laklaktan sonra ikna oldum, ama adama da ızgarada taze pişen tavuğu istediğimi 50 kere kadar söyledim. OK dedi. Pilavımı, sosumu getirdi. Koku harika ama sonra ızgaradaki tavuğu aldı götürdü, yerine tezgahta beklemiş olan soğuk tavuğu getirdi. Dedim öbürünü verecektin. Şeym şeym (same same = aynı aynı) dedi. Ben de not şeym dedim. Sonra duvar suratlı kadın patrona gitti. Geldi, bir şey demeden benim pilavı sosu aldı götürdü. Tam da masadaki Laos’lu dostlarla kaynaşıp, ikram ettikleri lao lao viskisinden beleş bir shot attığım sırada, sahibi saklı hakkını kullanıp bana yemek vermeyi reddetti. Ben de mecburen kalktım. Hem viskiye hem tavuğa yandım, gittim başka yerde soğuk bir yemek buldum yedim. Keşke tavuğu yeseymişim, en azından viski beleşe gelebilirdi. Akabinde akşamı sakin geçirip uyudum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi sabah erkenden (bu sefer de fazla erken, çok bekledim…) gidip tekneyi buldum. İnce uzun, iki tarafında tahtadan yapılmış koltukları olan vasıtada yerimi aldım. Sonra bir sürü beyaz adam doluştu içine. Sıkış tepiş olduk. Adamlar teknede herşeyi düşünmüş, fahiş fiyattan Beer Lao bile var. Sonra bir takım beyaz adamlar Beer Lao denen ateş suyuna saldırdı. Ben direndim. Yol uzun, Ganj’dan kurtardık kendimizi, Mekong’a kafa güzelken düşmemek lazım. Altı buçuk saatlik yolculuktan sonra Pak Beng denen kasabaya yanaştık. Ellerinde pankartvari otel bilgileriyle bizi bekleyen satıcılar yanaştı. Ben yürümeye devam ettim. Ucuz bir yer buldum. Bu tür durumlarda, sonunda, pankartla yanaştıkları zaman “git dostum” dediğiniz insanların otelinde son bulunca komik oluyor. Önceden niye artistik yaptın o zaman düdük, der gibi gülümsüyorlar. Ama bu kasabada başıma gelmedi (sanırım!). Burası da sınırdaki kasaba gibi bir gecelik konaklama noktası. Haliyle biraz sevimsiz ve kayda değer bir şey yok. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sonraki sabah bizi daha küçük bir tekneye bindirdiler. Bir gün önce çok erken gittiğim için bu sabah da geç gideyim dedim. Çok geç gitmişim, çünkü gittiğimde herkes yerini almıştı. Çantayı arkaya bıraktım. Sonra yer aramaya koyuldum. Arka tarafta biraz daha geniş koltuklar var. Yalnız oturan bir kız vardı, çantasını da koltuğa koymuş. Dedim burası müsait mi? Değil, ön tarafa geç gibilerinden bir şey söyledi. Sabah daha afyon patlamamış, kıza bakıp, dilimizde para karşılığı cinsel ilişkiye giren kişi anlamına gelen kelimeyi telaffuz edip ön tarafa yürüdüm. Buralarda tıklım tıklım. Daha da geliyor insanlar. Ben de arkadaki plastik bahçe sandalyelerinden birine geri döndüm. Tam da barın yanı. Yola çıktık, yeterli koltuk ta yok, herkes arkadaki boşlukta toplandı. Mavi dolmuşlar gibi oldu burası. Uzatmayayım, sekiz saatlik yolculuktan sonra Luang Prabang şehrine ulaştık. Ama teknenin kalabalığından ne adam gibi fotoğraf çekebildim, ne de yayılıp rahat edebildim. Herşeye rağmen iyiki de tekneye binmişim. Yemyeşil doğanın içinde tekneyle süzülerek yol almak oldukça keyif verici. Yorucu da olsa değdi. O yorgunlukla tam anlayamadıysam da Luang Prabang çok sevimli ve huzur bir dolu şehre benziyor. Biraz daha inceleyeyim, hemen paylaşacağım… &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-7723937515619839125?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/7723937515619839125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/10/houay-xhi-louang-prabang-yolu.html#comment-form' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7723937515619839125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/7723937515619839125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/10/houay-xhi-louang-prabang-yolu.html' title='Houay Xhi - Louang Prabang Yolu'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/StV4rwpx-AI/AAAAAAAAAFU/GCxESzFcDlA/s72-c/DSC08396.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-1866000208064633065</id><published>2009-10-09T13:03:00.002+03:00</published><updated>2009-10-09T13:11:31.400+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tayland'/><title type='text'>Chiang Mai</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Ss8Js1phLSI/AAAAAAAAAFM/-MIX0eR3SFo/s1600-h/DSC08164.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img $r="true" border="0" src="http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Ss8Js1phLSI/AAAAAAAAAFM/-MIX0eR3SFo/s400/DSC08164.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filler ve Çimen...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biletimi alıp konforlu olacağını beklediğim otobüse bindim. İlk izlenimim oldukça iyiydi aslında. Alan geniş, koltukları geniş, arkaya da yatıyorlar. İnsan daha ne ister dedim. Ama iki saat sonra koltukların tahtadan yapıldıklarını kavradım. Kıç baş yine tutuldu. Yanıma da sevimsiz bir punk hatun oturmuştu. Ense alttan kazınmış, saçlar üstte uzun. Ensede ve kollarda garip dövmeler de var. Muhabbet olsun diye dövmelerin güzelmiş dedim. Cevap vermeyince ben de küstüm. Zaten 15 dakika sonra, yolun sonuna kadar uyanmamak üzere sızdı. Okuma lambası da çalışmıyordu. Şöföre sordum, gözlerini alıyormuş, öyle dedi. Herşeye rağmen Nepal’e kıyasla rahat bir yolculuk oldu.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Şehre varınca da ucuzundan bir yer edindim. Geceliğine iki dolar ödememe rağmen sıcak su ve tuvalette tuvalet kağıdı bile vardı. Sevindim. Sonra buradaki trekking turlarından birine yazılmaya karar verdim. Burda şehirden ziyade etrafı gezilmeye değer. Turumuz bol yürüyüş, dağ köyüne ziyaret ve konaklama, ikinci gün daha çok yürüyüş, ve son gün biraz rafting ve file binmeyi içeriyordu. Makul geldi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çıktık yola, ilk durak birkaç kelebek ve orkidelerden oluşan bir botanik parkıydı. 10 dakikada gezdik. Sonra dağbaşında yiyeceğimiz gıdaları almak üzere pazarda durduk. Akabinde de yürüyüşe başlayacağımız durağa geldik. Sonradan çok arayacağımız kamyonetten indik, pilavımızı yedik, başladık yürümeye. Hafif inişlerden çıkışlardan sonra yol biraz dikleşti. Nefes alış verişler biraz zorlaştı. Yapış yapış olduk tabi. Sonra bir mola, ve küçük bir şelalede ferahlama. Devamında yokuşlar biraz daha dikleşti. Bizim sandaletlerde sukoyverdi. Ayaklar yamuldu. Kaya kaya tırmandık köye kadar. Ama elden ayaktan da kesildik vallaha. Ama köylüler herşeyi düşünmüş, fahiş fiyattan soğuk bira getirmişler dağ başına. Biz de susamışız. Dört tane kadar yuvarlayıp kendimize geldik. Elektrik yok. Bambu bir evin ortasında yaktılar odun ateşini. Ben de ateşle oynamayı severim (küçükken mahalleyi yakmıştım. Ama evleri değil. Birkaç mandalina ağacı gitti, o kadar). Azcık kurcaladım ateşi, odun falan attım. Rehberimiz de gitar çaldı. Keyiflendik. Saatin sabahın beş gibi geldiği saatte, halen dokuz buçuk civarıydı. Elektrik olmayınca zaman yavaş ilerliyor. Bu insanlar günbatımından sonra ne yapıyorlar acaba vakit geçirmek için? Bize göre yapacak birşeykalmayınca temiz bir uyku çektim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ertesi sabah sıkı kahvaltımızı yaptık. Baktım bir köylü ve bizim rehber bambulara giriştiler tam köyden çıkarken. Allah allah derken, içinden çıkan kurtları toplamaya başladılar. Akşam yemeği dedi. Aç kalacak halimiz yok, deneriz deyip destek verdik daha çok kurt toplaması için. İşlem bitince ufak bir bambu parçasının ağzına biraz ot tıktı kaçmasınlar diye, attı çantaya. İkinci günün yürüşü biraz daha hafifti. Ama yürüdüğümüz yerler Rambo II’de John Rambo’nun gezdiği arazileri andırıyordu. Nehir kenarında, 50 cm eninde patikalarda bata çıka ilerledik. İki güzel şelalede mola verdik, yüzüp serinledik. Doğa şahane, manzaralar şahane. Sonra kenarda yol olmasına rağmen grupça devrilmiş bir kütüğün üzerinden geçmeye karar verdik. Ben kütüğün ortasında durdum nedense. Durunca başım döndü, dizlerim titredi. Bungee’yi nasıl yaptım diye düşündüm o an. Nehire de düşmemek lazım. Sırtta çanta var, kafa zaten delik deşik. Bir şekilde geçtim kütüğü düşmeden ama nasıl hatırlamıyorum. İkinci günün sonunda yeni kamp yerimize ulaştık. Burda geceleyip, sabaha fillere bineceğiz. Biraz rafting yapıp ve boyunları uzun ve halkalı olan bayanların yaşadığı köyü ziyaret edip gezimizin sonuna geleceğiz. Akşam yemeğimizi yedik. Tatlı niyetine de kızarmış kurtları yuttuk. Fena değildi ama yakmışlar. Cips gibi gitti ama birayla. Sonrasında fil bakıcılarından biri çıktı geldi. Paşa zil zurna. Üzerine dört tane daha Chang birasından götürdü. Ben bile şaştım. Baya bir zırvaladı, ben de kendisine alkollü file binmenin zararlarını anlatmaya çalıştım. Dinlemedi. Ben de sinirlendim, gittim yattım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Turumuzun son günü aksiyon dolu olacaktı. Uyandım ve hemen gittim ve filim için hazırlanıp giyindim. Bu dev cüsseli hayvanlardan birini nehirde yıkanırken seyrettim. Temiz hayvanlar, sabah banyosunu ihmal etmiyorlar. Çalışkanlar da… İşten kaçmıyorlar. Sıramız gelince bindik bizim file. Bolca muz da aldık besleyelim diye. Tam ilerlemeye başladık, hayvan durup hortumunu uzatıyor muz diye. Bir tane veriyorsun, 10 metre gidiyorsun, bir daha muz diye duruyor. Bizim muzlar çabuk tükendi. Sinirlendim. Az ileride bir baktım “drive through” yapmış elemanlar. Filin sırtında yanaşıp muz alıyorsun. 20 papel daha bayılıp muz takviyesi yapıyorsun. Tezgahı iyi yere açmışlar. Bu da fino değil, fil. Ağacını ver muzun, onu da yer. İkinci taksit muzlar da bitti ama allahtan başka tezgah yokmuş da batmadan fil gezimizi bitirdik. Bazen öyle tepelere tırmandı ki filler, düşsek bu hayvanın altında alacağım şekli hayal edemeden duramadım. Ama büyük ihtimal bir şeklim olmazdı. Yağmur ormanlarına dağılmış atomlar kalırdı geriye. Sonra doğaya dönerdim. Sonra bir bitki yeşerirdi. Çiçek açardı. Ben de o çiçek olurdum. Eşkıyaaaa olurdum… Uzatmayalım değil mi. Ne diyorduk, evet, biraz alıştıktan sonra adeta çocukluktan beri bu işi yapıyormuşçasına filin boynuna oturdum. Deri zımpara gibi, kulaklarıda salladıkça bizim bacaklara vuruyor. Dere tepe derken bir iki sallandık ama salimen vardık son durağa. Hayatımda file bineceğim aklıma gelmezdi. Ama kaplanlardan sonra bu hayvanlara da hayran kaldım. Kaplan mı, fil mi deseniz, ne derdim acaba. İki evladını birbirinden ayıramayan bir ebeveyn gibi, ikisi de benim için aynı derdim herhalde… Zaten bizim rehberle ortak fil işine girmeye karar verdik. 30000 dolara falan alınabiliyormuş. Ama araba değil tabi bu, öldümü gitti yatırım. Arada tarlalara falan da daldılar mı vuruyorlarmış. Bir de yatırımın geri dönüşü 10 seneyi bulabiliyor. Hesabı kitabı yapınca mantıklı gelmedi. Ben de rehbere kesin giriyoruz olum bu işe dedim. Seneye iki fille başlayıp, bütün bu bölgenin kralı olacağız dedim. Ama işin risk boyutundan dolayı bunları samimiyetle söylemedim maalesef. Günahı boynuma.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;File bindikten sonra geri kalan aktiviteler gözümde biraz zayıf kaldı. Rafting falan çok kayda değer değildi açıkçası. O yüzden yazmayacağım. Uzun ve halkalı boyunlu kadınların köyü ise bence nahoştu. Giriş ücreti var. Biz tura dahil aldığımız için ödemedik ama sadece görünümleri yüzünden ziyaret edilmeye devam ediyorlar, ve bütün gün orada oturup birşeyler satarak hayatlarına devam ediyorlar. İnsan ziyaret sırasında bile kendini kötü hissediyor. Tur ise olağanüstü olmamakla beraber yapmak istediğim birkaç aktiviteyi içeriyordu. Sonuçta hesaplı oldu ve sevimli rehberimizin de çabalarıyla eğlenceli geçti diyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Chiang Mai’ye geri döndük. Başka bir ucuz yer bulup yerleştim. Arka masada bir sürü insan kelle olmuş eğlenirken ben çalışıyorum ve bu yazıyı yazıyorum. Beni de davet ettiler. Sanırım masadaki beleş rum bitmeden yetişmem lazım. Şişenin dibine az kalmış. O yüzden şimdilik bu kadar dostlar. Bir aksilik olmazsa Laos’tan yazacağım...&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3369803429642558885-1866000208064633065?l=ezberbozanefe.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/feeds/1866000208064633065/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/10/chiang-mai.html#comment-form' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/1866000208064633065'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3369803429642558885/posts/default/1866000208064633065'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ezberbozanefe.blogspot.com/2009/10/chiang-mai.html' title='Chiang Mai'/><author><name>ezberbozan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03889829138739896887</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='31' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SohT3dKygbI/AAAAAAAAACk/MFBHZDi8esI/S220/efeuzun.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/Ss8Js1phLSI/AAAAAAAAAFM/-MIX0eR3SFo/s72-c/DSC08164.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3369803429642558885.post-7860590479377280721</id><published>2009-10-03T17:56:00.001+03:00</published><updated>2009-10-03T17:57:41.832+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tayland'/><title type='text'>Yüzen Pazar, Kwai Köprüsü ve Kaplan Tapınağı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SsdjtaCCLFI/AAAAAAAAAFE/9wKNhoG2R3I/s1600-h/Kaplan+ve+Ejderha+3.JPG" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img $r="true" border="0" src="http://1.bp.blogspot.com/_ppHzkLVNhkE/SsdjtaCCLFI/AAAAAAAAAFE/9wKNhoG2R3I/s400/Kaplan+ve+Ejderha+3.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaplan ve Ejderha...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Gördüğünüz üzere boş durmuyorum arkadaşlar. Sadece sizler için hayatımı tehlikeye atmaya devam ediyorum. Bangkok çevresinde görmek istedi
